Aslında Kürt İslamcılarla (ya da İslamcı Kürtlerle) ilgili yazmayı düşünüyordum. Ama Ramazan ayında hassasiyetleri arttan İslamcıların yazıyı, olduğundan farklı anlamaları ihtimali karşısında bu konuyu erteledim. Biraz da, Gezi olayları ve Mısır derken gündemde geri planlarda kalan ama Türkiye’nin öncelikle tamamlaması gereken, çözüm/barış sürecine değinmek daha mantıklı göründü.
Bu sürecin sadece Türkiye değil tüm Ortadoğu açısından tarihi bir fırsat olduğundan kimsenin şüphesi yok. Buna rağmen herkeste ciddi bir tedirginlik de yok değil. Geçmişte, bu kadar ciddi olmasa da, benzeri süreçlerin akamete uğramış olması ve her iki tarafta da barışı istemeyen kesimlerin varlığı tedirginliği arttırıyor. Ancak tarafların, politik üstünlüğü ele geçirme/elde tutma çabaları ve stratejilerini sadece “barış” a odaklı hale getir(e)memeleri bunlardan daha önemli bir sorun olarak ortada duruyor. “Barış” kanının durmasının veya barışın toplumsal karşılıklarının ötesinde, tarafların süreç içinde “kazandıklarını(!)” kaybetmeme politikasının aracına dönüşmüş gibi. Böyle devam etmesi halinde kaybedileceklerin şu ana kadar kazanılanları da yok edeceğini, meseleye salt politik kazanç bağlamında bakanların görmesi gerekiyor.
Öyle görünüyor ki; taraflar barışın bir “iç barış” olduğunu da unutuyorlar. Bu süreç tamamlandıktan sonra taraflar birbirinden ayrılıp, farklı coğrafyalarda bağımsız yaşamayacaklar. Aksine barış bir arada yaşama azmini artıracak bir süreç olarak yürüyor. Bu bağlamda atılacak birçok adım var. Kan durduktan sonra hemen her konuda yeni tartışmalar ortaya çıkacak. Politik tartışma malzemesi olan birçok gündemle taraflar yine birbirlerini alt etme çabası içine girebilecek. Dolayısıyla bugün bu süreci yönetenler birbirlerine politik üstünlük sağlayabilecekleri birçok alan bulacaklar. Ama tüm bu mücadelenin anlam kazanacağı zemin silahsız-kansız bir zemin olacak. Halen silahlar ortadayken veya en azından silah seçeneği halen gündemdeyken böyle bir zeminin oluşması mümkün değil.
Tam alarak da bu sebeple, sürecin temel hareket noktasını örgütün silahlı güçlerini Türkiye’den çekmesi oluşturuyor. Barışın en somut çıktısı olarak bu görülüyor. Bu ilk adım bile atılırken taraflar ne kadar “nazlı” yanları varsa ortaya koyuyorlar. Daha ilk adım için birinin ayağı havadayken dönüp diğerine “ya senin ayağın” diye söylenmeye başlıyor. “İkinci aşamaya geçilmeli” ve “ama sen daha tam çekilmedin ki” söylemleri tam olarak da bu politikaların ürünü. Biri karakoldan vazgeçmezken diğeri “öz savunma güçleri” gibi barış sürecini kökünden söküp atmaya yetecek başka bir atak geliştiriyor. Bu “nazlı” politikalar sürecin ilk adımının bile tamamlanmasını engelliyor.
Önemli bir nokta da tarafların süreci sahiplenme meselesi. Taraflar sık sık sürecin asıl sahibi olduklarını vurgulayacak söylemler üreterek bir temellük yarışına da girmiş görünüyorlar. İlginç bir şekilde bu sahiplenme söylemi süreci sonuca ulaştırabilme, yani çözümü/barışı sağlamaktan çok, süreci akamete uğratabilme inisiyatifi üzerinden yürüyor. Şöyle ki; bu süreçte en önemli aktör olma iddiasının temel argümanı, silahları tekrar devreye sokabilme yeteneğiyle aynı görülüyor. Güçlü görünmek isteyen taraf gücünü anlamasız bir şekilde barışı bozabilme gücü üzerinde ispatlamaya girişiyor.
Tarafların bu duruşu, toplumda süreçle ilgili algıyı da etkiliyor. Sanki süreç politik kaygılar uğruna feda edilebilecek kaygan bir zeminde yürüyor havası oluşuyor. Buna rağmen toplumsal seçicilik geçen yıllara göre daha fazla barış odaklı. Yani toplum bu süreçte politikaların etnik ve ideolojik yanına bakmıyor. Daha gerçekçi bir yaklaşımla, barış için kim daha fazla fedakârlık yapmışsa kim daha fazla adım atmışsa ona daha çok yaklaşıyor. Çünkü toplumun hemen her kesimi öncelikle kanın durması üzerine yoğunlaşıyor ve bir anlamda süreci yürüten taraflara “hiçbir politik naz ve menfaat uğruna feda edecek canımız kalmadı” mesajı veriyor.
Yazının başlığına gelince…Konuyla alakası yok…
Yorumlar
0 yorum