Ortadoğu’da ulus devletlerin kuruluş sürecinde en çok acı çeken halk şüphesiz Kürtlerdi. Bu süreçte, savaşın, çatışmanın, göçün, katliamın, asimilasyonun her türlüsü ile karşılaşan yine Kürtler oldu. Arap, Türk, Fars coğrafyasının neredeyse tam ortasında olmak, Kürtleri ulus olma paranoyası içindeki siyasi yapılanmaların hedefi haline getirdi. Bu süreçte bir yandan Kürtlerin ulusçuluk düşüncelerine temkinli yaklaşmaları diğer yandan konjoktürel engeller, benzeri yapılanmaları Kürtler için imkansız kıldı. Ulusçuluk hastalığına yakalananlar başkalarıydı, ama bu hastalığın acısını çekenler onlardan çok Kürtler oldu.
Sınırlar, ulus devlet olmanın en önemli göstergesiydi. Tarihte gerçek olmayıp da zaman içinde bu kadar gerçekmiş gibi algılanmış başka bir şey var mıdır? Bir yüzyıl öncesinde Ortadoğu’da yaşayan hiç kimsenin anlam veremeyeceği bu sınırlar, Ortadoğu’nun bizatihi kendisiymiş gibi algılanır oldu. Teoride sınırlar, ulus devletlerin, kendine ait olduğunu iddia ettiği coğrafyayı diğer ulusların coğrafyalarından ayırma girişimiydi. Gerçekte Arap’ı Arap’tan, Fars’ı Fars’tan, Türk’ü Türk’ten ama en çok da Kürt’ü Kürt’ten ve bunların hepsini birbirinden ayırmanın aracı oldular.
Son yüzyılda Kürtler tam anlamıyla bir sınır halkı oldular. Kürt coğrafyasından en çok ne ile karşılaşılabilir sorusunun cevabı şüphesiz sınırdır. Buna rağmen, Kürtlerdeki sınır algısı hiçbir zaman Türkler, Araplar ve Farslar gibi olmadı. Türkler, Araplar ve Farslar ulusçuluğun etkisiyle sınırları bir noktaya kadar meşru kabul ettiler. Ancak, Kürtlerin zihninde sınırları meşru kılacak hiçbir sebep yoktu. Sınırın ne öteki tarafı ne de beri başka bir ulustu. Bu anlayışla Kürtler, aslında uzun süre sınırın varlığına bile inanmak istemedi. Belki de bu yüzden sınırın varlığı, tel örgüler hatta mayınlar kullanılarak, olabildiğince belirginleştirilmeye çalışıldı. Tüm bunlara rağmen, nerdeyse bir yüzyıl sonra bile, Roboskililer halen sınırın varlığını kabullenememişti!
Kürtlerin uluslaşma sürecine girdiği bir dönemde sınırlar sorgulanmaya ve çok etkili ağızlardan “ulus devletin sonu” şeklinde teoriler ortaya atılmaya başlandı. Bu teoriler bir yandan Ortadoğu’nun geçmişine dayanan tarihi arkaplan ile diğer yandan postmodern küreselleşme (ya da küre-yerelleşme) ile oldukça uyumlu görülüyor. Bu teori bazen açık bazen de örtük bir şekilde de olsa ilk olarak “sınırları” hedef alıyor. Tam da bu noktada, uluslaşma sürecini bir noktaya taşımış toplumlarda, ironik bir şekilde “Kürtleşme eğiliminden” bahsetmek mümkün. Uluslar, sınır konusunda teorilerden çok doğal yaşam pratiklerine dayanan ve sınırı kabul etmemekte ısrar eden klasik ve doğal Kürt yaklaşımını kabul etmek zorunda kaldılar ya da kalacaklar. Bu yaklaşım çok yeni olsa da, Ortadoğu’nun geleceğine yön vermesi en muhtemel teori olarak görülüyor. Ciddi ve insaflı yaklaşımların hepsi, Ortadoğu’ya dair göstergeleri böyle okuyor.
İlginçlik şurada; sınıra dair klasik Kürt yaklaşımının kabul görmeye başladığı bir dönemde Kürtler de uluslaşmaya çalışıyor. Öyle ki; Kürtlerin bir kısmı, diğer halklar gibi uluslaşmadıkça ve ulus devlete sahip olmadıkça hiçbir zaman onlarla aynı seviyede olamayacaklarına dair bir kanaat taşıyorlar. Bu bağlamda uluslaşma sürecini tamamlamayı bir hak olarak görüyorlar. Bu durum, ulus devletin sonunu ilan eden ve sınırları hedef alan yaklaşım sahiplerinin, Kürtlerin hak talepleri konusunda daha duyarlı olmalarını zorunlu kılıyor. Kürtler haklarının teslim edildiğine ikna olmadıkları sürece, uluslaşma sürecini tamamlamaya çalışacaklar. Bu da ulus devletin sonu teorilerini anlamsız kılmaya yetecektir. Kısacası, “ulus devletin sonu” teorisinde Kürtler kilit konumunda görünüyor.
Yorumlar
0 yorum