Kitap Künyesi
Yazar: Nazım Hikmet Ran
Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
İSBN: 9750804045
Sayfa Sayısı: 386
Yazılar 4 Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Yazılar, Nazım Hikmet'in çok yönlü yazar kişiliğini farklı bir boyutta sunuyor: "Orhan Selim" imzalı Akşam yazılarında İstanbul'un, bugün bile diriliğini koruyan temel sorunlarını irdelerken kendi adıyla ve çeşitli takma adlarla ırkçılığın tarihçesinden çağının sanatına, kültürüne, dış politikasına ve kendi serüvenli yaşamına geniş bir yelpazeden dünyayı kuşatıyor... "Nazım Hikmet Külliyatı"nın düşün damarı...
Yazılar 4 Alıntıları - Sözleri
- İstanbul, hele sonbaharda, hele güneş doğar ve batarken bir bulutlar şehridir.
- "(...) her ilk bakışta iyi ve güzel olan nesnenin bir fakatı vardır. Her iyi içinde bir kötüyü, her güzel bir çirkini, her 'makul' 'akla uygun' bir 'gayr-i makul'ü 'akla uygun olmayan'ı gizler..."
- Bu bölüm çok uzundu. Gücümün yettiğince -önemli bulduğum için- yazdım. Merak edenler çıkabilir diye, en azından bir kısmını paylaşmak istedim. *** Bu kitap Thedor Balk'ın Races Mythe e Verite, Ernst Henry'nin Hitler Over Europe, B. M. Bernadiner'in Filosofia Nietzsche i Fascism isimli eserlerinden iktibas edilip, Nâzım Hikmet tarafından toplanmıştır. * TARİHİN AKIŞINDA IRK NAZARİYELERİ ************************************************** Donkişotlar Devrinde ************************ Sıra donkişotlar devrine geldi. Yelkenliler Amerika'dan, o zamanki adıyla ''Garbi Hindistan''dan ve adalarından inanılmayacak kadar çok altın yığınları, değerli taşlar, baharat, ipek ve kadife taşımaktaydılar. Fakat servet asilzade şövalyelerin şatolarında değil, zengin tüccarların depolarında birikmetedir. Şövalyeler şatolarının oymalı ve armalı ocaklarının başlarında oturmuşlar, külleşen ateşe bakarak büyük eski günlerin zafer rüyalarını görüyorlar. Ah.! ne eski günlerdi onlar.! Her irili ufaklı derebey malikânesi bir devletti. Ne güzel günlerdi ki o günler, tüccar alışveriş etmek, burjuvalar kundura yapmak ve mum eritmek iznini almak için baç verirlerdi. Fakat heyhat.! fakat efsus.! fakat bir kelimeyle bunlar hep mazi olmuştu. Şehirler kuvvetlenmiş, burjuvalar zenginleşmiş ve eskiden şövalyelerin senli benli konuştukları, yardım edip etmemekte hür oldukları krallarla prensler hâkimi mutlak kesilmişlerdi. Memleketlerin birçoğunda hükümet-i mutlakalar kurulmuş, böylelikle, kelimenin modern manasıyla ''devlet'' doğmuştu. Artık saray güneştir. Asalet ve ruhban bu güneşin etrafında tavaf etmekte ve ışınlarını ondan almakta. Bankerlerle tüccarların ışıkları daha sönükçedir. Bunların kilometreler uzunluğunda soyadları ve ünvanları yok. Birinci ve ikinci tabakalar gibi vergiden muaf değillerdir. Fakat kasalarının karnı ve faaliyetlerinin sahası her gün biraz daha büyümekte ve genişlemektedir. Oysaki, öte yanda, küçük şövalyeler kümeslerinde yumurtalarını saymak, ocaklarının başlarında hülyaya dalmak ve serflerini kırbaçlamaktadırlar. Bu çeşit verimli işler (?!) arasında bazıları kitap da yazıyor. ''Cesaret'', ''safiyet'', ''hürriyyet'' havasının estiği gibi eski günleri anan acı kitaplar. François Hatman bu çeşit kitap yazıcılardan biridir. Bir kitabında diyor ki: ''Franklar eskiden hür bir kavimdiler. Krallarını kendileri seçerlerdi. Frankların devleti hürriyetin devletiydi.'' François Hatman'ın buradaki isyanı ne köylüler, ne sanatkârlar, ne de fakirler içindir. Onun mutlakiyet idaresinde hürriyetlerini kaybettiklerinden bahsettiği insanlar küçük asilzadeler, aksoylu ailelerdir. Ve o, bunların namına Frank kabilelerinin büyük kurultayını toplamak istiyor. Christophe Sheurl, Libellüs de laudibus germanie adındaki eserinde Cermanya'yı terennüm etmektedir. Ona göre, Cermanya asaletin kaynağıdır. Sheurl'den bir asır sonra ise Kont de Baulainvilliers dekadan şövalyeliğin gözüyle dünyayı şöyle görüyordu: ''Gaule (Gol) ülkesinin fatihleri Cermen Franklardır. Gauloilar (Golvalar) ise Gol ülkesinin yerlileri. Asalet, Frankların soyundan gelmedir. Köylülerin, serflerin, şehir fıkarasının ecdadı ise Golvalardır. Krallara gelince onlar bulaşık bir ırkın piçleridirler. Merkeziyetçi, monarşik hükümetlerin başlarında bulunan krallar Frank ırkını, yani asilzadeleri yok etmeye karar vermişlerdir. Ve bu maksatla serfleri yani Golvalar'ı azat etmişlerdir. Bu vaziyet karşısında Cermen ırkı ne topraklarından, ne de haklarından bir karışını bile feda etmemeli, imtiyazlarını sonuna kadar korumaya çalışmalıdır.'' Böylelikle, Baulainvilliers ''tesviyeci'' krallığa karşı kavgaya girişmiş bulunuyordu ve o da bir kurultayın toplanmasını istiyordu. Yani, bir satırla ifade edersek, onun istediği şey: Yukarıya karşı ''demokrasi'', aşağıya karşı ''aristokrasi''.. Asil Cermen ırkı nazariyesi doğmuştur. Onunla beraber ''nivellement'' tehlikesi palavrası da gün görmüş olmaktadır. Dekadan Şövalyeliğin ırklar nazariyesi budur işte. Bu nazariyede kullanılan metot ''tarihe'' dayanmaktadır. Nazariyeciler ise ''tarihşinaslar''. Aşağı ırk mı kimler.? Golva köylüleri. Yüksek ırk.? Cerman soyundan gelen asilzadeler. (Sayfa: 264-266) *** Giyotin Devrinde ******************* Giyotin ve makine devrine girildi. Makine, birinci ve ikinci tabakaların oturdukları dalları kesen bir giyotin rolünü oynadı. Giyotin, birinci ve ikinci tabaka mümessillerinin kafasını uçuran bir makine oldu. ''Golva ırkı'', üçüncü tabaka, son yıllar içinde, bankaların, manifaktürün ve ticaretin efendisi olacak kadar inkişaf etmişti. Ekonominin dev gibi dümeni onun elindeydi. Fakat siyasi iktidarda birinci ve ikinci tabakalar kurulup oturuyorlardı. 1789 yılı bu zıddiyete nihayet verdi. Fransa İnkılabı burjuvazinin kurtuluş seyrini, bir sıçramayla, tamamladı. Bu yıllarda derebeyliğin ırklar nazariyesi bazı yeni renklerle boyanıyor. Artık tehlike, ''tesviye taraftarı olan'' kralların bulaşık ırkından değil, burjuvaziden gelmektedir. Bastil'in zaptından bir yıl önce papaz Brezazard'ın Observations sur l'histoire de Franca adlı kitabı çıkıyor. Bu kitaba göre ''hürriyet''in kaynağı Cermanya ormanlarıdır. Üçüncü tabaka aşağı bir ırktandır. Ve Cermen fatihlerin bunları hürriyetlerinden mahrum etmiş olmaları gayet doğrudur. Dahası var. Bu gibi işlere dair kitap yazan bir başka ''üstad''a, Montolsiere'e göre üçüncü tabakanın ırkında bir hususiyet bile yoktur. Bu tabaka esir ırkların bir halitasıdır. XII. asıra kadar iktidar ''hür halk''ın elindeydi. XII. asırdan başlayarak ırkları karışık bir güruh gitgide kendini göstermeye başladı. Böylelikle sayı, sürü, değere galebe çalar oldu. 1789 yılında bu galebenin son sözü söylenmişti. Bu suretle görülüyor ki bir vakitler aşağı, hatta karışık, melez ırk telakki edilen burjuvaziydi. Bugün ise bu ırk nazariyesini işçilere tatbik etmek sırası burjuvaziye gelmiştir. Yalnız unutmayalım ki Fransa İnkılabı yıllarının ırk nazariyesi yenilmiş derebeyliğin elinde sallanan son yırtık bayraktı.
- Eylülü hazırlayan, onu yaklaştıran, onu sürükleyip getiren minimini dakikaları, biraz daha iri saatleri, aklı karalı günleri, pazarlı, cumalı haftaları hesapladığımız içindir ki Eylül'le yüz yüze geldiğimiz vakit afallıyoruz.
- "Söz kuvvetli şeydir. Öyle! Ancak, içi olmayan güzel söz, bir havai fişeğe benzer ki renkler, ışıklar içinde göklere yükselip bizi bir an hayran bıraktıktan sonra sönüverir ve burnumuzda yalnız kötü bir barut kokusu kalır..."
- Güzel, parlak söz söylüyor diye ün salan insanlardan kuşkulanırım. Hele ''hoşsohbetlilik''le nam alanlara karşı içimde acayip bir çekingenlik vardır. Bana kalırsa, düşüncelerinin dibi hemen görülüvererek, duygularının ışıltısı en güçsüz bir rüzgârla sönüverecek olanlardır ki güzel ve parlak konuşmak, ''musahabatı tatlı'' (sohbeti) olmak hilesine başvururlar. Böylelikle düşüncelerinin dipsizliğini boyalı cümlelerin alacalığı ile örtmek ve duygularının ışıltısını, ilk işitildiğinde insana aşılmaz gibi görünen söz duvarlarıyla korumak isterler. Bu, sözün büyük bir rol oynadığı inkılap sıralarında bile böyledir. İnkılapların ''büyük'' hatipleri hiçbir vakit inkılapların sonuna kadar dayanan, onları bütün genişlikleriyle ifade eden liderleri olmamışlardır. Fransız İnkılabı'nda Mirabeau ve Danton bu söylediklerimin göze batar örnekleridir. Mirabeau ile Danton inkılap orkestrasında maestroluk etmemişler, sadece ilk kıyametli uvertürde davul çalmışlardır. Belki o şahlanan sesler içinde davulların gürültüsü, bir an için, bütün notaların üstüne çıkmıştır. Fakat çok geçmeden, gürültücü aletlerini sırtlayıp sahneden, bir daha geri dönmemek üzere, çekilip gitmişlerdir. Söz kuvvetli şeydir. Öyle.! Ancak, , içi olmayan güzel söz, bir havai fişeğe benzer ki renkler, ışıklar içinde göklere yükselip bizi bir an hayran bıraktıktan sonra sönüverir ve burnumuzda yalnız kötü bir barut kokusu kalır.. * [Orhan Selim / Akşam, 18.1.1936]
- Ne insan düşüncesi dünyasında, ne de beşeri pratikte, değişmeyen, her devre uygun gelen, bir kere keşfedildikten sonra karşısına oturulup hayran hayran seyretmekten başka yapılacak bir iş bırakmayan, mutlak ve ebedi bir hakikat yoktur. * [Orhan Selim / Akşam, 1.3.1936]
- ''Birdenbire'', ''apansız'' ''ani'' hiçbir şey yoktur. Suyu ateşin üstüne koymuşlar, su ısınmış, suyun içi, sıcaklığı değişmiş. Eğer sen suyun altındaki ateşi görmüyorsan, suyun ısındığını bilmiyorsan, onun buhar oluşunu ''birdenbire'', ''apansız'', ''ani'' sanırsın.! Suyun altındaki ateşi bilen için onun birdenbire buhar oluşunda apansızlık yoktur. Su uzun bir evrim yolundan geçti, bu yolun sonunda bir sıçramayla, bir devrimle, birdenbire buhar oldu. Ne evrimsiz devrim vardır, ne devrimsiz evrim. * [Orhan Selim, Akşam, 10.3.1936]
- - Saksıya ne dikiyorsun.? dedim. - Karanfil, dedi. Baktım, saksıya diktiği karanfil değil, baldıran otuydu. Beni aldatmak istediyse aldanmadım. Bilerek, kendi kendini aldatıyorsa, acımaya bile değmez. Bilmeyerek aldanıyorsa, bilmediği işe girişmesin. * [Orhan Selim, Akşam, 10.3.1936]
- Radyolu bir dostum var. Ara sıra geceleri giderim ona. Radyo dinlerim. Fakat radyolu dosttan her dönüşümde bir kızgınlık, kine yakın, nefretle karışık bir duygu kabarır içimde. Radyo kadar yalancı bir ağız, radyo gibi kulaklarını kâinata tıkamış keyfine düşkün bir varlık tanımıyorum. O, bu yalancılığı, bu keyfine düşkün hodbinliğiyle kalsa yine aldırmaz geçersin. Fakat ağrılarla kıvranan, etekleri kanlı toprağın havalarını şarkılar, türküler, keman sesleriyle doldurarak bir düğün evi uğultusuyla avaz avaz bağıran bu mürai (ikiyüzlü), tıpkı bir afyon satıcısı gibi bizi sersemletmek vazifesini de üstüne almıştır. Avutmak ve uyutmak işini omuzuna alan hiçbir müessese, ne Amerikalı Hearst’ün ‘’büyük dünya matbuatı’’na önderlik eden tröstü, ne mükeyyifat (keyif araçları) sanayisi, ne bilmem ne, büyük Avrupa ve Amerika radyo merkezleri kadar, menfur işlerinde, muvaffak olamamışlardır. Çünkü radyo, kendine yardımcı diye, musikiyi yaka paça ederek eli altına almış. Radyonun emrinde, musiki, bir sarhoş türküsü, bir uyku ve ölüm marşı halinde. Musikinin konuştuğu dili çok geniş insan yığınları anlar. Musikinin tirajı bütün ‘’büyük dünya matbuatının’’ tirajından çok fazladır. Ve radyo işte bu hudutları aşan dille yalan söylediği için insanların başındaki en büyük belalardan biridir. * [Orhan Selim, Akşam, 19.3.1936]
- Dünkü Akşam gazetesinde bir resim vardı. Hem de benim fıkramın sayfasında. Bir kadın. Ayak ayak üstüne atıp bir lokanta mı desem, bar mı desem, herhalde böyle yerlerde kullanıldığını sandığım yuvarlak bir masanın üstüne oturmuş. Bir elinde kadeh, öbür eli kalçasında. Bu resim üstünde şöyle bir serlevha (başlık) vardı: KIYMETLİ BACAKLAR. Resmin altında ise şu izahat veriliyor: Amerikalı aktris Mis Fay Marbe bacaklarını bir milyon 250 bin Türk lirasına sigorta ettirmiştir. Yukarıda aktrist ve kıymetli bacakları görünüyor. Yukardaki kıymetli bacaklara baktım. Basbayağı kadın bacakları. Bu basbayağı kadın bacaklarının bir milyon 250 bin Türk lirasına sigorta edilmiş olmasına göre dehşetli bir manevi değerleri olması gerek. Hoş, biçimleri harikulade olsa da bir çift bacağa bu kadar yüksek ‘’değer.?!’’ Biçilmesi için onların biçimlerinden gayrı bir işe yaramaları lazım gelir. Acaba bu bacaklar ‘’medeniyet.?!’’ Ve ‘’insaniyet.?!’’ İçin hangi büyük hizmeti yapmışlar, yahut yapacakları ihtimali düşünülmüş.? İşin bu soğuk kaçan şakasını bir tarafa bırakın. Fakat telgraf havadislerinin yakın bir harbi, yani milyonlarca insanın tekrar ölmesi ihtimali olduğunu haber verdikleri bir ‘’medeni.!?’’ Dünyada bir çift kadın bacağının herhangi bir tehlikeye karşı bir milyon bu kadar liraya sigorta edilmesi o ‘’medeniyet.?!’’ Dünyasının maskesini bir ucundan şöylece tutup kaldıran bir vakıadır. * [Orhan Selim / Akşam, 22.3.1936]
- Dün gazeteleri okuyunca Napoleon’a dair bir fıkra geldi hatırıma. Zaten Napoleon yalnız fıkralarda ve Madam San Jen filan gibi gülünçlü tiyatro oyunlarında dikkate değer bir şahsiyettir. Yoksa bu sergüzeştçi mürtecinin biricik becerikliliği –kumandanlığı bile su götürür- sözde hakikatlerdendir. Her neyse, burada Napoleon’un şahsiyetini, tarihteki rolünü filan tetkik edecek değiliz, ben sadece size bu sabah gazeteleri okuyunca aklıma gelen bir Napoleon fıkrasını anlatacağım: Napoleon imparator olmaya karar vermiş. Eh, mademki karar vermiş, olsun, kim ne diyebilir, değil mi.? Hayır Napoleon hem imparator olmaya karar vermiş, hem de bu işi yaparken halkın fikrini almak istemiş. Merak bu, ne denir.? Lafı uzatmayalım, halkın tasvibiyle imparator olmak merakına düşen Napoleon, çağırmış generallerinden birisini, rey toplaması için lazım gelen talimatı vermiş. Talimatı alan general, talimat mucibince rey sorma işine ordudan başlamış. Toplamış bir iki tabur askeri bir araya, ‘’Dinleyin çocuklar,’’ demiş, ‘’Napoleon imparator olmak istiyor. Fakat malum ya yapmış olduğumuz İnkılab-ı Kebir icabatı bu hususta halkın reyini almak lazım. Şimdi size soruyorum: İçinizde Napoleon’un imparator olmasını istemeyen var mı.? Eğer varsa hiç çekinmeden söylesin. Her vatandaş reyini serbestçe kullanmalıdır. Haydi.’’ Askerlere bu nutku veren general birdenbire yanındaki kâtiplerden birine dönmüş ve herkesin işiteceği gibi yüksek bir sesle ona da şu emri vermiş: ‘’Siz Napoleon’un imparator olmamasını isteyenlerin adlarını yazarsınız. Nasıl reylerini serbestçe kullanmak onların hakkıysa, onları kurşuna dizdirmek de Napoleon’un hakkıdır..’’ Fıkra burada bitti. Sonra ne olmuş diye mi merak ediyorsunuz.? Tarih, Napoleon halkın iradesiyle imparator oldu diyor. * [Orhan Selim / Akşam, 31.3.1936]
- Söz gümüşse sükût altındır, derler. Bu lakırdının tarihini araştırın. Söz söyletilmeyen bir devirde ortaya çıktığını anlayacaksınız. * [Orhan Selim /Akşam, 24.4.1936]
- Hürriyet, zaruretlerin idrakidir. * [Orhan Selim / Akşam, 24.4.1936]
- Mücerret (soyut) ve mutlak hakikatler arama.! Durmaksızın değişen bir âlem içinde gülünç ve zavallı olursun. * [Orhan Selim / Akşam, 24.4.1936]
Yazılar 4 İncelemesi - Şahsi Yorumlar
serinin diğer Yazılar kitapları gibi ortalama bir okur için okuma değeri taşımadığını düşünüyorum. nazım'ın tüm eserlerini okumak isteyen birisi için okunabilir. genel olarak günübirlik, yüzeysel, genel geçer konular üstelik yüzeysel şekilde işleniyor. eğer gazetelerde böyle köşe yazıları yazılıyorsa insanın aklına ister istemez toplumun siyasi bilincinin de ne kadar düşük seviyede olduğu aklına geliyor. maddi sebeplerden dolayı yazmış olmak için yazılmış olabilir. her gün yazmak zorunda kalmanın getirdiği bir zorlama da olabilir. (Karakedi)
Nazım Hikmet'in "Orhan Selim" takma adıyla , çeşitli gazetelerde yazdığı yazılardan oluşan ve altı kitaptan meydana gelen bu diziyi yaklaşık olarak yirmi sene önce okumuştum.Nazım Hikmet'in dönemin ve günlük yaşamda meydana gelen olayları bazen mizahi bazen de ciddi bir şekilde ele aldığını görmekteyiz.Ayrıca tekrar okuyunca konulara daha hakim oldum.1930'lu yılları merak edenler okuyabilir.Güzel dizi..... (Deniz Dizdar)
Kitabın Yazarı Nazım Hikmet Ran Kimdir?
Nâzım Hikmet Ran ya da Türkiye'den ayrıldıktan sonraki soyadı ile Nâzım Hikmet Borzecki (15 Ocak 1902; Selanik, Osmanlı İmparatorluğu - 3 Haziran 1963; Moskova, SSCB), Türk şair ve yazardır.
Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.
Komünist siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiş; Türkiye'de 11 ayrı davadan yargılanarak İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre hapis yatmıştır. 1951 yılında Türkiye'den ayrılması sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış; bu karar ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihinde iptal edilmiştir.
1963 yılında Moskova'da kalp krizinden hayatını kaybetmiştir. Mezarı Moskova'dadır.
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Nâzım_Hikmet
Nazım Hikmet Ran Kitapları - Eserleri
- Büyük İnsanlık
- Nazım İle Piraye
- 835 Satır
- Benerci Kendini Niçin Öldürdü?
- Yatar Bursa Kalesinde
- Kuvâyi Milliye
- Memleketimden İnsan Manzaraları
- Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar
- Piraye'ye Mektuplar
- Bütün Şiirleri
- Yazılar 1
- Yazılar 3
- Kan Konuşmaz
- Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni
- Yeşil Elmalar
- Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
- Henüz Vakit Varken Gülüm
- İlk Şiirler
- Son Şiirleri
- Demokles'in Kılıcı
- Bir Ölü Evi & Ocak Başında
- Enayi
- Sanat Ve Edebiyat Üstüne
- Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar
- Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu...
- Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden
- Yazılar 2
- Sevdalı Bulut Masalı
- Ferhad ile Şirin
- Kuvayi Milliye (Çizgi Roman)
- Nazım Hikmet Şiirleri 2: Mapusluk Zor Zanaat
- Yaşamak Seni Sevmek Gibi
- Nazım Hikmet Şiirleri 4: Gurbet Ölümden Beter
- Nazım Hikmet Şiirleri 3: Sevda Ateşten Gömlek
- Nazım Hikmet Şiirleri 6 : Herkes Kendi Payına Ölür
- Nazım Hikmet Şiirleri 5: Bir Hazin Hürriyet
- Sana Tütün ve Tespih Yolluyorum
- Yazılar 4
- Yazılar 5
- Hikayeler
- Kadınların İsyanı
- Yusuf İle Menofis
- Masallar
- La Fontaine'den Masallar
- Çeviri Hikayeler
- Yazılar 6
- Yeni Şiirler (1951 - 1959)
- Tavı Gelmişti Demirin
- Fatma, Ali ve Diğerleri
- Üç Şiir
- İt Ürür Kervan Yürür
- Seçme Şiirler
- Sarayda
- Şeyh Bedrettin Destanı
- Sabahat
- Das schönste Meer ist das noch nicht befahrene Liebesgedichte
- Kuvayi Milliye: Abidin Dino'nun Desenleriyle
- Taranta Babu'ya Mektuplar
- Öteki Defterler
- Beyazıt Meydanındaki Ölü
- Unutulan Adam
- Sonuna Kadar Kavga
- Nazım Hikmet ve Tosca'sı Semiha Berksoy
- Tüm Eserleri 1 - Şiirler 1
- Tüm Eserleri 2 - Şiirler 2
- Tüm Eserleri 3 - Şiirler 3
- Tüm Eserleri 4 - Şiirler 4
- Tüm Eserleri 5 - Şiirler 5
- Tüm Eserleri 6 - Şiirler 6
- Kuvayi Milliye Destanı
- Keloğlan
- Tüm Eserleri 7 - Şiirler 7
- Hasretle - Nazım Hikmet Mektupları
- Memleketimden İnsan Manzaraları 1
- Memleketimden İnsan Manzaraları 2
- Memleketimden İnsan Manzaraları 3
- Memleketimden İnsan Manzaraları 4
- Kurtuluş Savaşı Destanı
- Memleketimden İnsan Manzaraları 5
- Dört Hapishaneden
- Rubailer
- Sürekli Bir Bahar
- Güzel Günler Göreceğiz
- Kafatası
- Yel Üfürdü Su Götürdü
- Bursa Cezaevinden Va-Nu'lara Mektuplar
- Yaylamıza Kiraz Vakti
- Kuvayi Milliye
- İnek
- Kerem Gibi
- Nazım Hikmet’in Açlık Grevi (Tıpkı Basım İçerikler)
- El Yazmalarında ve Basılı Kitaplarda Saman Sarısı
- Sovyet Demokrasisi
- Jokond ile Si - Ya - U
- Alman Faşizmi ve Irkçılığı
- Gece Gelen Telgraf
- 1 + 1= Bir
- Nazım Hikmet Şiirleri: 1
- Şu 1941 Yılında
- Yaşamaya Dair
- Saat 21-22 Şiirleri
- Orman Cücelerinin Sergüzeşti
- Büyük Taarruz
- Aydınlıkçı şair, aydınlıkçı yazar Nazım Hikmet
- Faşizm Sınıflar ve Emperyalizm
- Seçilmiş Əsərləri
- Güneşi İçenlerin Türküsü
Nazım Hikmet Ran Alıntıları - Sözleri
- Bizim İstiklal Marşın'da aksayan bir taraf var, Bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif inanmış adam, Fakat onun, ben, İnandıklarının hepsine inanmıyorum. Mesela, bakın: "Gelecektir sana vadettiği günler Hakk'ın" Hayır, Gelecek günler için Gökten ayet inmedi bize. Bir şarkı istiyorum Zaferden sonrasına dair. Kim bilir belki yarın (Kuvayi Milliye Destanı)
- Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne, allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar.. (Güzel Günler Göreceğiz)
- "Kim bilir ; Masalınızın kahramanı, başka bir hikayenin figüranı olmaya gitmiştir belki de. (Yaşamak Seni Sevmek Gibi)
- Yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim... (Kuvayi Milliye: Abidin Dino'nun Desenleriyle)
- Büyümez ölü çocuklar... (Henüz Vakit Varken Gülüm)
- "Sen daha çok hikâyeler dinlersin ama, artık sana hikâye anlatacak bulursan!.." (Ferhad ile Şirin)
- " Bırak ay gitsin sen kal bu gece... " (Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden)
- Yolunda pusuya yattıklarını arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek… Yürümek yürekten gülerek yürümek… (Yazılar 6)
- ...yolsuzluğun da türlü türlüsü vardır. (Yazılar 3)
- İnsanların başlarında kalpak, yüreklerinde keder, yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. (Kuvayi Milliye Destanı)
- Bir insan bir vazife alırsa, bu vazife küçük ve ehemmiyetsiz de olsa, onunla öteki vazifeler arasındaki bağı unutmamalı ve ben işimi yapıyorum ya, işimden gayrisi beni alakadar etmez, banane dememelidir. Çünkü her iş, başka işle bağlıdır. (Hikayeler)
- Bulut mu olsam, gemi mi yoksa, balık mı olsam, yosun mu yoksa? .. Ne o, ne o, ne o. Deniz olunmalı, oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla. (Büyük İnsanlık)
- Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin (demeğe de dilim varmıyor ama) kabahatın çoğu senin canım kardeşim. (Nazım Hikmet Şiirleri: 1)
- Fotoğrafınızı pek yakında beklerim. Sıhhatiniz nasıldır ? Ateşiniz devam ediyor mu ? Oraları çok mu soğuk ? Herhalde odanızda soba vardır. Burada havalar birkaç gündür lodos. Denizde beyaz köpükler... ağaçlarda beyaz çiçekler... (S. Berksoy) (Nazım Hikmet ve Tosca'sı Semiha Berksoy)
- Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı. (Nazım Hikmet Şiirleri 5: Bir Hazin Hürriyet)
- Hem anlatsana bana: nasıl oluyor da çıldırmıyoruz öleceğimizi bildiğimiz halde? Yoksa ben ölmem gibi mi geliyor insana. (Yatar Bursa Kalesinde)
- -Mayakovski’nin kitaplarından en çok hoşunuza gidenler hangileridir? + Sevgilinin gözlerini mi, yoksa burnunu mu seviyorsun sorusunu nasıl yanıtlamalı? Mayakovski’yi tepeden tırnağa severim ben. (Yazılar 6)
- “Onlar paranın sahibi değil, para onların sahibi. “ (Memleketimden İnsan Manzaraları)
- "Yaşamak güzel şey be kardeşim." (Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim)
- Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme. Bakış açım belli oldu yine. Geride kalan, ardından bakar gidenlerin. Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim. Dağlara çarptım her esişimde. Yollara küfrettim her gidişinde. (Tüm Eserleri 2 - Şiirler 2)
Yorumlar
0 yorum