ÇOCUKLARIN ZİHNİNE KURŞUN GİBİ SIKILAN GÖRÜNTÜLER

Bir toplumun geleceğini korumak, yalnızca bugünün problemlerini çözmekle mümkün değildir. Asıl mesuliyet, çocuklarımızın zihnini, kalbini ve vicdanını hangi tesirlerden koruduğumuzda gizlidir.

Bugün çocuklar, geçmişte yetişkinlerin bile sınırlı biçimde karşılaştığı görüntülere birkaç saniye içerisinde ulaşabiliyor. Bir okul saldırısı, bir cinayet, silahlı bir saldırı veya başka bir vahşet hadisesi meydana geldiğinde görüntüler sosyal medyada hızla dolaşıma giriyor; televizyonlar ve internet mecraları olayı tekrar tekrar gündeme taşıyor.

Haber verme ihtiyacı elbette vardır. Toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkı da tartışılmaz. Fakat bilgilendirmek ile vahşeti teşhir etmek aynı şey değildir.

Bir görüntünün milyonlarca kişiye ulaştırılabiliyor olması, onun mutlaka milyonlarca kişiye gösterilmesi gerektiği anlamına gelmez.

Özellikle çocuklar ve ergenler söz konusu olduğunda daha yüksek bir mesuliyet şuuru ile hareket etmek gerekir. Çünkü henüz şahsiyetini, dünyaya bakışını ve değerler sistemini inşa eden bir çocuğun zihnine giren her görüntü, her kelime ve her tekrar bir iz bırakabilir.

Bazen o iz korkudur.

Bazen meraktır.

Bazen özentidir.

Bazen de şiddetin sıradanlaşmasına yol açabilecek bir tesirdir.

İşte bu sebeple okul saldırıları, cinayetler ve silahlı saldırılar gibi hadiselerde yayıncılığın sınırları yeniden ve ciddiyetle ele alınmalıdır. Saldırının görüntülerini bütün ayrıntılarıyla yayımlamak, saldırganı sürekli görünür kılmak, kullanılan yöntemi ayrıntılandırmak veya hadiseyi adeta seyirlik bir malzemeye dönüştürmek yerine; toplumun bilgi edinme hakkı ile çocukların ruhî güvenliği arasında hikmetli bir denge kurulmalıdır.

Zira habercilik yalnızca “ne kadar çok izlendi?” sorusuyla ölçülemez.

Bir haberin kaç kişiye ulaştığından önce, ulaştığı insanların zihninde ne bıraktığı da düşünülmelidir.

Birkaç tıklanma, birkaç paylaşım yahut daha yüksek reyting uğruna çocukların ruh dünyasını ihmal etmek, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir vazifedir. Medya ve sosyal medya platformları, toplumun yalnızca bilgi alanı değil; aynı zamanda çocukların ve gençlerin yoğun biçimde etkilendiği bir çevredir.

Kadim kültürümüzde “edep”, “hayâ”, “irfan”, “hikmet” ve “mesuliyet” gibi kavramların boşuna bu kadar kıymetli görülmediğini bugün daha iyi anlamamız gerekiyor.

Bediüzzaman’ın eserlerinde önemle üzerinde durulan akıl, kalp, vicdan, şuur, irade ve terbiye gibi kavramlar da aslında meselenin özünü anlatmaktadır. Çocuğun yalnızca ne bildiği değil, gördüklerinin onun kalbinde ve zihninde nasıl bir karşılık bulduğu da önemlidir.

Çünkü ekranın karşısındaki çocuk yalnızca bir seyirci değildir.

O, gördüklerini anlamlandırmaya çalışan bir zihindir.

Bu noktada aileye düşen vazife de en az medya kuruluşlarının sorumluluğu kadar büyüktür.

Çocuğumuzun derslerini takip etmek, karnesini sormak veya okulda neler olduğunu öğrenmek elbette önemlidir. Fakat asıl mesele, onun iç dünyasına ulaşabilmektir.

“Bugün okulda nasıldı?” demekle yetinmemeliyiz.

Onu gerçekten dinlemeli, korkularını, arkadaşlıklarını, kaygılarını, meraklarını ve karşılaştığı içerikleri konuşabileceği güvenli bir aile ortamı oluşturmalıyız.

Çünkü çocuk, kendisini ailesine anlatamıyorsa başka kapılara yönelebilir. Aile ile çocuk arasındaki muhabbet ve itimat zayıfladığında sosyal medya, yanlış arkadaşlıklar veya zararlı içerikler çocuğun hayatında daha güçlü bir yer edinebilir.

Bu sebeple evlerimizi yalnızca barınılan mekânlar değil, çocuklarımızın kendisini güvende hissettiği muhabbet ve istişare yuvaları hâline getirmeliyiz.

Çocuk hata yaptığında ailesine gelebilmeli.

Korktuğunda konuşabilmeli.

Bir görüntüden etkilendiğinde bunu saklamak zorunda hissetmemeli.

Bir arkadaşından rahatsız olduğunda anlatabilmeli.

Ve en önemlisi, “Beni dinleyecekler ve anlayacaklar” duygusunu taşımalı.

Çünkü bir çocuğu muhafaza etmek yalnızca dış dünyadaki tehlikelerden uzak tutmak değildir. Onun zihninde ve kalbinde olup bitenleri de fark edebilmektir.

Elbette bütün bu meselelerde amaç haberleri tamamen susturmak değildir. Mesele, yayın hürriyeti ile toplumsal mesuliyet arasındaki hassas dengeyi korumaktır.

Kamuoyunu bilgilendirelim; fakat şiddeti teşhir etmeyelim.

Gerçeği aktaralım; fakat vahşeti tekrar tekrar seyrettirmeyelim.

Hadiseyi anlatalım; fakat saldırganı bir “ün” nesnesine dönüştürmeyelim.

Çocukların karşısına çıkan içeriklerde yaş ve gelişim özelliklerini dikkate alalım.

Zira bir yetişkinin gördüğü bir görüntü ile bir ergenin aynı görüntüden etkilenme biçimi aynı olmayabilir.

Bugün ekranlara bıraktığımız her görüntünün yarın bir çocuğun zihninde nasıl bir karşılık bulacağını önceden bilemeyiz. Bu belirsizlik bile bize daha ihtiyatlı davranmanın gerekliliğini göstermelidir.

Bir haber daha fazla izlensin diye bir çocuğun zihninde yeni bir yara açılmamalıdır.

Artık mesele yalnızca “haber değeri var mı?” sorusundan ibaret değildir.

Bir de “Bu içerik çocuklarımızın zihninde nasıl bir tesir bırakabilir?” diye sormamız gerekir.

İşte gerçek irfan ve basiret biraz da burada başlar.

Çocuklarımızın zihnine korku yerine güveni, şiddet yerine merhameti, öfke yerine sükûneti, teşhir yerine mahremiyet ve edebi yerleştirmek hepimizin ortak mesuliyetidir.

Çünkü yarının cemiyeti, bugünün çocuklarının zihninde şekillenmektedir.

Bugün onların önüne ne koyarsak, yarın toplumda onun izlerini görmemiz mümkündür.

Bu sebeple hem medya kuruluşlarına hem sosyal medya kullanıcılarına hem de anne-babalara büyük bir vazife düşmektedir:

Çocuklarımızı yalnızca dışarıdaki tehlikelerden değil, ekranlardan taşan zararlı tesirlerden de korumalıyız.

Zira bir milletin istikbali yalnızca yetiştirdiği bilim insanları, mühendisleri, doktorları ve sanatkârlarıyla değil; vicdanını, ahlâkını ve insanlığını muhafaza eden nesilleriyle inşa edilir.

Ve unutmayalım:

Bir çocuğun ruh dünyası, bir haber sitesinin tıklanma sayısından daha kıymetlidir.

Öyleyse bir tık uğruna bir çocuğun zihnini feda etmeyelim.

Haber verelim; fakat hikmeti terk etmeyelim.

Konuşalım; fakat edebi muhafaza edelim.

Bilgilendirelim; fakat çocuklarımızın ruhunu zehirleyecek bir teşhir kültürüne kapı açmayalım.

Çünkü geleceği korumanın en sağlam yolu, çocuklarımızın zihnine bugün ne ektiğimize dikkat etmektir.