Yemen: Ümmetin Onuru, Gazze'nin Vicdanı ve Savaşın Gölgesinde Hakikat
Bazen savaş, yalnızca cephede yaşanmaz.
Yaşanan savaş; kelimelerin arasında, ittifakların masasında, diplomasinin koridorlarında ve büyük güçlerin küçük ülkeler hakkında verdiği kararlarda devam eder.
Bir cümle, bir devletin bütün bir coğrafyaya nasıl baktığını anlatmaya yeter.
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson’ın 9 Eylül 2026’da yaptığı paylaşım da böyle bir cümleydi. Wilson, Mekke Savunma İttifakı’na atıfta bulunarak Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan için “şimdi Husileri yok etme zamanıdır” çağrısında bulundu.
Bu söz yalnızca Yemen’e ilişkin bir askerî çağrı değildir.
Asıl üzerinde düşünülmesi gereken şudur:
Bir Amerikan siyasetçisi, Mekke’de kurulmuş bir savunma anlaşmasının nasıl kullanılacağı konusunda neden Türkiye’ye, Pakistan’a ve İslam dünyasına talimat verme hakkını kendisinde görüyor?
İşte meselenin özü tam da buradadır.
Mekke’nin adı geçtiğinde aklımıza savaş değil; Kâbe, vahdet, kardeşlik ve ümmet gelmelidir.
Yemen bugün tam da böyle bir sınavın içinden geçmektedir.
Bir tarafta İsrail-ABD destegiyle Suudi Arabistan’ın yıllardır yemenli muslumanlara, toprak bütünlüğü gerekçesiyle saldirilari devam ederken. Diger tarafta Yemen’deki Ensarullah hareketinin, Gazze’de yaşananlara karşı Filistinlilerin yanında durduğu ve Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı hedeflere yönelik saldırılari, gazze bağlaminda değerlendirdiği yönündeki eylemleri bulunmaktadır.
Bu denklem, “kim haklı, kim haksız?” sorusuna indirgenemeyecek kadar ağırdır. Ve Müslümanlar için mesele yalnızca jeopolitik çıkar hesabından ibaret de değildir.
İslami ölçü açıktır:
Zulme karşı çıkmak, adaleti gözetmek ve masum insanların canını korumak.
Kur’an-ı Kerim, “Bir topluluğa olan on yarginiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” buyurur.
Evet! Yemen meselesine bakarken unutulmamasi gereken ve dikkat etmemiz gereken temel ölçü budur.
Gazze savaşında, siyonistlerin ablukasini gida yardiminda dahi aşamayan musluman ulkeler işlenen soykirimi sadece seyretti. Buna karsin yemen'de Ensarullah'in bu savasi kendi askerî ve siyasi söyleminin merkezine taşıyip, bölgedeki dengeleri önemli ölçüde değiştirdiğini gördük.
Ensarullah, emperyalist ve siyonizim araciligiyla İsrail’le bağlantılı olduğu ileri sürülen deniz taşımacılığına yönelik saldırıları, Gazze savaşı nedeni olarak ilan ettiğini gördük. Bu yaklaşımın nedeni Filistin davasına askeri alanda, fiilî destek olduğu halde, siyonist ve emperyalistlerin maşası müslüman ülkeler bu askeri müdahaleyi Kızıldeniz’de uluslararası deniz ticaretini ve bölgesel güvenliği tehdit eden bir eylem olarak değerlendirip bu onurlu duruşu suçlamaya ve cezalandirmaya çalıştılar.
Burada önemli olan şudur:
Filistin meselesi hassasiyeti ve dayanışma hakkı ile gazzedeki sivillere yönelik saldırılara karşı çikmak aynı şeydir.
İkisi birbirinden ayrılamaz.
Gazze’deki zulme karşı çıkmak başka, Filistini savunmak başkadır denemez.
Filistin devletini savunmak, bölgesel bir mesele oldugunu artik görmek gerekir.
Yemen halkının siyasi ve askeri yapiyla filistin davasindaki onurlu duruşunu savunmak,bölgesel gerekliliktir.
Bu denklemi ayrımlastirarak, kurulacak her cümle, hakikatin bir bölümünü görüp diğer bölümünü karanlıkta bırakmak demektir.
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson, Eylül 2026'da yaptığı açıklamada Türkiye ve Pakistan'ın Suudi Arabistan'la birlikte hareket ederek Ensarullah'a karşı askerî mücadele yürütmesi gerektiğini söylemesi, bunu Mekke Ortak Savunma Anlaşması üzerinden gündeme getirme cagrisi, yalnızca Yemen meselesi açısından değil, İslam dünyasının kendi güvenlik mimarisini nasıl kuracağı açısından da dikkat çekicidir.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Ağustos 2026'da imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçüne yönelik saldırı kabul edilmesini öngörmektedir.Ancak bu ülkerden birinin yani suud'un yemen'e saldırılar düzenlemesi kayıtsız bir sekilde savunulacagi anlamina gelmedigini bilmek gerekir.
Anlaşmanın resmî açıklamalarında, herhangi bir ülkenin hedef alınmadığı, ortak güvenlik ve bölgesel istikrarın amaçlandığı belirtilmiştir.
İşte Yemen meselesine bakarken tutulması gereken temel ölçü budur.
Bu ayrımı yapmadan kurulacak her cümle, hakikatin bir bölümünü görüp diğer bölümünü karanlıkta bırakır.
Dolayısıyla anlaşmayı doğrudan “Yemen'le savaşma anlaşması” şeklinde yorumlamak ile anlaşmanın kolektif savunma niteliğini kabul etmek aynı şey değildir.
Tam da burada şu soru akla geliyor:
Bir savunma ittifakı, başka bir ülkedeki savaşa otomatik olarak taraf olmayı mı gerektirir?
Bu sorunun cevabı yalnızca askerî değil,ümmetin hukuki ve siyasi meseledir.
Mekke, Müslümanların kalbidir. Müslümanların kıblesi kutsal şehirdir.
Bu nedenle Mekke adına kurulan bir güvenlik mimarisinin temel amacı, Telaviv de,Washington'da, Londra'da veya başka bir başkentte hazırlanıp İslam dünyasına gönderilecek bir reçete olmamalıdır.
Mekke'de, Ankara'da, İslamabad'da, Riyad'da, Kahire'de, Doha'da, Cakarta'da ve diğer Müslüman başkentlerde ortak akılla şekillenmelidir.
Asıl bağımsızlık budur.
Müslümanları birbirine karşı savaşa sürüklemek değil; Müslüman ülkelerin güvenliğini, egemenliğini ve ortak geleceğini korumak en büyük amaç olmalıdır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın oluşturduğu mekanizma gerçekten yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin temeli olacaksa, bunun ölçüsü kaç savaş uçağının havalandığı değil; kaç savaşın önlendiği olmalıdır.
Kaç müslümanin öldüğü değil, kaç müslümanin hayatta kaldığı olmalıdır.
Kaç ülkenin birbirine savaş ilan ettiği değil, kaç ülkenin masaya oturtulduğu olmalıdır.
Çünkü İslam'ın savaş anlayışı başlı başına bir sorumluluk ahlakıdır.
Savaş, öfkenin değil zorunluluğun alanıdır.
Yemen meselesinin bir başka önemli boyutu da İran faktörüdür.
Ensarullah ile İran arasındaki ilişki, bölgesel siyasetin merkezindeki tartışmalardan biridir. İSRAIL-ABD ve bazı bölge ülkeleri Ensarullah'ı İran'la bağlantılı bir yapı olarak değerlendirmektedir. Buna karşılık Ensarullah kendi siyasi ve askerî hareketini Yemen'in iç dinamikleri, Filistin meselesi ve bölgesel bağımsızlık perspektifiyle açıklamaktadır.
Bu nedenle Yemen'i yalnızca “İran'ın vekili” şeklinde tanımlamak, Yemen toplumunun kendi tarihini, siyasi çatışmalarını ve toplumsal gerçekliğini bütünüyle açıklamaya yetmez.
Fakat aynı şekilde Ensarullah'ın İran'la ilişkisini yok saymak da bölgesel gerçekliğin bir bölümünü görmezden gelmek olur.
Hakikat, sloganlardan daha karmaşıktır.
Burada adaletin ikinci yüzünü de görmek zorundayız.
Yemen'den Suudi Arabistan'a misilleme olarak yapilan karsi koyma anlayisini, iki tarafın da masum insanını aynı değerde görebilme ahlakıyla yorumlamak lazim.
Bence Yemen tartışmasının asıl meselesi: Müslüman coğrafya kendi kararını verebiliyor mu? Sorusudur.
Washington'dan bir Amerikan siyasetçisi çıkıp Türkiye'ye, Pakistan'a ve Suudi Arabistan'a “şunu yapın, şu güçle savaşın” diyebiliyorsa, Müslüman ülkelerin kendi stratejik kararlarını kendi çıkarları, hukukları ve vicdanları doğrultusunda verebilmesi ayrıca düşünülmelidir.
Ve Mekke'de kurduğumuz ittifak, Telaviv-Washington'ın işaret ettiği hedeflere mi yürüyecek; yoksa Mekke'nin ruhundan aldığı güçle Müslüman coğrafyanın kendi barışını mı kuracak?Bu, İSRAİL-ABD karşıtlığı üzerinden okumak zorunda kaldığımız bir meseledir.
Evet! Bir ülkenin dış politikasını başka bir ülkenin siyasi telkinleri mi belirlemelidir?
Türkiye'nin kararını Türkiye vermelidir.
Pakistan'ın kararını Pakistan vermelidir.
Suudi Arabistan'ın kararını Suudi Arabistan vermelidir.
Yemen'in geleceğini de Yemen halkının iradesi, islam hukuku ve bölgesel islami diplomatik anlayiş yön vermelidir.
Bugün Yemen üzerinden Müslüman dünyasının önünde çok ağır bir imtihan bulunmaktadır.
Gazze'nin acısı unutulmamalıdır.
Filistin davası yalnız bırakılmamalıdır.
Yemen halkının çektiği acılar görülmelidir.
Türk, Pakistanlı, Suudi ve Yemenli gençlerin yeni bir bölgesel savaşın içine sürüklenmesinden kaçınılmalıdır.
Ve en önemlisi,siyonist ve emperyalist büyük güçler Müslüman ülkeleri birbirleriyle savaştırarak kendi jeopolitik hesaplarını gerçekleştirmemelidir.
Kur'an'ın bize öğrettiği adalet tam da burada anlam kazanır.
Bir Müslümanın onuru, başka bir Müslümanı ezmekte değil; haksızlık karşısında adaleti ayakta tutmaktadır.
Yemen'in onurlu duruşunu savunmak tüm müslümanlarin görevidir.
Suudi Arabistan'ın saldirilarini savunmak degil, Yemenli çocukları görmek gerekir.
Gazze'nin acısını sahiplenmek, Yemen'deki masumların acısını unutmamaktir.
Çünkü ümmet olmak, yalnızca aynı dine mensup olmak değildir.
Ümmet olmak, birbirinin acısını kendi acısı bilmektir.
Bugün Yemen'in verdiği mesajı anlamak için yalnızca füzelere, dronlara, ittifaklara ve petrol yollarına bakmak yetmez.
Yemen'in yoksulluğuna, savaşın yıkımına, Filistin hassasiyetine ve bölgedeki bağımsızlık arayışına da bakmak gerekir.
Fakat aynı zamanda savaşın diğer tarafındaki sivillerin korkusunu da görmek gerekir.
İşte gerçek vicdan, tam burada başlar.
Müslüman dünyanın ihtiyacı yeni bir savaş cephesi değil; kendi güvenliğini kendi belirleyebilen, Filistin'in hakkını savunan, Yemen'in egemenliğini gözeten, emperyalist ve siyonist güçlerin bölgesel çatışmaları kendi çıkarları için kullanmasına izin vermeyen islami siyasi iradedir.
Mekke'nin adı da böyle bir iradenin adı olmalıdır.
Çünkü Mekke, Müslümanların birbirine silah doğrulttuğu yer değil; bütün farklılıkların üzerinde aynı kıbleye yöneldiği yerdir.
Ve bugün İslam dünyasının en büyük ihtiyacı, parçalanmak değil, adaletin etrafında yeniden birleşmektir.
Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili.
Yemen: Ümmetin Onuru, Gazze'nin Vicdanı ve Savaşın Gölgesinde Hakikat
Kaynak: Mardin Life
Yorumlar
0 yorum