SİYASETİN FELSEFESİ, DİNİ VE EMANETİ
SİYASETİN FELSEFESİ, DİNİ VE EMANETİ
Siyaset denildiğinde çoğumuzun aklına iktidar, makam, seçim, parti ve güç geliyor. Oysa siyasetin özü bunlardan çok daha derindir. Siyaset, insanın eline verilen gücü nasıl kullanacağının imtihanıdır. Bu yüzden siyaset yalnızca bir yönetme sanatı değil, aynı zamanda bir ahlak meselesidir.
Siyasetin felsefesi bize devlet nedir, iktidarın sınırı nedir, adalet nasıl sağlanır, toplum nasıl yönetilir sorularını sorar. Fakat İslami anlayış bununla yetinmez; insana daha ağır bir soru yöneltir: Elindeki emaneti hangi vicdanla taşıyacaksın?
Çünkü siyaset bir emanettir.
Kur’an-ı Kerim’de, “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58) buyurulur.
Bu ayet, siyasetin ruhunu anlatır. Milletin oyu emanettir. Makam emanettir. Devletin bütçesi emanettir. Yetki emanettir. İnsanların geleceği emanettir. Emaneti kendi mülkü, makamı kendi hakkı, devletin imkanlarını çevresine dağıtılacak bir ganimet gören anlayış, siyasetin ahlakını kaybetmiştir.
İşte burada siyaset ile din arasındaki ilişkiyi doğru anlamak lazim.
Siyaset dinin tamamı değildir; fakat Müslümanın siyaseti dinin ahlaki ölçülerinden bağımsız da değildir. İslam yalnızca ibadetleri değil, insanın adaletini, doğruluğunu, merhametini, kul hakkını, liyakati ve emanete sadakati de önemser. Bu nedenle siyaset, Müslüman için hayatın dışında tutulabilecek sıradan bir alan değildir.
Eğer siyaset bir emanetse, o emaneti İslami anlayışla, adaletle, liyakatle, merhametle ve kul hakkını gözeterek taşımak her Müslümanın sorumluluğudur.
Bu sorumluluk sadece siyasetçinin sorumluluğu da değildir. Oy veren vatandaşın da sorumluluğudur. Çünkü oy bir tercihten daha fazlasıdır; emanettir. İnsan, “Benim tarafım kazansın” diye değil, “Hak eden, adaletle yönetecek olan kazansın” diye düşünmelidir.
Kur’an’ın ölçüsü çok açıktır: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun.” (Mâide, 5/8)
Ne kadar büyük bir ölçü!
Sana karşı olanın hakkını da koruyacaksın. Seni desteklemeyenin hukukunu da savunacaksın. Rakibinin doğrusunu, kendi tarafının yanlışından üstün tutabileceksin. Çünkü adaletin tarafı olmaz. Adalet, “bizden” olana da “öteki” olana da adalettir.
Siyaset ahlaktan koparsa geriye güç, çıkar, korku ve makam kavgası kalır. İşte o zaman siyaset insanileşmekten çıkar, hayvanileşir. Buradaki hayvanileşme, hayvana hakaret değildir; insanı insan yapan ahlaki sınırların ortadan kalkmasıdır. Güçlü olanın haklı sayıldığı, çıkarın hakkın önüne geçtiği, makamın emanetten ganimete dönüştüğü yerde siyaset artık insanlıga hizmet olmaktan uzaklaşacagi gerçeğidir
İnsanı insan yapan, sadece aklı değildir. Gücü yettiği halde zulmetmemesi, intikam alma imkanı varken adaletten ayrılmaması, kendi adamının yanlışına da yanlış diyebilmesi, kendisine oy vermeyenin hakkını da koruyabilmesidir.
Çünkü güç, insanın karakterini değiştirmekten çok, karakterinin ne olduğunu ortaya çıkarır.
Makam büyüdükçe imtihanin da büyüdüğünü bilmeliyiz. Yetki arttıkça hesap ağırlaşır. Evet! Bir gün alkışlar diner, kalabalıklar dağılır ve İnsan bütün unvanlarından sıyrılır ve yalnızca insan olarak kalır.
İşte o gün makamın değil, adaletin; servetin değil, kul hakkının; alkışın değil, vicdanın anlamı ortaya çıkar.
Kur’an, “Her nefis, yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 59/18) buyururken aslında her makam sahibine de bir ayna tutuyor.
Bugün karar verirken yarını düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Kime haksızlık ettim? Kimi sırf öne çıkardım? emaneti hakkıyla taşıdim mi? Gücü millet için mi, nefsim için mi kullandım?
Bu yüzden Gerçek sınav iktidara gelmek değil, iktidardayken insan kalabilmektir.
siyaset dinin ahlaki ölçülerinin yerine geçemez. Siyasetin felsefesi aklı, hukuk sınırıni, din ise vicdan ve sorumluluğu hatırlatır.
Devlet güçlü olmalıdır istiyoruz; Bunu söylerken Gücü adaletle kullanmamiz gerektigi bilinciyle soyluyoruz. Bu yuzden Siyaset güçlü olmalıdır; fakat vicdanını kaybetmemelidir.
Çünkü makamda, iktidarda değişir ve isimler unutulur. Ama kul hakkı ve yapılan adalet kalır.
Bu anlayış, siyaseti kutsallaştırmak anlamına da gelmiyor. Tam tersine, siyasetçiyi daha fazla sorumlu tutmak demektir. Çünkü Müslüman siyasetçi, yaptığı her tercihin sadece sandıkta değil, vicdanında ve inancında da karşılığı olduğu bilinciyle hareket etmek zorundadir. Yönetimde liyakat yerine akrabalığı, hak yerine menfaati koyamaz. “Bizimkiler” diyerek yanlışları savunmaz. İslam’ın ölçüsü şahıslar değil, ilkeler dir. İnsanlar değişebilir, makamlar değişebilir, siyasi şartlar değişebilir; fakat adaletin ölçüsü değişmez. Siyasetin en tehlikeli hali, kendi tarafımizi hakikatin yerine koymaktir. Oysa Müslüman için hak, kişiden ve makamdan büyüktür. Bu nedenle siyasetçinin de seçmenin de kendisine sorması gereken soru: Ben kimin yanında değil, hakkın yanında mıyım?
Rabbimiz, hangi makamda bulunduğumuzu değil, verilen makamı nasıl kullandığınızı soracak. siyaseti anlamlı kılan da bu hesap duygusudur.
Ve hiçbir makam, insanın vicdanından daha büyük değildir, asla.
Siyaset emanetse, bu emaneti İslami ahlakla taşımak yalnızca bir siyasi tercih değil, Müslümanın vicdani ve ahlaki vazifesidir.
Yani gercek siyaset, insanlara hükmetmek değil, emaneti hakkıyla taşımaktır. Evet! Gerçek başarı, yıllarca makamda kalmak değil, makamdan ayrıldığında arkasında adaleti bıraka bilmektir.
Ve gerçek zafer, dünyada iktidarı kazanmak değil, Allah’ın huzuruna kul hakkıyla çıkmamaktır.
Mehmet Halit Demir
23.Dönem Mardin Milletvekili
Editör: Beşir Şavur
