İnsan çoğu kez ömrün, saatlerin gösterdiği ölçüyle aktığını sanır. Oysa zaman, takvimlerin değil, bilincin içinde akar. Aynı yirmi dört saat kimi zaman bir nefes kadar kısa, kimi zaman bir ömür kadar uzun hissedilir. Çünkü zamanın nasıl hissedileceğini belirleyen saatler değil, insanın hayatla kurduğu ilişkinin derinliğidir.
Hayat tek bir ritimde akmaz. Kimi zaman ağır bir nehir gibi dingin, kimi zaman dağlardan inen bir sel gibi taşkındır. Ömür, tam da iki farklı akış arasında şekillenir: yavaşlık ve hız.
İnsan çoğu kez yavaş zamanı bir bekleme odası gibi tüketir. Gerçek hayat henüz başlamamış, asıl yaşanacak günler ötelerde bir yerde saklıymış gibi… “Şu dönem bir geçsin, şartlar değişsin, sonra yaşayacağım,” der. Böylece varoluşu hep geleceğe erteler.
Oysa hayat hiçbir zaman gelecekte başlamaz.
Yavaş zaman bir boşluk değil, görünmeyen inşanın mevsimidir. Tohum toprağın altında sessizce çatlar; kökler karanlıkta derinleşir. İnsan da en kalıcı dönüşümünü alkışların ortasında değil; beklerken, düşünürken ve kendi kuytusuna çekildiğinde yaşar.
Sonra hayat hızlanır.
Sorumluluklar artar, üretim çoğalır, ufuk genişler. İnsan zamanın daraldığını sanır; oysa daralan zaman değil, aynı günün içine sığdırılmak istenen hayattır.
Üreten insanın, zamanın yetmediğini hissetmesi bundandır. Her yeni kavrayış yeni bir kapı açar; her kapının ardında başka yollar belirir. Fakat hızın içinde sinsi bir tehlike büyür: İnsan, yol almakla yönünü tayin etmeyi birbirine karıştırabilir.
Yavaş zamanın hakikati tam da bu kavşakta belirir:
Yavaş zamanlar, hızlanmaya hazırlanmak için değil; hızın ortasında neden koştuğunu unutmamak için yaşanmalıdır.
Çünkü hızlı zaman, sessizlikte kurulan anlamın sınandığı yerdir. Durgunlukta edinilen sabır, yoğunluğun içinde karaktere evrilir. Kökü derinde olmayan ağaç ilk fırtınada devrildiği gibi, kendi içine inmeyen insan da hızın akıntısında kolayca savrulur.
Bu nedenle yavaşlık ile hız birbirinin karşıtı değildir. Biri anlamı kurar, diğeri onu hayata geçirir. Biri insanı derinleştirir, diğeri o derinliğin sahici olup olmadığını gösterir. Denge, birini diğerine feda etmemektir.
Olgunluk; koşarken içinde bir nebze sükûneti koruyabilmek, beklerken de yaklaşan hareketin kıpırtısını duyabilmektir. Ne dinginliği yokluk saymak ne de devinimi hayatın tamamı kabul etmektir.
Bu dengeyi kuran yalnızca bilgi değil, bilinçtir.
Bilgi araçtır; bilinç pusuladır.
İnsan araçlarıyla hız kazanır, fakat yönünü ancak bilinciyle bulur. Pusulasını kaybeden, ne kadar hızlı yol alırsa alsın varmak istediği menzile ulaşamaz.
Ömrün asıl başarısı, çok şey üretmek ya da uzun yaşamak değildir. Zamanın her iki ritminde de anlamla bağı koruyabilmek; hızın içinde kendini kaybetmeden üretmek, sessizliğin içinde hayattan kopmadan kök salmaktır.
Çünkü zaman herkesi yaşlandırır.
Ama yalnızca bilinç, insanı olgunlaştırır.
Yorumlar
0 yorum