Cennetten Akan Bengisu
Ve Zergan Çayı’nın Yok Oluş Hikâyesi
Zergan Çayı… Kızıltepe’nin kuzeyine nakış gibi işlenmiş, doğanın tüm cömertliğini sergilediği o masalsı Yüceli (Ğurs) Vadisi’nin bağrından doğardı. MÖ 3000'den beri tarihe tanıklık etmiş, çağlar boyu toprağa ve insana hayat vermişti. Bu tarihi dönemlerde bölgeye hâkim olan Hurri, Mitanni, Asur ve Akad gibi büyük uygarlıkların tarım, yerleşim ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamıştı. Ğurs Vadisi’nden süzülüp geldikten sonra Kızıltepe’nin otuz kilometre güneybatısındaki Akdoğan köyünden Suriye topraklarına geçerdi. Oradan da Habur Nehri’ne kavuşurdu.
Fakat bizim için Zergan, sadece haritada bir çizgi değil; çocukluğumuzun cennet deresiydi. Zamanın durduğu, masalların gerçeğe dönüştüğü o günlerde, yaz sıcağını derenin buz gibi sularında unuturduk. Suyu öylesine berrak, öylesine tatlı bir kaynak suyuydu ki, sırf bu suda yüzebilmek için uzak köylerden insanlar çıkıp gelirdi. Derenin etrafını bir zümrüt gerdanlık gibi saran söğüt ağaçları, kıvrıla kıvrıla uzanan yeşil bir orman oluştururdu.
Gündüzleri rüzgârın yapraklara fısıltısına, kadınların dere kenarında yün ve çamaşır yıkarken konuşmalarına karışırdı. O koca söğüt dalları devasa bir yuvaydı sanki. Leylekler, büyük başlı baykuşlar, sığırcıklar, serçeler, Güvercinler, kumrular ve göçmen kuşlar burada konaklar, neşeli şarkılarını bu dereye söylerdi. Suyun içinde ise süzülen ördekler, karabataklar ve bizim "su tavuğu" dediğimiz o sevimli canlılar yaşardı. Zergan’ın geniş ve derin göletlerinin yüzeyine bazen devasa Fırat kaplumbağaları çıkar, büyük balıklar sulara çırpınarak iz bırakırdı.
Su ürünleri mühendisliği okuyan bir dostum anlatmıştı; Zergan’a özgü, dünyada başka hiçbir yerde bulunmayan endemik bir balık türü vardı. Literatüre Latince ismiyle, Helena kurdistanicus olarak geçmişti.
Önce çeşmeler geldi köylere... YSE tarafından kazılan artezyen kuyuları ve köy meydanlarına kurulan havuzlu çeşmelerle birlikte insanlar yavaş yavaş dereden ellerini çektiler. Oysa misafir geldiğinde rahmetli babam elimize bir matara tutuşturur, "Gidin dereden çay için su getirin" derdi. Çünkü Zergan’ın suyuyla demlenen çayın lezzeti bir başkaydı.
Köyümüz tam da bu hayat kaynağının yanı başındaydı. Babamın medresesindeki talebeler, ders aralarında dere kenarına iner; kıvrılan söğütlerin gölgesinde yürüyerek metinlerini ezberlerlerdi. Tatil günlerinde ise derede yüzer çamaşırlarını yıkarlardı. Arada dereye olta atarak yüklü miktarda balık da avlarlardı. Dedim ya, bu dere sanki cennetten akıp gelen bir bengisuydu.
Peki, ne oldu o cennet suyuna?
İnsanoğlu açgözlülüğüne ve sorumsuzluğuna yenik düştü önce. Önce Pancar motorları dayandı derenin kıyısına; bahçeler için çekildi sular. Derken dev santrifüjler kuruldu pamuk tarlaları için. Derenin nefesi daraldı, suları çekilmeye başladı. Ancak o en öldürücü darbe, yasak olmasına rağmen göz yumulan ve yüzlerce metre derine inen kaçak kuyularla vuruldu. Derindeki kuyular, derenin damarlarındaki suyu emip yuttu. Ve Zergan dayanamadı... Kurudu.
O güzelim balıklar cansız toprağa serildi, çevresindeki o cennet misali yeşil orman yavaş yavaş sararıp ölüme yattı. Ve sırf bu dereye özel olan o narin balık türü de bir daha geri dönmemek üzere bu dünyadan silindi gitti.
Kötülük bununla da bitmedi. Köylerden ekonomik sıkıntılar ve terör nedeniyle Kızıltepe’ye büyük bir göç dalgası başladı. On beş yirmi binlik o sakin ilçe, otuz yıl içinde adeta bir insan denizine dönüşüp üç yüz bin nüfusa yaklaştı. Ve bu kontrolsüz, çarpık şehrin tüm zehirli kanalizasyonu, hiç acımadan Zergan Çayı’nın o kuru yatağına boşaltıldı. Yetmezmiş gibi, hat boyunca uzanan köyler de kendi atıklarını bu yaralı dereye aktardı. Devletin kurduğu arıtma tesisi ise sadece bir tabela gibi oradaydı.
Eskiden cennetin komşusu sayılan, herkesin gıpta ile baktığı o güzelim köyler, şimdi etrafa yayılan lağım kokuları ve hastalık riskiyle baş başa bırakıldı. Çocukluğumuzun cenneti, insan eliyle foseptik çukuruna dönüştürüldü.
Oysa bu kader değil. Devletimiz tez elden bu çığlığa kulak vermelidir. Zamanında Ankara’nın kalbinden akan Ankara Çayı da aynı kaderi paylaşmıyor muydu? Belediyenin azmiyle derenin içi kazındı, dip kısmına koca borular döşendi ve şehrin tüm kanalizasyonu o borulara bırakıldı. Sincan’ın 45 KM güneybatısındaki Tatlar Köyü mevkiinde kurulan devasa arıtma tesisi sayesinde bugün Polatlı Ovası o arıtılan suyla bereketleniyor, üretim yapıyor.
Bizim devletimizin gücü de donanımı da bu kadim derenin yaralarını sarmaya, Zergan’ı yeniden hayata döndürmeye muktedirdir. Yeter ki o çığlık duyulsun, yeter ki bu doğa katliamına bir dur densin...
Yorumlar
0 yorum