TÜVTÜRK

Toplumsal Huzuru Katleden üç Manevi Hastalık

Toplumsal Huzuru Katleden üç Manevi Hastalık

Toplumsal Huzuru Katleden üç Manevi Hastalık
Toplumların huzurunu, güvenliğini ve kardeşlik hukukunu içeriden çürüten en büyük tehditler; ne sıcak savaşlar ne de dış düşmanlardır. Asıl felaket, kalpleri karartan ve insanı insana yabancılaştıran manevi hastalıklardır. Kur’an-ı Kerim, toplumsal ünsiyetimizi, o sıcacık bağlarımızı ve huzurumuzu korumak adına bu hastalıklardan kaçınmamızı bize şiddetle emreder.
Birinci manevi yara; araştırmadan, sorgulamadan her duyulan söze inanma hastalığıdır. Toplumsal hayatı zehirleyen ve insanları sebepsiz yere birbirine düşman eden bu sorumsuzluk, sözün kaynağına ve söyleyenin niyetine bakmaksızın hareket etmenin bir neticesidir. Oysa Yüce Rabbimiz, "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın" buyurarak bizi uyarır. Bizler bu ilahi emri teğet geçip kulağımıza çalınan her lakırdıyı hakikat saydığımızda, ne yazık ki hiç suçu olmayan kardeşlerimizi kendi iç alemimizde düşman bellemeye başlarız.
İmam Gazali dilin felaketlerini anlatırken şöyle der: "Kalbe giren her haber, orada bir hüküm bina eder. Araştırılmamış haberle hareket eden, karanlık gecede odun toplayan gibidir; heybesine yılan girdiğini fark edemez." Nitekim ashaptan bir zat gelip bir başkası hakkında duyduğu bir haberi taşıdığında, Hz. Ömer (r.a.) o kişiye şu tokat gibi soruyu sormuştur: "Seni bize getiren şey ümmetin hayrı mı, yoksa dilinin ayarsızlığı mı? Bize getirdiğin doğruysa fitnecisin, yalansa fasıksın. İstersen seni affedelim ama bir daha kapımıza böyle bir haberle gelme!"
Şahsen hayatım boyunca kaç defa acıyla şahit olmuşumdur bu duruma... Birbirine küsmüş, aralarına soğukluk girmiş akrabaları ziyaret ettiğimde, bu nifakın sebebini sorarım. Çoğu zaman aldığım cevap şudur: "Falanlar bize düşmanlık ediyor, hatta işlerimizin bozulması için aleyhimizde kamuoyu oluşturuyorlar!" Peki, bu durumu kendi gözünüzle gördünüz mü, yoksa onlar mı itiraf etti diye sorduğumda ise aldığım cevap hep aynıdır: "Yok, biri bize anlattı..." "Peki ya o anlatan adam doğru söylemiyorsa?" dediğimde hemen savunmaya geçerler: "Hayır, hayır! O çok sağlam, güvenilir bir adamdır!" İşte o an içim acıyarak şunu söylerim: "Yapmayın, etmeyin! Eğer o adam gerçekten sağlam bir Müslüman olsaydı, akrabaların arasında laf taşıyıp bu fitne ateşini körüklemezdi. İnanın, o kişi günde yüz rekât namaz kılsa, tenini Kâbe örtüsüne sürse ve on defa hacca gitmiş olsa dahi, insanları birbirine düşüren biri iyi bir insan olamaz!"
Bir diğer yıkıcı hastalık ise kardeşlik bağlarını kemiren gizli zehir, yani gıybettir. Gıybet; bir Müslümanın, kardeşinin gıyabında, duyduğunda mahcup olacağı veya üzüleceği bir kusurunu konuşmasıdır. Dinimiz, insanoğlunun onurunu ve haysiyetini öyle mukaddes tutmuştur ki, bir kimsenin arkasından konuşulmasını dahi ağır bir suç ilan etmiştir. Eğer söylenen şey yalan ise bu zaten gıybeti de aşar, iftira olur. Gıybetin bu denli büyük bir günah sayılmasının ana sebebi; cemiyet hayatının muhtaç olduğu sulh, sükûn ve kardeşlik güvenini kökünden sarsmasıdır. Kur'an-ı Kerim bu iğrençliği zihinlere kazımak için "Birbirinizin gıybetini yapmayın. Hangi biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır?" buyurarak vicdanları sarsar.
Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) ashabına sorar: "Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz?" Ashab-ı Kiram, "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dediklerinde, Efendimiz (s.a.v.): "Kardeşini, onun hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır" buyurur. Yanındakilerden biri hayretle sorar: "Ya Rasûlallah! Dile getirdiğim kusur veya ayıp kardeşimizde gerçekten varsa, yine mi gıybettir?" Efendimiz’in (s.a.v.) cevabı net ve ölçüdür: "Eğer bahsettiğin kusur onda varsa gıybet etmiş olursun; eğer yoksa zaten ona iftira etmiş olursun!"
Toplumsal huzuru katleden bir diğer ağır hastalık da insanların mahremiyetini dikizlemek, yani tecessüstür. İslam ahlakında insanların özel hayatını kurcalamak, gizli hallerini araştırmak kesin bir dille haram kılınmıştır. Modern dünyanın sunduğu imkânlarla insanları gizlice izlemek, videoya çekmek, seslerini izinsiz kaydetmek, yazışmalarını deşifre edip kumpaslar kurmak son derece büyük bir vebaldir. Hangi ulvi gerekçe kılıf yapılırsa yapılsın, tecessüs meşru görülemez. Bir insan kendi dünyasında bir günah işliyor olsa dahi, onu teşhir etmek, ayıbını açığa çıkarmak için çabalamak İslam terbiyesiyle bağdaşmaz.
Tarih, bu ahlakın en yüce örneğini Adalet Emiri Hz. Ömer’in (r.a.) şahsında kaydetmiştir. Hz. Ömer, bir gece Medine sokaklarında gezerken bir evden uygunsuz sesler duyar. Duvara tırmanır, içeri bakar ve ev sahibine yaptığı günahı haykırır. Ancak evdeki zat, adaletin temsilcisine tarihi bir edep dersi verir: "Ey Müminlerin Emiri! Ben Allah’a emrettiği bir hususta asi oldum ama sen sırf benim bu kusurumu yakalamak için ilahi emri üç hususta çiğnedin: Allah 'Tecessüs etmeyin' dedi, sen tecessüs ettin. Allah 'Evlere kapılarından girin' dedi, sen duvardan tırmandın. Allah 'Kendi evinizden başka evlere izin almadan ve selam vermeden girmeyin' dedi, sen izinsiz ve selamsız girdin!" Büyük Halife Hz. Ömer (r.a.), bu muazzam ikaz karşısında hatasını anlar, gözyaşları içinde o adamdan helallik ister ve adamın ayıbını hiç kimseye vurmadan oradan mahcup bir şekilde ayrılır.
Netice itibarıyla; kulaktan dolma laflarla hüküm vermek, kardeşinin arkasından konuşup etini yemek ve insanların gizli hallerini araştırmak; toplumu içten içe kemiren, kardeşliği bitiren ve güveni yok eden üç büyük manevi vebadır. Şayet yeniden o eski huzuru, o samimi ünsiyeti ve güven dolu toplumu inşa etmek istiyorsak; Kur'an'ın bu ilahi ikazlarına kulak vermek, Efendimiz'in (s.a.v.) ve tasavvuf büyüklerimizin gösterdiği edep süzgecinden geçmek zorundayız

Editör: Beşir Şavur

Yorum Yaz