Kitap Künyesi
Yazar: Suat Derviş
Editör: Devrim Horlu
Editör: Burak Albayrak
Yayın Evi: İthaki Yayınları
İSBN: 9786053753179
Sayfa Sayısı: 206
--reklam--
Ankara Mahpusu Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Şehir, sokaklarda sürünenler, köprü altında yatanlar, arsalarda, oyuklarda, kovuklarda tüneyenler...
Binlerce biçare, binlerce sefille doluydu. Bu tıklım tıklım şehrin yalnız insanları nereye giderler, onu kimse bilmezdi.
Vasfi, tıp fakültesinde okurken mahallesindeki Zeynep adlı kıza âşık olur. Gözü aşkından başka bir şey görmeyen Vasfi, büyük amcasının Zeynep’le evlenmesinin ardından yıkılır. Zeynep’e toz kondurmayan Vasfi, bir gün kuzeninin Zeynep’e tuzak kurduğunu öğrenince, gözünü kırpmadan kuzenini öldürür. Uzun yıllar süren hapis hayatından sonra Vasfi, yeniden hürriyetine kavuşur ve insanlar arasında kendine bir yer bulmaya çalışır. Tutunacak hiçbir şeyi olmayan Vasfi’nin artık ne parası ne kalacak bir yeri ne de kimsesi vardır. Vasfi’ye ait tek yer sokaklardır.
“Suat Derviş’in anlattığı hikâyeye toplumsal/iktisadi boyutun eklenmesiyle roman sistem içi eleştirilerin ifade edildiği bir yapıt olmaktan çıkıp sistem eleştirisi getiren bir yapıt hâlini alır.”
-Behçet Çelik
--reklam--
Ankara Mahpusu Alıntıları - Sözleri
- “El daima eldir, istediğin iyiliği yap, o yine el kalacaktır. İnsanlar nankördür.”
- "Hürriyet lügat kitaplarinda boy gösteren ve tarif edilen bir kelime olmamalıdır. Eğer hürriyet hayatin ihtiyaçları ile tezat halindeyse, eğer sizi en meşru ihtiyaclarinizin kölesi yapmıyorsa, bilakis etrafınızdaki kimselerle tam bir ahenk içinde yaşamınızı mümkün kılıyorsa, o zaman size mutluluk getirir. "
- Adam xoşbəxtliyin olduğunu bildiyi zaman ağlar. Elə ki, ona inanmadı, o zaman artıq ağlamaz.
- '' El daima eldir, istediğin iyiliği yap, o yine el kalacaktır. İnsanlar nankördür.''
- Görəsən həyatımın ən ağır, ən faciəli dəqiqəsi əllərimə qandalların keçirildiyi an idimi? Yoxsa həbsxananın o açılmaz qapıları açılıb mənə yol göstərildiyi dəqiqədir? Ona bu əcaib azadlığın bəxş edildiyi dəqiqə...
- "Seni artık sevmemeye çabalıyorum. Bunu da beceremiyorum."
- "İnsan hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemelidir, son dakikaya kadar Allah'tan ümit kesilmez."
- Dünyada xoşbəxtliyi arzulamayan bir insan qəlbi varmı?
- Dışarıda arayan, seveni olan bir mahpus hiç bir zaman tam mahpus değildir . . .
- ..."her şeyin alınır satılır olduğu bir toplumsal düzenin kendisindedir trmel mesele. İnsan ilişkilerinim her türlüsünün aşkın, sevdanın da bir 'değişim değeri' vardır, şeyleşmişlerdir."
- Dünyada kişinin ağlaması qədər dözülməz şey yoxdur.
- - "İnsan mutluluktan ağlamaz," dedi. +"İnsan mutluluğun olduğunu bildiği zamanlar ağlar. Ona inanılmadığı zaman artık ağlamaz."
- ..."saadet merhametten doğmazdı."
- "Vakit çabuk geçiyor. Ve her şey değişiyor."
- Evet, onun bir vücudu, bir görünüşü yoktu sanki. O bir gölgeydi, daha doğrusu tabut içindeki bir ölüydü. Bir mezar lahtine benzeyen bir duvar bu şehirde yaşayanlarla onu birbirinden ayırıyordu.
--reklam--
Ankara Mahpusu İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Sevgili Vasfi.. İşlediğin cinayet kıskançlık mı yoksa sevdiğin kadını korumak mı? Umut hep var mı, var olacak mı? Kitabın dili tam anlamıyla yalın bir Türkçe olmamasına rağmen okurken sizi yormuyor. Çok heyecanla okuduğum bir kitap olmadı maalesef. Ama derinlerde bize kattığı mesajlar güzel. Okumayı düşünen okur dostlarıma keyifli okumalar dilerim. ️ (GüneşBurç)
Size önce yazardan bahsetmek istiyorum. Ömrünün sonuna kadar faşizmin karşısında durmuş güçlü bir kadın. Nâzım Hikmet’e “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; / Bir kere eğemedim bu kadının başını” mısralarını yazdıracak kadar güçlü bir kadın. 1903 yılında dünyaya gelmiş. Türk gazeteci ve yazardır. İsmini Hatice Suat koymuşlar.Hatice, erken doğan kız, Suat ise mutluluk anlamına geliyor. Suat Derviş, doğduğu günden hayatının son gününe kadar ‘Suat’ diye çağrılmasına rağmen, resmi evraklarda adı hep Hatice Saadet olarak geçiyor. Bir şöylesisinde şöyle diyor: ‘’Annemle babam bana Suat adını takmak istediklerinde oldukça ters bir adam olan imam, ‘Hâşâ! Erkek adıdır olmaz!’ diye karşı çıkmıştı. Çaresiz, kayda, aşağı yukarı aynı anlama gelen Saadet adı geçildi, ama ailem ve dostlarım, bana hep ‘Suat’ diye hitap ettiler!” İlk romanını yedi yaşında yazmış. Romanın adını Çamlıca Perileri koymuş. Ne yazık ki bu ilk roman, evlerinde yıllar sonra çıkan bir yangında kül olmuş. Suat Derviş bu konu hakkında gülerek şöyle söylüyor: “İyi ki de yanmış! İhtiva ettiği bu fikirlerle günümüzde, 142. maddeden içeri atarlardı beni bu roman yüzünden.” Nazım Hikmet Suat Derviş’e aşıkmış. Fakat o yıllarda kendisine âşık olunduğunda gülüp geçen, tuhaf ve biraz da şımarık bir kızmış Derviş. Nâzım da zaman içerisinde aşkının tek taraflı olduğunu fark edip ve Suat’a ‘Gölgesi’ adlı şiiri yazmış. Kitaplarında Aşk temasından kolay kolay vazgeçmemiş. Fakat aşk muhteşem olduğu kadar korkunç bir şeydir. Er geç bir yıkıma ve mahvoluşa yol açar. Her şeye rağmen eğer aşksız bir birliktelikten bahsediyorsa romanlarında o birliktelik kesinlikle son buluyor. Bu, bir filmin başında gözüken silahın eninde sonunda patlaması kadar kesin bir şeydir. Edebiyat dünyasına Mehmet Rauf tarafından “hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi" olarak tanıtılmış. Fransızca yayımlanan ilk Türkçe roman olan Ankara Mahpusu, Fransa’da büyük beğeni almış. Eser ilk olarak Zeynep İçin adıyla yayınlamış, daha sonra Ankara Mahpusu ismi ile değiştirilmiş. Kitabı kısaca anlatırsam; Başarılı, çalışkan tıp öğrencisi vasfi isimli bir genç var. Maalesef hayatı mahallelerine taşınan komşusu ve kendinden yaşça büyük zeynep ile değişiyor. Aşık oluyor, hemde ne aşk! Uğruna her şeyi yaptırabilecek bir aşk! Fakat Zeynep bir anda Vasfi’nin zengin , varlıklı amcası Şakir ile evleniyor. Vasfi bunu duyunca depresyona giriyor ve Zeynep hakkında mahallede çıkan dedikoduları vasfi’ye anlatan yeğeni Nuriyi öldürüyor. Ve 12 sene hapis cezası alıyor. Asıl kitap burdan sonra başlıyor. Verdiği hayat mücadelesi, açlığı, sefaleti, geçmişe dair özlemlerini okuyucuya çok iyi aktarıyor. Çok severek, çok beğenerek okudum. Tavsiye edebilirim size de! #okudumbitti (Şeyma Öztürk)
#Okudukbitti #AnkaraMahpusu #SuatDerviş İlk defa bir kitap yorumuma kahramanla ilgili “ Gerizekalı Vasfi “ tanımlaması ile başlıyorum. Vasfi babasını erken yaşta kaybetmiş, sessiz kendi halinde bir tıp öğrencisidir. Mahalleye yeni taşınan bir ailenin kızı olan Zeynep’e ilk görüşte aşık olur. Ancak Zeynep, hanımı yeni ölen büyük amcası Şakir ağa ile parası için evlenme kararı alır. Ancak Vasfi’nin içindeki aşk Sönmez. Şakir ağanın diğer yeğeni Nuri meyhanede Zeynep hakkında ileri geri konuşunca sarhoşken Nuri yi istemeyerek öldürür. Vasfi 12 sene hüküm giyer. 12 sene sonra hapisten çıktığında ise hiçbir şey eskisi gibi değildir. Annesi ölmüş, amcası ölmüş, Zeynep tüm servete konmuş Ancak eski güzelliğinden eser kalmamış bir kabzımal olmuştur. Vasfi sabıkalı olduğu için hiçbir yerde iş bulamaz, sokaklarda, banklarda, bekleme salonlarında akşamı sabah etmekte rezil bir hayat sürmektedir. Ta ki bir gece Vasfi’nin bile hayal mi gerçek mi olduğuna karar veremediği gizemli bir kadın meyhanede Vasfi’yi ziyaret edene kadar. Bu ziyaretin vasfi’nin hayatında ki etkilerini mükemmel bir Suat Derviş kalemiyle yaşamak tabiki kitabı okuyanlara kısmet olacak Başlarda olağan bir aşk romanı gibi görünse de kitabın asıl can alıcı kısımları Vasfi’nin hapisten çıktıktan sonraki yaşamıdır. Toplumun duyarsızlığı, yozlaşmışlığı ve vefasızlığını, kalemi mükemmel Bir Suat Derviş’in yarattığı son derece başarılı bir karakter olan Vasfi üzerinden analiz ediyoruz. Lütfen kitap okuyalım ️️ (İbrahim Purtaş)
--reklam--
Ankara Mahpusu PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Suat Derviş - Ankara Mahpusu kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Ankara Mahpusu PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Suat Derviş Kimdir?
Suat Derviş (d. 1903, İstanbul - ö. 23 Temmuz 1972, İstanbul), Türk gazeteci, yazar.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde gazeteciliğe başlayan Suat Derviş Hanım, ülkenin öncü gazetecilerinden biri ve döneminin en üretken yazarlarındandır..
Otuza yakın roman, pek çok hikaye, makale, eleştiri ve çeviriler yayımlanan Suat Derviş’in en bilinen eseri Fosforlu Cevriye’dir. Eseleri yabancı dillere çevrilen ilk Türk yazarlardandır. Adı, toplumcu gerçekçilik ile birlikte anılır.
Avrupa’ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci, ilk basın sendikasının beş kurucusundan biri ve ilk başkanı, Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucusudur. Kadın hakları, demokrası alanlarında mücadele etmiş bir aktivisttir.
Hayatı
Gençliği
1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde dünyaya geldi. Varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu idi. Ailesi ona Hatice Suat adını koydu ancak Suat erkek ismi olduğundan kayıtlara Hatice Saadet olarak geçti. Babası, Darülfünûn’un kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa’nın oğlu tıp profesörü İsmail Derviş Bey, annesi Abdülmecid’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım’dır. Osmanlı'da Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlayan ilk kadınlardan Hamiyet Hanım’ın kardeşidir.
Çocukluk çağında evde özel eğitim görüp Fransızca ve Almanca öğrendi.Eğitimine Kadıköy Numune Rüştüyesi’ne, ardından Bilgi Yurdu’na devam etti. Çocukluğundan itibaren yazmaya ilgi duydu. Hezeyan başlıklı mensur şiirini, çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet 1918’de Alemdar gazetesinin edebiyat ekine göndererek yayımlattı. Bu, onun yayımlanan ilk eseridir. Henüz çocuk yaşta olan Suat Derviş edebiyat dünyasına Mehmet Rauf tarafından “hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi" olarak tanıtıldı.
Bu yıllarda Nazım Hikmet ile arkadaşlığının şairin ona duyduğu tek taraflı bir aşka dönüştüğü iddia edilir.Şair Nazım Hikmet, 1920’de Gölgesi adlı şiirini Suat Derviş’e ithafen yazmıştır.
İlk eserleri
Suat Derviş’in ilk romanı olan Kara Kitap 1921 yılında basıldı. Edebiyat dünyasında hayret ve şaşkınlıkla karşılanan bu eserde ölüme mahkum güzel ve hassas bir genç kızın son nefesine kadarki yaşama arzusunu belirten iç seslerini ve duygularını anlattı. 1923’de yazdığı Hiç Biri romanını, Ne Ses Ne bir Nefes (1923), Bir Buhran Gecesi (1924), Fatma'nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) ve Latin harfleri ile yazdığı ilk eser olan Emine(1931) romanları izledi. Bu romanlarında İstanbul’un üst düzey yaşamından kesitler sundu; ilişkileri anlattı; kadının toplumsal konumunu özgürlük talebini irdeledi. 1925’te ilk hikayeleri Almanca’ya çevrildi.
İlk gazetecilik deneyimleri
Derviş, ilk romanı yayımlandığı sırada Alemdar gazetesinde çalışmaktaydı. 1922'de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul'a gelen Refet Bey’le ilk röportajı Alemdar gazetesi için yaptı.
Bir süre sonra Alemdar’dan ayrılıp İkdam’a geçti ve gazetede bir kadın sayfası hazırlayacak bu konuda öncü oldu.
Berlin yılları
1927’da konservatuar eğitimi için kardeşi Hamiyet Hanım ile birlikte Almanya'ya gönderildi; Berlin’de Sternisches Konservatuvarı’nda piyano dersleri aldı. Bir süre sonra ailesinden habersiz Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Faşizmin yükselmesine tanıklık ettiği Almanya’da öğrenciliği sırasında gazete ve dergilerde çalıştı. Yazıları çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinden siyasi gazetelere kadar pek çok yayın organında yayımlandı. 1932’de babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olmadan Türkiye'ye döndü.
Yurda dönüş ve 1930’lu yıllar
Yurda döndükten sonra Babıali’nin başarılı muhabirleri arasına girdi; İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da çıkan pek çok gazetede yazılar yayımladı. Bir yandan da roman tefrika etmeyi sürdürdü. Onu Bekliyorum (1934), Onları Ben Öldürdüm (1935), Baba Oğul (1936) romanları çeşitli gazetelerde tefrika edildi.
Resimli Ay’da çalışmaya başlaması ile solcu basın dünyasına adım attı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken Montreeux Konferansı'nı izlemeye gitmesi ona yurtdışına giden ilk kadın gazeteci unvanını getirdi.
1936 yılından itibaren çalışmaya başladığı Tan gazetesinde kadın sorunlarına değindi ve dış siyaset olayları ile ilgili haberler yaptı. Bu gazetede çalıştığı dönemde Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezi, düşünce dünyasını etkiledi.Dönüşünde yayımladığı röportaj dizisi, "kıpkızıl komünist" olarak damgalanmasına ve gazeteden ayrılmak zorunda kalmasına neden oldu.
Gezinin yapıldığı 1937’de tefrika edilen Bu Roman Olan Şeylerin Romanı görüşlerindeki değişimi yansıtır. Gazetelerde nazizme, faşizmin yükselişine ve adaletsizliğe karşı yazılar yayımlarken romanlarında köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetleri ve davetleri yazmayı reddeden yazar, artık toplumcu- gerçekçi bir edebiyat anlayışına yönelmiştir. 1938’de Bir İstanbul Gecesi tefrika edildi, 1939’da "Hiç romanı yayımlandı.
Politik yaşamı ve mahkumiyeti
Suat Derviş’in sol görüşleri, kısa süren ilk üç evliliğinin (Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile) ardından 1941 yılında Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile yaptığı evlilik ile pekişti. Baraner ve Derviş’i bir araya getiren, partinin talebi doğrultusunda çıkarttıkları "Yeni Edebiyat Dergisi" olmuştu. Çift, Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan dergiyi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmialtı sayı yayımladı. Derviş, dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Hasan İzzettin Dinamo gibi genç yazar ve şairlerin tanınmasına yardımcı oldu.
1944’te Zeynep İçin romanını yazdı. Aynı yıl Biz Üç Kardeşiz, Fosforlu Cevriye, Çılgın Gibi” romanları gazetelerde tefrika edildi.
"Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum?" adlı incelemesinin 1944’te yayımlanmasından sonra gazeteci kimliği ile hiçbir yerde iş bulamayan Suat Derviş, gerçek ismi olan “Hatice Saadet Baraner” yerine takma adla yazılar yazmaya başladı. Aynı yıl TKP Soruşturmaları ve tutuklamaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner ile birlikte tutuklandı. Sorgu sırasında çocuğunu düşüren yazar, Reşat Fuat Baraner'i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılandı, 8 ay tutuklu kaldı.
Hapisten çıktıktan sonra büyük sıkıntı çekti.. Geçimini sağlamak için Almanca, İngilizce ve İtalyanca çeviriler ve editörlük yaptı. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazdı. 1947’de "Büyük Ateş ", 1950’de "Yaprak Kıpırdamasın " romanları tefrika edildi.
Paris yılları
1951’de tekrar tutuklanan eşinin 1953’de yargılanmaya başlaması üzerine kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşılık ülkeden ayrıldı; İsveç'teki ablasının yanına yerleşti. Avrupa’da çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımladı; kendisini yurtdışında tanıtacak kitapları kaleme aldı.
Zeynep İçin romanını Ankara Mahpusu adıyla yeniden yazdı. Romanı, ablası Hamiyet Hanım Fransızca'ya çevirdi. 1957’de Le Prisonnier d’Ankara adıyla yayımlanan eser on sekiz dile çevrildi ve o kadar beğenildi ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nden bile daha iyi bulundu.Daha önce yayınlatamadığı Çılgın Gibi eserini Fransızca’ya çevirdi. Eser, Les Ombres du Yali (Yalının Gölgesi) adıyla 1958’de yayımlandı.
Yurda dönüşü
Reşat Fuat Baraner’in hapisten çıkmasının ardından 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Bu dönemde takma isimler roman ve hikayeler, çocuk masalları yazdı, tercümeler yaptı. Aksaray’dan Bir Perihan adlı romanı 1963’te Gece Postası’nda tefrika edildi. Fosforlu Cevriye, öğrenci ayaklanmaları ve sert isyanların zirveye ulaştığı 1968'de May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlandı.
Son yılları ve ölümü
1968 yılında eşini, 1970 yılında ise ablasını kaybetmesi onu derinden etkiledi. İki gözünde de ciddi sağlık sorunları çıkana kadar yazmaya devam etti.Moskova’da geçirdiği ameliyat sonrası gözlerinden birinin belli oranda düzelmesinin ardından arkadaşı Neriman Hikmet ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliği'nin kuruluşunda görev aldı. Derneğin kapatılması üzerine yeniden yazarlığa ağırlık verdi. Sürekli göz altında tutulan Şişi’deki evini devrimci gençlere açıp onları gizledi. 1971’de evi basıldı, birçok solcu genci evinde sakladığı ortaya çıkınca tutuklandı.
Ertesi sene Fosforlu Cevriye 'yi Gülriz Sururi için senaryoya dönüştürdükten kısa süre sonra şeker hastalığının vücudunda yarattığı tahribat sonucu hastaneye kaldırıldı. 23 Temmuz 1972'de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayatını kaybetti.
--reklam--
Suat Derviş Kitapları - Eserleri
- Fosforlu Cevriye
- Ankara Mahpusu
- Çılgın Gibi
- Bir Haremağasının Hatıraları
- Kara Kitap
- İki Kadın İki Aşk
- Aksaray'dan Bir Perihan
- Hiç
- Gönül Gibi
- Şoför Mustafa
- İstanbul'un Bir Gecesi
- Kendine Tapan Kadın
- Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır
- Hiçbiri
- Behire'nin Talipleri
- Dirilen Mumya
- Beni mi?
- Sınır
- Ahmet Ferdi Bir Kış Gecesi
- Anılar Paramparça
- Alev Dudaklı Kadın
- Emine
- Onu Bekliyorum
- Yeniden Yaşayabilseydik
- Hepimiz Birbirimizin Örneğiyiz
- Fukara Ölüsü
- Fosforlu Cevriye
- Niçin Sovyetler Birliği’nin Dostuyum?
--reklam--
Suat Derviş Alıntıları - Sözleri
- "Sen hiç tek başına, kimsenin bulunmadığı ve hiç bir aksiseda (yankı) vermeyen bir boşlukla konuştun mu?" (Kendine Tapan Kadın)
- “Alnının teri, yorgunluğun, canın pahasına kazanıp bıraktığın şeyler kime kalacak biliyor musun, tanımadığın birsürü insana.” (Beni mi?)
- Siyah istanbulin ve kırmızı fes giyen haremağaları canlı mahluklardan ziyade birer heyulayı hatırlatıyorlardı. (Bir Haremağasının Hatıraları)
- ben kimseyi sevmedim. (Kara Kitap)
- Hayat öyle güzel bir şey ki yarabbi! (Yeniden Yaşayabilseydik)
- Hiç kimse kendinden başkasını, hakiki muhabbet diye anladığımız duygularla sevemez! Sade ben değil, herkes... herkes öyle. Tahlil etmeyen, menfaatsiz, fedakâr sevgiler, şimdi bize sizin zamanınızın hikâyeleri kadar hayali geliyor. Başka asırların zevkini okşayacak tarzda yapılmış, şiirler, besteler gibi, ruhumuzda ufacık bir tesir bırakmadan, kaybolup gidiyor. (Hiçbiri)
- Yaşamak için sana ihtiyacım var. (Yeniden Yaşayabilseydik)
- “Bu gece niçin bu kadar mahzunsunuz?” “Sana bu kadar yakın ve senden bu kadar uzak olduğum için.” (Çılgın Gibi)
- Güzel serin bir menbaadan tatlı bir su içip hararetini teskin ettikten sonra bir bardak kuyu suyu içen adam, ne hissederse ben de bugün tanıdığım erkekler karşısında aynı hisle mütehassisim, insan beğenmediğini sevebilir mi? (Gönül Gibi)
- Sahiden bir daha gelmeyecek mi ? (Şoför Mustafa)
- Bizi çirkinleştiren veya utandıran şeyleri düşünmemek en hayırlısı değil miydi? (Aksaray'dan Bir Perihan)
- -Niye güldün? -Ağlamamak için! (Hiç)
- Bazen müellif ne kadar az eserine benziyor. (Anılar Paramparça)
- O, kendisini herkesten kıskanıyordu. Kendisini kimseye layık görmüyordu. Kendisine aşkla arzuyla yaklaşan insanlardan nefret ediyordu. Kendilerini onun aşkına layık gören bu küstahlari tokatlamak istiyordu. (Kendine Tapan Kadın)
- Saadeti dünyanın her kıtasında, her eğlencesinde, her hissesinde aradım. Ve nihayet onu evimde buldum. (Beni mi?)
- Kalbimde bir cehennem yanarken, dünyada kopan kıyametin nazarımda ehemmiyeti yoktur. (Gönül Gibi)
- Ben aşk olmasa yaşanabileceğini dahi kabul etmiyorum. (Sınır)
- Gideceği yolu düşündükçe çarmıhını sırtında taşıyan bir İsa gibi bütün vücudu dehşetle titriyor ve dizleri hemen orada bükülüp kıvrılacak gibi adeta kesiliyor. (Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır)
- Sen de bana onlar gibi kötü olma. Sen beni anla. (Yeniden Yaşayabilseydik)
- Hiçbir saadet pürüzsüz olamaz. (Bir Haremağasının Hatıraları)
Yorumlar
0 yorum