Kitap Künyesi
Yazar: Pierre Hadot
Çevirmen: Murat Erşen
Orijinal Adı: Wittgenstein et les limites du langage
Yayın Evi: Doğu Batı Yayınları
İSBN: 9789759717477
Sayfa Sayısı: 117
--reklam--
Wittgenstein ve Dilin Sınırları Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Büyük antik felsefe uzmanı Pierre Hadot, bu küçük ama derin kitapta Wittgenstein ile ilgili birbiri içine geçen üç felsefi hikâye sunmaktadır okuyucuya: İlkin, Wittgenstein felsefesinin neredeyse hiç bilinmediği bir dönemde, onun dile getirdiği yepyeni bir anlayışın bir filozofun düşünce güzergâhında oynadığı belirleyici rol ve bu keşfin yarattığı açılımlar. İkinci olarak, gerek dünya felsefe tarihi içindeki yeri, gerekse yüzyılımızın düşünce ikliminde yarattığı etkisi tartışılmaz derecede önemli olan bu büyük filozofun devrimci boyutu…Nihayet ve belki de en önemlisi, Wittgenstein’ın birbirinden farklı olan ama birbirini tamamlayan iki ayrı dönemindeki tezlerinin son derece özetleyici ve anlaşılır bir izahı.
Tractatus logico Philosphicus’a hasredilen ilk iki metin, Wittgenstien’ın dile getirdiği “Dil içinde ifade edilen, dil ile ifade edilemez” formülünden hareketle, söze sığmayan üzerine bir düşünüm geliştirir. Wittgenstein’ın ikinci dönem düşüncesini temsil eden Felsefi Soruşturmalar’ı konu alan son iki makale ise, bu metinde açık ifadesini bulan devrimci dil teorisinin dil ve düşünce anlayışımızda yarattığı büyük etkiler üzerine odaklanır: dil oyunları mefhumu ve yaşam biçimi anlayışı Hadot’yu felsefî söylemin doğası üzerine düşünmeye götürür. İşlevi nesneleri göstermek ve düşüncelere tercüman olmak olan bir dil yoktur, ama başka şeyler arasında, dinleyici üzerinde bir etki yaratmaya yönelik dil oyunları vardır… Felsefi dil belli bir etkinlik perspektifi içinde “ruhsal bir talim” olarak anlaşılmalıdır.
Daha önemlisi, felsefi söylem belli bir yaşam tarzının seçiminden bağımsız salt teorik bir etkinlik değildir. Aksine söz ve eylem, felsefi söylem ve filozofça yaşam, birbirinden ayrılmaz tamamlayıcı bir bütündür. Ve felsefe hayretle başlar: “Dünyanın nasıl olduğu değildir gizemli olan, olmasıdır.”…Wittgenstein’ın analitik-pozitivist düşüncesinin ötesinde mistik olana dair getirdiği açılıma kulak vermek isteyenler için...
Wittgenstein ve Dilin Sınırları Alıntıları - Sözleri
- Düşünemediğimizi düşünemeyiz; o halde düşünemediğimizi söyleyemeyiz de.
- Ebediyet, sonsuz zamansal bir süre olarak değil, ama zamansızlık olarak anlaşılmalıdır: “Ebedi biçimde gören şimdide yaşayandır”.
- Söylenebilir ne varsa, açıkça söylenebilir; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.
- Yaşam sorununun çözümü, bu sorunun ortadan kalkmasında görülür.
- Felsefe bir dil hastalığıdır; felsefi problemler “dil tatile çıktığı”nda beliriverir.
- Gerçekliği düşünce yoluyla tasarlarız/gözümüzde canlandırırız (représenter); yani gerçekliğin bir imgesini, bir figürünü oluştururuz. İmgenin modelini temsil edebilmesi için, onun modelle aynı yapıya sahip olması gerekir.
- Bir soru sorulabiliyorsa, yanıtlanabilir de.
- Dilin biricik görevi nesneleri adlandırmak ya da göstermek veya düşünceleri tercüme etmek değildir ve bir cümleyi anlama edimi, genelde bir müzikal temayı anlamak dediğimiz şeye sanıldığından çok daha yakındır. Kesinlikle, demek ki dil değil, ama Wittgenstein’ın dediği gibi, daima belirli bir etkinliğin, somut bir durumun ya da bir yaşam biçiminin perspektifine oturan “dil oyunları” vardır.
- Dilin harikalığı, kendini unutturmasıdır.
- "Heidegger'in unutulmaz formülüne göre: 'Eğer pınara gidersek, eğer ormandan gidersek, oraya benim pınarımdan, benim ormanımdan geçerek gideriz; bu sözcükleri ifade etmesek de, formüle edilmiş hiçbir şeyi düşünmesek de'."
Wittgenstein ve Dilin Sınırları İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Wittgenstein'ın dile dair fikirlerini ne ben buraya ne de yazar Pierre Hadot 117 sayfaya sığdırabilir. Lakin kitaptaki düşünceye bakacak olursak Wittgenstein'ın felsefede filozofların düştüğü örümcek ağı üzerine biraz düşünebiliriz diye düşünüyorum. Wittgenstein filozofların genelde anlamı bilinmeyen kavramlar kullanıp halktan anlaşılmayı bekledikleri lakin sonuç olarak iki tarafında kaybeden tarafta olduğuna vurgu yapıyor. Filozofun kaybı halk tarafından anlaşılamamak, halkın kaybı ise filozofların fikirleriyle tanışamamak. Onun için Wittgenstein, " Felsefenin amacı düşüncelerin mantıken aydınlatılmasıdır. Felsefe bir öğretim değil, bir etkinliktir. Felsefi bir eser o halde aslen ' açıklamalardan' oluşur. Felsefenin neticesi, 'felsefi önermeler' değil, önermelerin aydınlatılmasıdır. Felsefe, başka türlü bulanık ve karmaşık olacak düşünceleri açık kılmalı ve kesinlik ile sınırlamalıdır." diyor. Burada Ockhamlı William'ı da anmadan edemiyor. Ochamlı William'ın Usturası, eğer belirli bir fenomeni açıklayan iki rakip teori varsa, bunlardan daha basit olan tercih edilmelidir anlamı taşımaktadır. Buradan da basit olanın yani halkın gündelik hayatta kullandığı dil kullanılmalıdır anlamını çıkarabiliriz. Lakin bence filozofun veya bilim insanının anlaşılmak için halkın seviyesine inmesi pek olağan değildir gerek kavramsal dilin sınırları gereksede bazı tanımlamalara denk gelecek kavramların filozoflara ait olmasından dolayı. En doğru yol denge bir noktada iki kesimin buluşmasıdır gerek halk gereksede filozof veya bilim insanının dilinde tavizler vermesidir. Bazı kavramların sınırlarını konuyu açıklamadan önce, başlangıçta, çizmek en doğru olacaktır. Misal doğru-gerçek, zaman-süre, etik-ahlak...gibi kavramların sınırları başlangıçta çizilmelidir. Wittgenstein kullandığı dile baktığımızda ise maalesef eleştirdiği dil yanlışına kendisi düşmekte ve çoğu kimsenin anlayamacağı bir dil kullanmaktadır. Aslında en büyük hata eleştirilerimizi karşı tarafa yönelik yapıp kendimizi o çemberin dışında görmemizdir. Onun için eleştiri esnasında kendimizi çemberin içine sokmalı çoğu zaman aynada kendimizede yöneltmeliyiz eleştiriyi. Kitapla kalın. (bhmflzf)
Wittgenstein ve Dil: Wittgenstein'in önermeleri dünyanın, mantığa ve bilmeye, dolayısı ile de bilime bir sınır koyduğunu göstermeye çalışır. Önermeler, anlamsızlığa - anlamı aşan anlamında- ve suskunluğa erme/suskunluğu örme ile sonuçlanır. Suskunluk ve anlamsızlık, burada bir vecd hali olarak kabul edilebileceği gibi, sınırlandırılmış sözün, sınırlandırılmış dünyada kendini tüketmesi gibi bir çaresizlik olarak da kabul edilebilir. "Anlam"ı, mantığın pozitivist anlamı ile bir nesneler arası kesinleşmiş bağlantılara yorumlayan Wittgenstein, bunun ötesinde, anlamın sınırlarına ulaşıldığından ve bu sınıra ulaşma ile ötesinin bilinemeyeceğini kabul ederek, ötesinde susmak gerektiğini söyler. "Anlamsız" olarak adlandırılan bu suskunluk evreninin, insanın varoluşundaki yerini ise açıklamaz. Felsefenin de aynı evrenin bir galaksisi olduğu ve bu galaksiden bakarak -dünya dışı bir galaksiden dünyaya bakmanın imkansızlığı ile- dünya ve bilmenin sınırları hakkında bir sonuca ulaşılamayacağını söyler. "Ebedi olan, içerisinde yaşanılan andır" aforizması ile geleceğe uzanan bir ebediyet kavramının yerine, içerisinde bulunulan ana saplanmış olan "yaşam" ile anın kendisini zamanın sınırı dışına çıkartarak özgürleştirdiği izlenimi vermektedir. "Dilin ve söylemin sınırına dayanıp merdiveni aşağıya devirmek" ile sonuçlanan felsefi bakış, dayanakları yok ederek, bağımsız bir varoluş ile yeniden yola koyulabilme anlayışı olarak yorumlanabileceği gibi, bilmenin ötesine geçerek hafiflemiş ve huzur bulmuş bir "olma" hali, olarak da tarif edilebilir. Post-yapısalcı metin çözümlemelerindeki, söylemler arası bağıntıdan çok, söylenmemiş olanın arayışında olma ile, suskunluğun kelimelerini tüketmiş olana özgü olmadığını; aksine ne kadar söylense de, sözcüklerin öznel fonetik ruhtan koparıldığında etki alanında kayıplar oluştuğu, ayrıca her suskunluğun kayıp kelimelerinin olabileceği düşünülürse dahi, kelimelere yüklenemeyen boşlukların da ayrıca, metne yansıma olanağı bulamayan, anlam üstü bir değere sahip oldukları düşünülebilir. Her dilin sözcük ve gramer değerlerindeki farklılıklar, dilde farklı canlılık vasıfları oluşturmaktadır. Ön eklerin ve harflerin birer değer, anlam ve canlılık oluşturduğu dillerin, sembolizmin propagandist özelliğini güçlü kıldığı dillerin ve hata müzikal değerleri olan orijinal dini metinlerin, bireyin var olma sınırlarını ne şekilde etkilediği, modern toplumlardaki yönetim erklerinin algısal ve propagandist söylem ve göstergelerinde, mitolojik sembol ve söylemleri kullanma yaygınlığı da dikkate alındığında, üzerinde çalışılmaya değer bir sorunsaldır. Yaşamda peşine düşmeye değer, en az bir sorunuz olması dileği ile... (Kazım Soylemez)
Filozof ve felsefe tarihçisi olan yazarın eski makalelerinden oluşan kitap, Wittgenstein'ın dil felsefesi üzerine yaptığı analizleri içeriyor. Kitabın en güzel taraflarından biri, yazarın Wittgenstein'ın felsefesinin izini sürüp fikirlerinin gelişimini ve olgunlaşma sürecini gözler önüne sermesi. Akıcı ve anlaşılır bir dili olan kitap, Wittgenstein'ı okumaya başlamadan önce ya da filozofun kitaplarıyla eş zamanlı olarak okunabilir. Felsefe, dil felsefesi üzerine yazılmış kitaplardan hoşlanan okurlara hitap ediyor. (Otekinin Hikayesi)
Wittgenstein ve Dilin Sınırları PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Pierre Hadot - Wittgenstein ve Dilin Sınırları kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Wittgenstein ve Dilin Sınırları PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Pierre Hadot Kimdir?
Fransız filozof ve felsefe tarihçisidir. Özellikle neoplatonizm konusu üzerinde çalışmaktadır. Antik Yunan hakkında çalışmalar yapmış ve Fransa'da Ludwig Wittgenstein konusunda ilk söylemlere sahip kişidir. Bazı kitapları: İlkçağ Felsefesi Nedir? (Dost Kitabevi, 2010), Wittgenstein ve Dilin Sınırları (Doğu-Batı Yayınları, 2009)
--reklam--
Pierre Hadot Kitapları - Eserleri
- Wittgenstein ve Dilin Sınırları
- Plotinos Ya Da Bakışın Saflığı
- Felsefe Tarihi - Cilt 1
- Yaşam İçin Felsefe
- İlkçağ Felsefesi Nedir?
- Ruhani Alıştırmalar Ve Antik Felsefe
- İçsel Kale Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler
--reklam--
Pierre Hadot Alıntıları - Sözleri
- "Temellendirmek mirasçılara sahip olduklan şeyi aktarmak, vasiyet yoluyla aktarılanlara da anlam yüklemektir. " (Felsefe Tarihi - Cilt 1)
- ... şöyle bir akıl yürütmenin neticesi: Tanrı'nın ölümüyle birlikte artık varoluşu gerekçelendirmek mümkün değildir o halde varoluş saçmadır. Ben şahsen varoluşu saçma olarak algılamıyorum. Daha çok Marleau-Ponty'nin konumunu tercih ediyorum: Dünya ve akıl, der Marleau-Ponty Algının Fenomenolojisi'nin önsözünde, "dünya ve akıl problem çıkarmaz; isterseniz onlara gizemli diyelim ama bu gizem onları tanımlar, bu gizemi herhangi bir çözümle dağıtmak söz konusu değildir; o, her türlü çözümün berisinde kalır. Gerçek felsefe dünyayı görmeyi yeniden öğrenmektir." Açıklanamazın fışkırması karşısında hayret ve hayranlık duymaya varım, ama neden bulantı duyayım? (Yaşam İçin Felsefe)
- Gelenek -seçen ve adlandıran, aktaran ve muhafaza eden, hazinelerin nerede olduğunu gösteren ve değerlerini bildiren gelenek- olmazsa, zamanda süreklilik mümkün olmaz. Dolayısıyla, insan için ne geçmiş ne de gelecek var olacaktır; bu durumda ise geriye sadece dünyanın ebedi oluşumu ve canlı varlıkların bu oluşum içindeki biyolojik çevrimi kalır. (Felsefe Tarihi - Cilt 1)
- Ksenokrates bir defasında "yalnızca bilge iyi bir komutandır" savı üzerine ders vermişti. Sparta krallarından Eudamidas da o gün Ksenokrates'i dinlemek için Akademia'daydı ve dersin ardından son derece sağduyulu şu sözleri söylemişti: "Hayranlık verici bir söylem, fakat konuşmacı pek inandırıcı değil, çünkü borazanların sesini hiç işitmemiş." (İlkçağ Felsefesi Nedir?)
- Diogenes sitesinin duvarlarına Epikurosçu metinleri kocaman yazıtlar halinde oydurmuştu. Bunları, hemşerilerini Epikurosçu doktrine kazanmak için yaptırmıştı. Bu yazıtların bir kısmı Türkiye'de bulundu. (Yaşam İçin Felsefe)
- “Demek ki sanat gerçekliği birebir taklit etmemelidir; duyularımızla algıladığımız bir nesne olan taklidin kötü bir taklidinden başka bir bir şey olamaz. Sanatın asıl işlevi “keşfettirici” olmasıdır; sanat aracılığıyla, ezeli ve ebedi modeli, İde’yi taklit etmeye çalışan sanat eserinin kalbinde, o ezeli modeli, İde’yi keşfederiz, “buluruz”, ki İde’nin duyumsanabilir gerçekliği yalnızca bir imgedir. Dolayısıyla, gerçek portre gerçek ben’i yakalar, “ kendi içinde olduğu haliyle, Ebediyet onu değiştirir. Bu bakımdan, sanatçının çalışması gerçek ben’e yönelik arayışın sembolü olabilir. Nasıl ki heykeltıraş bir taş kütlesinin içinde ideal Güzelliği duyumsanır kılacak formu yakalamaya çalışıyorsa, aynı şekilde, ruh da kendisi olmayan her şeyi kenara iterek kendisine tinsel bir biçim vermelidir.” s. 17-18 (Plotinos Ya Da Bakışın Saflığı)
- "vasatlık," der nietzsche, "üstün zihnin taşıyabileceği en mutlu maskedir." (Ruhani Alıştırmalar Ve Antik Felsefe)
- Uygarlığın temel kavramlarını Yunan düşüncesi doğurmuştur. Mitten rasyonelliğe geçişi sağlayan bu düşünce, düzenli ve rasyonel söylemi yaratmıştır -ve bunu sadece o başarmıştır! (Felsefe Tarihi - Cilt 1)
- Çocukça öfkeler çocukça oyunlar! Cesetler giymiş ruhlar! Sırf ölülerden söz edilen sahne gözlerinin önünde daha da çarpıcı hale gelsin diye. (İçsel Kale Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler)
- “Vasatlık,” der Nietzsche, “üstün zihnin taşıyabileceği en mutlu maskedir. (Ruhani Alıştırmalar Ve Antik Felsefe)
- Sokrates sık sık İsa'yla karşılaştırılmıştır. Bu iki kişiliğin, diğer benzerlerine oranla, son derece sınırlı bir zamanda ve mekanda etkinlik göstermiş olsalar da dünya üzerinde tarihi anlamda etkileri olmuştur. Sokrates minicik bir kentte, İsa ise minicik bir ülkede yaşamıştır, her ikisinin bir avuç öğrencisi olmuştu. Her ikisi de hiçbir şey kaleme almamıştır, ama elimizde haklarında yazılmış "göz" tanıklıkları vardır: Sokrates hakkında, Ksenophon'un Memorabilia (Anılar) başlıklı eseri ve Platon'un diyalogları; İsa hakkında değişik yazarların elinde çıkmış İnciller. Oysa Sokrates'in ve İsa'nın tarihsel anlamda nasıl birer kişilik oldukları üzerinde elimizde hemen hiç bilgi bulunmaz. Her ikisinin de ölümünden sonra öğrencileri ustalarının mesajlarını yaymak için okullar kurmuştur. Oysa Sokratesçilerin kurdukları okullar birbiriyle büyük farklılıklar gösterirken Hırıstiyanlığın ilksel biçimleri arasında o kadar çok fark olmamıştır, buradan da Sokrates'e özgü tavrın ne denli karmaşık olduğunu anlıyoruz. (İlkçağ Felsefesi Nedir?)
- Başına gelenin senin istediği gibi gelmesini bekleme, başına gelenin geldiği gibi gelmesini iste, böylece mutlu olursun. (İlkçağ Felsefesi Nedir?)
- Aslına bakılırsa, ruhun merkezinin çevresini saran her şeyden ayrılması gerektiği teması, bu kitabın başlıca motiflerinden biridir. (İçsel Kale Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler)
- Tüm felsefi ekollere göre, insan için ıstırabın, düzensizliğin, bilinçsizliğin başlıca sebebi tutkulardır; düzensiz arzular, abartılı korkular. Kaygının hâkimiyeti gerçekten yaşamaktan alıkoyar insanı. Bu yüzden felsefe, öncelikle tutkuların bir tedavi bilimi olarak belirecektir (Ruhani Alıştırmalar Ve Antik Felsefe)
- O zaman zihin ne ileriye ne de geriye bakar. Yalnızca şimdi bizim mutluluğumuzdur. (Yaşam İçin Felsefe)
- “Salatalık acı mı? At. Yolun üstünde engeller mi var? Yanlarından geç.” (VIII, 50) —Marcus Aurelius— (İçsel Kale Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler)
- "Sokrates bir bilge değil, bir “filozof’tur, yani bilgeliğin, ideal ve aşkın normun bir aşığıdır." (Ruhani Alıştırmalar Ve Antik Felsefe)
- Lichtenberg'i de eklemeliyim, zira eserlerini tekrar tekrar okurum, aforizmaları bazen eğlendirici de ola bilir ama her zaman derindir. (Yaşam İçin Felsefe)
- "Akıl yürütme insandan başka hiçbir varlıkta yoktur" (Felsefe Tarihi - Cilt 1)
- Öte yandan, cahiller de ne felsefe yapar ne de bilge olmak isterler, çünkü cehalet kendini güzel, iyi ve bilge sanır ki bu da onun acısıdır. Bir şeyden yoksun olduğunun bilincinde olmayan kişi o şeyi arzu da etmez. (İlkçağ Felsefesi Nedir?)
Yorumlar
0 yorum