⁠İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan, "Dünyanın bir ucundan diğer ucuna sadece saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Ama bütün imkanlar adaleti, huzuru ve anlamı aynı ölçüde maalesef büyütmedi. Demek ki mesele ne kadar güçlü olduğumuzdan, ne kadar gelişmiş olduğumuzdan ibaret değil. O gücü ve gelişmişliği ne için ve nasıl kullandığımız da önemli." dedi.

Erdoğan, Anadolu Ajansının (AA) "Global İletişim Ortağı" olduğu, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından hayata geçirilen 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu'nun Atatürk Kültür Merkezi'ndeki (AKM) açılış törenine katıldı.

Burada konuşan Erdoğan, sempozyumun hayırlara vesile olması temennisinde bulunarak, akademinin, ilmin ve fikrin imkanlarıyla insanlığın karşı karşıya olduğu önemli meseleleri konuşmak üzere bir arada olduklarını söyledi.

Erdoğan, insanlığın çok katmanlı bir krizler dönemi yaşadığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"Savaşlar, yerinden edilen milyonlar, soykırım, ekonomik eşitsizlik, çevre sorunları, aile yapısındaki aşınma, gençlerin yalnızlığı, bilgi kirliliği ve teknolojinin ortaya çıkardığı yeni ahlaki meseleler aynı çağın içinde yan yana duruyor. İlk bakışta bunların her biri ayrı bir alanın problemi olarak görünüyor. Fakat biraz daha derine indiğimizde ortak bir meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan, elindeki gücü hangi ölçüyle kullanacak? Serveti hangi ölçüyle kazanacak ve paylaşacak? Bilgiyi hangi ölçüyle üretecek ve yayacak? Teknolojiyi hangi ölçüyle geliştirecek? Kısacası insan, hayatını hangi ölçüye göre yaşayacak?"

Bugün yaşanan pek çok krizin temelinde mizan ve ölçü probleminin olduğunu ifade eden Erdoğan, Kur'an'ın burada yol gösterdiğini, insana sunduğu mizanın, hayatın bütün alanlarını kuşattığını belirtti.

Erdoğan, insanlığın bilgi birikiminin çok büyük olduğunu, teknolojik kapasitenin tarihte görülmemiş seviyelere ulaştığını dile getirerek, "Muazzam bir servet üretilmiş, dünyanın bir ucundan diğer ucuna sadece saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Ama bütün imkanlar adaleti, huzuru ve anlamı aynı ölçüde maalesef büyütmedi. Demek ki mesele ne kadar güçlü olduğumuzdan, ne kadar gelişmiş olduğumuzdan ibaret değil. O gücü ve gelişmişliği ne için ve nasıl kullandığımız da önemli." ifadelerini kullandı.

Bunun en ağır örneğini savaşlarda gördüklerini aktaran Erdoğan, şöyle devam etti:

"Bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde 15 ülke, bunların içerisinde 5 daimi üyenin veto yetkisi, diğer ülkelerin, dünyanın bütün ülkelerinin iradelerinin önüne geçebiliyor. Bir salonda alınan siyasi kararın veya alınamayan kararın karşılığı, binlerce kilometre ötede bombardıman altında kalan bir Gazzeli çocuk olabiliyor. Daha vahimi, benzer acılara mağdurun kimliğine göre farklı tepkiler verilebiliyor. Bir yerde hayatını kaybeden siviller günlerce dünya gündeminde kalırken başka bir coğrafyada yaşanan büyük bir insanlık dramı, birkaç saniyelik haber görüntüsüne dönüşebiliyor. Ukrayna-Rusya savaşıyla Gazze soykırımını aynı dönemde yaşarken, Avrupa medyasında özellikle ilk yıllarda bu iki çatışmaya, zulme, savaşa ve tabii ki Gazze'deki soykırıma yaklaşımın ne denli dengesiz olduğunu çok net bir şekilde hep birlikte izledik.

"Mizanın bozulduğu ikinci büyük alan servet ve tüketimle kurduğumuz ilişkidir"

Erdoğan, adaletin, karşıdaki insanın kimliğine göre değişmeyeceğini, zulmün failinin değiştiğinde zulmün adının da değişmeyeceğini kaydederek, mağdurun dini, ırkı, milleti, rengi veya pasaportunun, insan hayatının anlamını ve değerini değiştirmeyeceğini vurguladı.

Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu ölçülerden birinin de bu olduğunu ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Mizanın bozulduğu ikinci büyük alan, servet ve tüketimle kurduğumuz ilişkidir. Aynı şehirde bir insan hangi lüks otomobili alacağını düşünürken, birkaç sokak ötede başka bir insan hangi temel ihtiyacından vazgeçeceğini hesaplıyor olabiliyor. Kur'an serveti reddetmiyor, meşru kazancı, mülkiyeti, ticareti kabul ediyor fakat servetin insanı esir almasına ve toplumsal sorumluluktan kopmasına karşı güçlü bir ahlak ortaya koyuyor. Zekat bunun için var, infak bunun için var. Ve Allahutaala servetin, sermayenin biriktirilmemesine yönelik bir mizan önümüze koyuyor. Kul hakkı hassasiyetini hayatımızın bir ölçütü olarak önümüze koyuyor."

Erdoğan, tüketim konusunda da benzer bir ölçüye ihtiyaç olduğuna dikkati çekerek, "Çalışan telefonumuzu yeni modeli çıktığı için eski görüyoruz. Dolabımızda giymediğimiz kıyafetler dururken yenilerini alıyoruz. Bir tarafta tonlarca gıda çöpe giderken başka bir tarafta insanlar temel gıdaya ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Bütün hayatımızın odağının bireylerin tüketmesine, devamlı yenisini almasına doğru şekillendirildiği algoritmalar hayatımıza düzen veriyor. Kur'an'ın ölçüsü çok yalın oysa, 'Yeyin, için fakat israf etmeyin.' Nimetten faydalanacağız, üreteceğiz, kazanacağız fakat bütün bunları ölçüyü kaybetmeden yapacağız." değerlendirmesinde bulundu.

Ölçüye en fazla ihtiyaç duyulan alanlardan birinin bilgi ve teknoloji olduğunu kaydeden Erdoğan, yapay zekayla hiç söylenmemiş bir sözü söylenmiş, hiç yaşanmamış bir hadiseyi yaşanmış gibi göstermenin mümkün olduğunu belirtti.

Erdoğan, teknoloji geliştikçe, ahlaka duyulan ihtiyacın arttığını ifade ederek, şunları kaydetti:

"Teknoloji bize neyi yapabileceğimizi söylüyor fakat her yapabildiğimiz şeyi, yapmamız gerekip gerekmediği sorusuna teknoloji cevap vermiyor. Bugün yapay zekanın gelişiminde 'Kurallar nasıl olmalı?' konusunda dünya ittifak etmiş değil. Yapay zekayı sadece teknoloji için, geliştirmiş olmak için geliştirmek durumuyla karşı karşıyayız. Bu geliştirmenin neticesinde toplumlar nasıl etkilenecek, sosyal ilişkiler nasıl etkilenecek, insan ırkı nasıl etkilenecek? Bunun üzerine çalışma yapmaya, kafa yormaya fırsatımız dahi olmuyor. Dolayısıyla burada ahlaka, hikmete ve mizana ihtiyacımız var." dedi.

"Aynı evin içindeki insanların birbirinden uzaklaşabildiğini görüyoruz"

Erdoğan, aile ve gençlik konusunun da önemine dikkati çekerek, şunları söyledi:

"Teknolojinin dünyayı birbirine bağladığı bir çağda aynı evin içindeki insanların birbirinden uzaklaşabildiğini görüyoruz. Aynı sofrada 4 kişi otururken her biri aynı esnada başka bir ekrana bakıyor olabiliyor. Gençlerimiz binlerce insanla bağlantı halinde, buna rağmen bir yalnızlık ve anlam arayışı içerisinde hayatlarının en çalkantılı dönemlerini yaşıyorlar. Çünkü bağlantıda olmak, bağ kurmakla aynı şey değil. Üstelik gençler sürekli başkalarının hayatlarının en güzel anlarına bakıyorlar. Birinin başarısını, diğerinin seyahatini, bir başkasının evini, otomobilini, görünüşünü görüyor. Sonra kendi hayatının tamamını başkasının seçilmiş birkaç karesiyle karşılaştırıyor."

"Bütün bunların altında çok temel bir soru var 'Ben niçin yaşıyorum?'" diyen Erdoğan, "Kur'an insanı işte tam da bu soruyla yüzleştiriyor. İnsanın hayatına bir istikamet veriyor. Eğitimine, mesleğine, ailesine, kazancına, başarısına ve kaygısına Allah karşısında bir anlam ve sorumluluk kazandırıyor. Gençlerimize iyi bir eğitim, iyi bir meslek ve iyi imkanlar sunmamız elbette ki çok önemli, fakat bütün bunlarla beraber niçin yaşadığını bilen, hayatını anlamlı bir bütünün parçası olarak gören bir insan yetiştirmek zorundayız." şeklinde konuştu.

Erdoğan, Bediüzzaman'ın, Kur'an'ın medeniyetini tarif ederken ortaya koyduğu ölçünün burada önem kazandığını vurgulayarak, Kur'an'ın insanın elindeki imkanı küçültmediğini, ona istikamet verdiğini anlattı.

"İnsanlığın ortak sancılarına Kur'an'ın rahmet deryasından çareler üretmek üzere bir aradayız"

Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş da insanlığın ortak sancılarına Kur'an'ın rahmet deryasından çareler üretmek üzere bir arada olduklarını söyledi.

İnsanlığın, maddi imkanlar konusunda tarihin en ileri dönemini yaşarken manevi açıdan devasa krizlerin kuşatması altında olduğunu ifade eden Arpaguş, şunları dile getirdi:

"Bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelere, üretim ve tüketim düzeyindeki artışlara rağmen insanlığın kahir ekseriyeti savaşlara, işgallere, katliamlara, açlık ve yoksulluk gibi sorunlara mahkum vaziyettedir. Esasen bugün maddi anlamda gelişme olarak addedilen pek çok yenilik ne yazık ki fıtrata ve tabiata kasteder hale gelmiştir. Hukuku, ahlakı ve insan onurunu hiçe sayan yaklaşımlar yeryüzünde hayatı yaşanmaz hale getirmektedir. Hiç şüphesiz tüm bu sorunların temelinde benmerkezci bir hayat tasavvuru ve insanın bitmek bilmeyen güç ve tahakküm arzusu yer almaktadır."

Arpaguş, maddi ilerlemelerin tek başına insanlığın huzur ve saadetini temin etmeye yetmediğini, İslam'ın çağın sorunları karşısında önemli sorumluluklar yüklediğini belirtti.

Sempozyum Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Bayram Özer, sempozyuma 60 ülkeden 448 bağımsız ayrı kurumdan 668 tebliğ özeti başvurusunun yapıldığını kaydetti.

Bilim kurulunun değerlendirmeleri sonucunda 262 tebliğin sempozyumda sunulmak üzere kabul edildiğini aktaran Özer, 3 gün boyunca Türkçe, Arapça, İngilizce ve Rusça olmak üzere 4 ayrı dilde 11 salonda ve 67 ayrı oturumda tebliğlerin tartışılacağını ifade etti.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı Başkanı Said Yüce ise "Küresel Krizlere Kur'ani Çözümler" temasıyla düzenlenen sempozyumun "yaşanan krizleri doğru teşhis etmek" ve "Kur'an'ın mesajını yalnız geçmişin meselelerine verilen cevaplar olarak değil, çağın toplumuna yön veren canlı bir rehber olarak düşünmek" olmak üzere kendilerine iki büyük sorumluluk yüklediğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın da açılışına katıldığı sempozyum, 6 Ekim'e kadar İstanbul'da farklı oturumlarla devam edecek.