Kitap Künyesi

Yazar: John Berger

Çevirmen: Beril Eyüboğlu

Orijinal Adı: Flying Skirts - An Elegy

Yayın Evi: Metis Yayıncılık

İSBN: 9789753429566

Sayfa Sayısı: 44

Uçuşan Etekler Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

John Berger'ın kaybettiği eşi Beverly Berger'ın ardından, oğlu Yves Berger'le birlikte yazdığı bir ağıt: Uçuşan Etekler. Çizimlerle desteklenen; bu dünyadan "geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçen" bir kadına yazılmış; sevgiliye, dosta, yoldaşa, çalışma arkadaşına, akıl hocasına duyulan özlemin anlatıldığı bir mektup...

(Tanıtım Bülteninden)

Uçuşan Etekler Alıntıları - Sözleri

  • Sana çok yakışan güzel giysilerinle canlanıyorsun gözümde, yüreğimde gömülü o kendine has tebessümünle gülümsüyorsun.
  • Seni izlerken, tecrübeli bir kâşifin edasını, dikkatini buluyorum. Şapkanı, paltonu giyiş tarzın, başını tutuşun, kapı açarken, arkana döndüğünde. Bir kâşifsin sen.
  • "...senden önce ölürsem eğer, dedin bana, bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni, zira belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka dikim olduğunu gösterecektir sana...
  • İyi günlerimde varlığını hissediyorum. Çoğu zaman yukarımda, daha doğrusu yukarımızdasın. Yayılmış bir varlık. Sanki gülümsüyor gibisin. Yaptığım işi onayladığına inanmak istiyorum ama sanırım bulunduğum yerde onay ya da herhangi bir yargı söz konusu değil artık. Burada, yeryüzünde bizim işimiz yargı.
  • Ölülerin asıl mekânının hiçbir yer olduğunu söylemişti birisi. Ama bu ne demek oluyor? Bizim hayatlarımızda bunun karşılığı yok. Hiçbir yerin neresi olduğunu bilmiyoruz biz
  • pek çok şey eskisi gibi, pek çok şeyse bambaşka.
  • Pek çok şey eskisi gibi, pek çok şeyse bambaşka.
  • “ ... senden önce ölürsem eğer, dedin bana, bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni, zira belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka dikim olduğunu gösterecektir sana... "
  • bilmenin öyle çok katmanı var ki, ve çoğu zaman en derinlerdeki katmanları kelimelere de, düşüncelere de sığmaz.
  • ve bu eşsiz güzellik cesaretinden kaynaklanıyordu.
  • Sen bıçak gibi saplanan acılar yüzünden kımıldayamadan sırtüstü yatarken, ıstırabını biraz olsun hafifletebilmek için bizler bir doz daha morfin ya da kortizon vermek ya da yastıklarını düzeltmekten başka bir şey yapamazken; sen yemek yemek için doğrulamazken, sıvıları ancak bir kamıştan emerken, lokmaların sadece ---o sapını sevdiğin--- çay kaşığıyla ağzına verilirken, günde altı kez vücudun yıkanırken, altına bez bağlandığında, uzun süre yatakta kalmaktan yara açılmasın diye biz topuklarını ve dirseklerini ovarken, güzelliğin kıyas kabul etmezdi... Ve bu eşsiz güzellik cesaretinden kaynaklanıyordu.
  • Seni izlerken, tecrübeli bir kâşifin edasını, dikkatini buluyorum. Şapkanı, paltonu giyiş tarzın, başını tutuşun, kapı açarken, arkana döndüğünde. Bir kâşifsin sen.
  • Bilmenin öyle çok katmanı var ki ve çoğu zaman en derinlerdeki katmanları kelimelere de, düşüncelere de sığmaz.

Uçuşan Etekler İncelemesi - Şahsi Yorumlar

John Berger’in oğlu Yves ile birlikte kaybettikleri anne/eş’e yazdıkları bir ağıt. Dümdüz, dolaysız cümlelerle kalbimi sızlattı. İçerisinde çizimler ve fotoğraflar da mevcut. Bu kısa ağıt ya da mektupları okuyup içinizi sızlatmak isterseniz, buyrun efenim ‍️ Size, içerisinden en çok aklımda kalan ve belki de benim en çok içime dokunan cümleyi bırakmak istiyorum; ”Seninle ikimiz motosiklet sürerken, sen hep çok sakindin ve arka selede otururdun. Buna rağmen motoru ben yönlendirsem de, aslında senin sürdüğün hissine kapılırdım.” (lallavanta)

John Berger'i ilk kez okudum. Bu kısa anlatı, bu ağıt, yazarın hastalık sebebiyle kaybettiği annesine yazdığı bir metin, bir yâd etme çabası; acıyla merakın ve mazi özleminin bir arada bulunduğu, resimler ve fotoğraflarla, çizimlerle dolu güzel sayfalardan oluşan acı dolu bir edebiyat eseri. Güzel kapağında dağlara ve yollara yağan karın ortasında açmış bir güneşin izini, bir gökkuşağını görüyoruz, kış yani ölümün, doğallığı ve heybetiyle bütün hayatı kuşattığı bu yerde gökkuşağı rengârenk gülümsüyor. Belki hatıralar..belki ümit..bilmem..ama yine de yaşama arzusu uyandırıyor işte. Okudukça, dayanamayıp ağladıkça ve son o güzel iki üç sayfada kendimi tamamen bıraktığımda damla damla, artık John Berger'in hayatından kesitler okumuyordum, kendi hayatıma bakıyordum, kendi hayatıma, ve kendimi Rahmanlar sahilinde , bu soğuk ama yine de güneşli günde, kayalıklarda oturmuş ağlarken gördüm, zihnimde. Hayatım boyunca hep annemi kaybetmek korkusu yaşamışımdır. Üniversitede okurken annemin öldüğü rüyalar görür ama babamı kaybedeceğimi düşünmezdim hiç... ama önce o gitti. Babam çok güçlü bir insandı benim, çevresi kalabalık, bol sevgi ve hayranlık yaşayarak, ilgisini çektiği bütün insanların yarenliğiyle geçirdi 63 senelik ömrünü ve ölümünden on yedi sene sonra bile sevgiyle hatırlanıyor. Bense onun tek oğlu olarak edebiyata sığınmış, kitaplarda okurken dahi hayal edemediğim, gözlerimin önünde canlanamayan ama kelimelerle anlatmaya kalktığımda gerçekleşen bir ormanda, bir dil ormanında, Faruk Duman'ın sevgi ve maharetle zihnimde canlandırdığı; nice güzel yazarın, eserin ve edebiyat karakterinin nefes aldığı bir dünyada yaşayan birisiyim. Bir Çehovcuyum ve Gusev'denim, bir Sylvia Plath seveniyim, ortalama bir Sait Faik talebesiyim. 45 hatta 46 yaşım bana artık herşeyin değiştiğini haber veriyor ama: cildim eskisi gibi değil, çöküyorum artık yavaştan, 6 sene önce kendini belli eden sorunlarım bana el sallıyor uzaktan yeniden, sağlık problemlerim çoğaldıkça yazma arzum artıyor, belki de hayatım boyunca hayâl ettiğim şeylerden birisi, yani Maltepe'deki o sanatoryumda ve onun o güzel bahçeleriyle çevrili, sakin, sessiz ortamında kalacak ve iyileşmeyi belki beyhude bir umutla arzu ederken, bir yandan da hastane koridorlarında, sararmış ve hastalık kokulu duvarlarına dalarak gün ve geceler boyu, gelip geçmiş nice merhum ve merhumenin anısıyla, yazacağım. Ancak Berger'in kitabı, bana sanki başka birşey hatırlatıyor inadına: şu an annem yan odada, yatağa uzanmış, dodim hemen yanıbaşında, yine gürültüyle nefes alarak, zorlanarak yatıyor ve beraber televizyona bakıyorlar... John Berger'in bölük pörçük anılarla anlattığı ama duygu olarak kitabın tamamına yayılmış ve son sayfalarda artık ağlamamamı imkânsız kılan cümleleri bana annemi düşündürüyor... yetmiş senelik ömrünü bana harcamış, heybetli bir adamın eşi olarak yaşadığı güzel yıllardan sonra kitaplarıyla başbaşa yani evde:) kalmış bir oğulla yaşayan, kütüphaneyi temizlikçi kadınla silerken hayatından bezen ve birkaç aydır devam eden kütüphane tasfiyemi memnuniyetle karşılayan annem, yani liseye dek her sabah, sabahın köründe benimle kalkıp, beni uğurlayan bu kadının buruşmuş elleri bana yine sarılıyor sabahları, yorulmuş gözleri yine de ümitle bakıyor ve yolcu ediyor beni, bana bakıyor ama kırk beş senedir bakıp da kendisine aşina ve onu seven bir yabancıyla yaşadığından habersiz, ümit ediyor, oysa ben kütüphanemi boşaltmaya devam ediyorum, torbalara konmuş eski kitaplar gönderilme zamanını bekliyor, bir çok poşet ve torba içerisinde sıra sıra dizili kitaplara bakarak bana "peki bunlar ne zaman gidecek ?" diye soruyor annem... yorgun ellerine bakıyorum annemin, "yarın" diyorum, "yarın göndereceğim onları". Bazen komşularıyla bir araya geliyor, benden veryansın ediyor, ya da memnun gülüyor hayatından, veya bazen somurtuyor, aynen şu anda olduğu gibi, kapıyı açarak, dodi yanıma gelirken, "ışığı kapa" diyor bana. Anneme bakıyorum ben de, ve onda büyük bir emeğin insanın belini nasıl büktüğünü, umutların hiç bir zaman tükenmediğini, ümit etmenin en insanca yönlerimizden birisi olduğunu görüyorum, ümit ediyor o çünkü, hâlâ ediyor. Berger'in annesinin ümitleri peki? Berger'in kitapta annesini hatırlama biçimleri zaten kitabın ilk sayfasındaki iki sayfaya yayılmış fotoğraftan belli: kitaplar, yazı makinesi, çalışma odası, ama inadına kitaplar, kitaplar, kitaplar... Berger annesini yazdıklarıyla, yaptıklarıyla hatırlıyor, bazen resimlerle, bazen çizimlerle, bazen fotoğraflarla önümüze koyuyor onu. Acı çekerken bile güzel olduğunu söylerken, "güzelliğin kıyas kabul etmezdi" diyor annesine. Peki ben annemi kaybetmiş olsam onu nasıl hatırlardım, böyle bir kitap yazmış olsaydım? Mavinin en koyusu gözlerinin olduğu bir fotoğrafla, çocukluğumda beş sene yaşamış olduğumuz evimizin güzel bahçesinde çekilmiş fotoğrafımızla başlardım belki. Her sabah, bugün bile, aldığım öpücüğün, artık yorgun, yorulmuş, çökmüş yanakları yanaklarıma değerken hissettiklerimle, bunca sene yaşadığımız bu hayattan hatıralar ve fotoğraflarla devam ederdim ve ardından bana 80'li yıllarda ptt'nin başlattığı bir kampanya için yazdığı ve 2000 yılında teslim edilmesi gereken o mektupla bitirirdim kitabımı: ilkokul mezunuydun ve yazın kargacık burgacıktı, ama ne güzel anlatıyordun anne, 86 yılında yazmıştın, yani ben 15 yaşındaydım ve elime 30 yaşımda geçecekti mektubun. Ptt'ye vermediğin o mektubu senelerce bulamadın ama, bohçalara mı bakmadın, kütüphaneyi ve kitapları mı didik didik etmedin, değil mi? Bulamadın, çünkü onu ben aldım, sakladım, ve ara sıra okuyarak ağlarım hâlâ. Çünkü artık 30 yaşında değilim, ve hiç birşey ne senin ne de benim istediğim gibi olmadı... mektupta övünerek, gurur duyarak bahsettiğin o insan da ben değilim...ama hayat böyle..senin ve benim hayatımız, şu dünyada misafir nice insanın hayatından neden farklı olsun ki? Hakikaten bir kum tanesiyiz her birimiz. Bu rüzgâra karşı kim durabilir? Kim durdurabilir yorulmak bilmeyen koca kaderin tekerini? Milyarlarca hayattan öğütülen nice insan hikâyesiyle koca devran döner durur.. Ama seneler önce sen işte böyle umutluydun...Umutlarınla sen ne kadar güzeldiniz ve ne kadar güzelsiniz, hâlâ, anne. Aynen yazarın bahsettiği gibi... "Nerdesin, annem? Ölülerin asıl mekânının hiç bir yer olduğunu söylemişti birisi. Ama bu ne demek oluyor? Bizim hayatlarımızda bunun karşılığı yok. Hiç bir yerin neresi olduğunu bilmiyoruz biz". Gözlerim dolu dolu okudum, yazar annesinin yokluğuyla içi acıyarak onu hatırlıyor ve o boşluğun acısıyla bütün ruhu titriyordu. Son iki sayfada ise artık okuyamıyordum ağlamaktan... Okumam bitince kalktım ve annemin odasına geçtim: artık ışığı kapamıştı, televizyonda görüntüler geçiyor, baş örtüsü başını iyice örtmüş, üzerinde hem yorgan hem battaniye, sessizce uzanıyor, ben de yavaşça yanına eğildim . "Ne oldu gene?" diye çıkıştı bana, saçına dokunmamdan hiç hoşlanmaz, ama yine de alışık bu hallerime. Ölülerin asıl mekânının neresi olduğunu o da ben de biliyoruz ve bizim hayatımızda bir karşılığı var bunun. Hiç bir yer diye bir yer bilmiyoruz biz çünkü...Anneme bakarken bunu düşündüm. Başımı başına yasladım . Derken.... karanlık odada bir ümit ve teselli ışığı yavaş yavaş büyüdü, karanlıkta göremediğim ama ezberimdeki o masmavi gözlerinde, büyüdü usul usul, ağırdan ve sonra, odada hiç karanlık kalmadı.... (CemCBG)

John Berger’ın kaybettiği eşi Beverly Berger’ın ardından, oğlu Yves Berger’la birlikte yazdığı bir ağıt: Uçuşan Etekler. Konu ve teknik açıdan, Roland Barthes’ın Yas Günlüğü ve Fourneir’in Dul eseriyle benzerlikler taşıyor. Bu kısa metin, hem “gidenin ardından bir ağıt” hem “yarım kalmışlığının sitemi” hem de ihtişamlı bir serenad. Bu tamamen okuyucusunun duyumsamasıyla alâkalı. Hayat, kişisel önceliklere dayalı ama müfredatını hiçbir zaman bil(e)mediğimiz, üstelik yanıtını duymaya hazır ol(a)madığımız sorularla dolu sonsuz bir olasılıklar envanteri… Hayatınızı paylaştıklarınız ya da hayatınıza dahil olarak yaşamınızı anlamlı kılanların yitimi tarifsiz bir duygu, yarattığı evrensel boşluk ise tanımlanamaz… Kimine “kan” kimine “can” bağıyla bağlı olduğumuz yitirdiklerimiz, bazen bir koku bazen bir şiir bazen bir mevsim ya da onlara dair herhangi bir şey ile aklınızın ya da kalbinizin koridorlarında yankılandığında “can kırıkları”na dönüşürler. Hepsinin ortak tek bir yönü vardır. Hepsi eşsiz ve biriciktirler. “Oluşmak edimi Varolmak ediminden çok daha güçlü bir ifade,” diyor Berger haksız değil de hani ? Bugün “Kim? “ olarak varoluşumuzu devam ettirmemizin sebebi, kimliğimizi oluşturanlar değil midir? Bundandır yitirdiklerimizden sonra kendimizi eksik hissetmemiz. Ya da Murathan Mungan’ın dediği gibi : “Yarım kalmışlık zamanın yetim boyutudur belki.” kitap/ucusan-etekler--22901 (Meltem Bige)

Kitabın Yazarı John Berger Kimdir?

1926'da Londra'da doğdu. İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan Berger, ayrıca senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı olarak da tanınıyor.

İlk romanı 1958'de yayımlanan "Zamanımızın Bir Ressamı"dır. Romanı "G." İle 1972 yılında Booker ödülünü almıştır.

Metis Yayınları yazarın klasikleşmiş yapıtı Görme Biçimleri'nin (1986) yanı sıra, Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (1988), Düğüne (1997), Alain Tanner ile birlikte yazdığı 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus (1997), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar (1999) ve Fotokopiler (1999) adlı kitaplarıyla, özellikle görsellik üzerine denemelerini bir araya getiren O Ana Adanmış (1988) adlı seçkisini yayımlamıştır. Berger'ın son romanı Kral ise 2001 yılında Müge Gürsoy Sökmen çevirisiyle yayımlandı.

John Berger Kitapları - Eserleri

  • Görme Biçimleri
  • Hoşbeş
  • Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
  • A'dan X'e
  • Uçuşan Etekler
  • Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar

  • Bir Fotoğrafı Anlamak
  • Sanatla Direniş
  • Düğüne
  • Portreler
  • G.
  • Yedinci Adam
  • Duman

  • Buluştuğumuz Yer Burası
  • Bento'nun Eskiz Defteri
  • Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı
  • Kıymetini Bil Herşeyin
  • Hayvanlara Niçin Bakarız?
  • Kral
  • O Ana Adanmış

  • Manzaralar
  • Fotokopiler
  • Domuz Toprak
  • Gökyüzü Mavi Siyah - Bütün Şiirleri
  • Sanat ve Devrim
  • İstanbul’dan Gelen Telefon
  • Bir Zamanlar Europa'da

  • Leylak ve Bayrak
  • Görme Duyusu
  • Şiirin Saati
  • Zamanımızın Bir Ressamı
  • Clive’ın Koğuşu
  • Bologna'nın Kırmızı Tenteleri
  • 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus

John Berger Alıntıları - Sözleri

  • Delilik, benliğe kapatılmış devrimci özgürlüktür. (Görme Duyusu)
  • Bir yalan hakikat sayılırsa, gerçek hakikat sahte olanı doğrudan teatral bir ha kikate çevirir. (Görme Duyusu)
  • Sevilen insan sokaktan geçerken ya da yüzünü yıkarken görülen insanla aynı değildir. (O Ana Adanmış)
  • Ölülere yakılan ağıtlar ölmekle kaybettikleri umutlaradır aslında. (Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü)
  • Geleceği görmek için geriye gidiyorum. (Bir Fotoğrafı Anlamak)
  • Fotoğraflar belirli bir durumda hayata geçirilen insansal bir seçimin tanığıdır. (Bir Fotoğrafı Anlamak)

  • “Zorunluluk hem tragedya hem de komedya üretir. Öptüğünüz ya da kafanızı çarptığınız şeydir.” (Sanatla Direniş)
  • Soyut sanata gelinceye kadar insan bedeni her anıtsal heykele konu olmuştur. Dolayısıyla, sembolizmle yüklenmiş ve idealize etmenin birçok değişik biçimine girmiştir. Oysa bugün, insan bedeni tek ve kaçınılmaz konu değildir. Bugün bir sanatçı, bedene özgü nitelikler ilgisini çektiğinden ötürü insan bedenini seçebilir. (Sanat ve Devrim)
  • Vedalaşmayla buluşma ne kadar da yakındır birbirine! (O Ana Adanmış)
  • Kapitalist üretim tarzı kadar sürekli ve kapsayıcı bir biçimde geleneği parçalayan, geçmişi gereksiz kılan ve yadsıyan başka hiçbir şey yoktur. Brecht’in dediği gibi “Radikal olan, komünizm değil kapitalizmdir.” (O Ana Adanmış)
  • Bugün resim yapmak, yaygın bir ihtiyaca cevap veren bir direniş eylemidir ve umutlanmayı teşvik edebilir. (Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar)
  • NASIL OLUYOR DA hâlâ yaşıyorum? (Kıymetini Bil Herşeyin)
  • Hikayelerimizin bizi ele geçirme tehlikesi olduğunu bilsek, başka türlü yazar mıydık acaba? Sanmıyorum. (Hoşbeş)

  • 'Solcu'ların bazı teorileri kolaylıkla aşırı basit olarak eleştirilebilir. Mühendis-sanatçı, sanatçı türlerinden yalnızca biridir, filozof-sanatçılar da vardır. Sanat eseriyle makine ürünü de kesin olarak aynı şeyler değildir. Gene de, makineyi gözlerinde bu denli büyütmüş olmaları, bağlantıları içinde görülürse kolayca anlaşılabilir; sanayileşme fikri lirik bir güç kazanmıştı, çünkü, sanki bu fikir sayesinde tarihin bütün bir evresi, acılarıyla, sıkıntılarıyla yaşanacak yerde atılabilecekti. Aynı liriklik Lenin'in ünlü, 'komünizm demek, elektrik enerjisi artı Sovyetler demektir' sloganında da alttan alta saklıdır. (Sanat ve Devrim)
  • Kalbin gecikmelere tahammülü yoktur, inancını yitirmişçesine perişan olur. (Kıymetini Bil Herşeyin)
  • Yorulunca sessizliği ararız, ama sessizlikten de korkarız, boş tiyatrolardan korkan oyuncular gibi. (Düğüne)
  • "Bir resim cansızsa, bunun nedeni ressamın mo­deline bir işbirliğinin başlaması için yeteri kadar yaklaşmaya cesaret edememesidir." (Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar)
  • Kelimeler konuşan kişiyi ayakta tutarlar,  düşüşler ancak konuşmaların yokluğunda ortaya çıkar. (Şiirin Saati)
  • Roland Barthes fotoğrafla ölüm arasındaki gizli anlaşmayı keskin bir dille ifade etti; her ikisi de zamanı durdurur, her ikisi de öldürücü bir darbe indirir. Senin sorun başka türlü. Geçmiş ve gelecek donar da, şimdiki zaman sonsuza dek sürerse ne olur? Saatsiz bir mutfağın sessizliğinde neler yaşanır? (Bir Fotoğrafı Anlamak)
  • Çıplak doğan kalbimin ilk kundağı ninnilerdi. Ardından kendi kendine şiir giydi giysi diye. Bir gömlek gibi taşıdım sırtımda okuduğum şiirleri. Yarım yüzyıl yaşadım böyle Sandalye sırtındaki gömleğimden karşılaşana dek o sözsüzlükte. Öğrendim ki bu gece yıllar boyu kalbimin ezberlediği bekleyişimmiş seni. (Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü)