Ezanı Diline Dolayanlar, Davayı Çıkarına Alet Edenler!
Vatan, millet, bayrak ve mukaddesat; hiçbir şahsın günahlarına perde olamaz.
Bazı insanlar vardır; dillerinden vatan düşmez, ağızlarından millet eksik olmaz, her fırsatta ezanı, bayrağı, mukaddesatı ve davayı gündeme getirirler. Lâkin iş icraata, ahlâka, adalete ve hesap vermeye geldiğinde ortadan kaybolurlar. Meydanlarda hamaset, kürsülerde nutuk, sosyal medyada slogan… Peki ya hak, hukuk, liyakat ve kul hakkı? İşte orada derin bir sükût başlar!
İnsan sormadan edemiyor: Vatanı bu kadar sevdiğini söyleyen bir insan, vatanın insanlarının hakkına nasıl göz diker? Davaya bu kadar bağlı olduğunu iddia eden biri, davanın itibarını kendi menfaatine nasıl kurban eder? Ezanı dilinden düşürmeyen bir kimse, İslam’ın en temel emirlerinden biri olan adaleti nasıl görmezden gelir?
Vatan sevgisi, yolsuzluğa kalkan; din, şahsi menfaate perde; dava ise haram kazanca merdiven yapılamaz!
Şayet birileri kamu malını kendi malı gibi görüyorsa, ihalelerde usulsüzlük yapıyorsa, milletin emanetine ihanet ediyorsa, haksız kazanç sağlıyorsa; ardından da çıkıp “Vatan elden gidiyor, ezanlar susmayacak, bayrak inmeyecek!” diyerek kendisine dokunulmazlık zırhı örmeye çalışıyorsa, orada sorgulanması gereken yalnızca yapılan iş değil, o işi meşrulaştırmak için kullanılan ahlâk anlayışıdır.
Çünkü ezan, kimsenin siyasi sermayesi değildir. Bayrak, kimsenin şahsi mülkü değildir. Vatan, hiçbir zümrenin ganimeti değildir. İslam ise hiç kimsenin kendi kusurlarını örtmek için kullanabileceği bir kisve değildir.
Hamiyet başka, hamaset başkadır!
Osmanlı irfanında hamiyet; millete, vatana ve mukaddesata karşı samimi bir mesuliyet taşımaktır. Hamaset ise bazen hakikatin önüne geçirilen gürültülü sözlerden ibaret kalabilir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, meydanlarda en yüksek sesle konuşanların değil, emaneti en temiz şekilde taşıyanların çoğalmasıdır. Zira devlet idaresi, kuru bir iddia değil; ağır bir mesuliyettir. Makam, şahsi ikbalin değil, millet hizmetinin vesilesidir. İhale, ganimet değil; kamu ihtiyacını karşılamak için kullanılan bir emanettir.
Ecdadımızın adalet anlayışı, yöneticinin gücünü değil, sorumluluğunu öne çıkarıyordu. Osmanlı’nın adalet düşüncesinde devletin bekası ile adalet arasında kuvvetli bir bağ vardı. Çünkü adaletin zedelendiği yerde yalnızca vatandaşın hakkı değil, devletin itibarı da yara alır.
Bugün birileri “Dava!” diyerek kendi menfaatini büyütüyor, “Hizmet!” diyerek kişisel ikbalinin peşinde koşuyor, “Vatan!” diyerek hesap sorulmasını engellemeye çalışıyorsa, o zaman bilinmelidir ki dava, sahibinin dilindeki sloganla değil, hayatındaki ahlâkla ölçülür.
Bir davanın büyüklüğü, mensuplarının ne kadar konuştuğuyla değil, ne kadar dürüst yaşadığıyla anlaşılır.
Bediüzzaman’ın ikaz ettiği hakikat: İhlâs ve adalet
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde üzerinde durduğu ihlâs, uhuvvet, adalet ve şahsi menfaatten uzak durma anlayışı, bugün de üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken esaslardır.
İhlâs; yaptığını gösteriş için değil, hak bildiği için yapmaktır. Adalet; haklıya hakkını teslim etmek, haksızlığa karşı ise kimin yaptığına bakmadan tavır almaktır. Uhuvvet; insanları menfaat ortaklığı etrafında değil, hak ve kardeşlik temelinde buluşturmaktır.
Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu bu ahlâkî ölçülerden hareketle kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insan, kendi siyasi çevresinden biri yanlış yaptığında susuyor, başkası yaptığında kıyamet koparıyorsa, orada adaletin terazisi ne kadar sağlamdır?
Bir kimse, kendi tarafının kusurunu görmezden gelip başkasının kusurunu büyütüyorsa, hakikatin değil, tarafgirliğin hizmetindedir.
Hakikat, kimsenin siyasi kimliğine göre şekil almaz. Haram, onu işleyenin makamıyla helâle dönüşmez. Kul hakkı, failinin hangi partiye mensup olduğuna göre hafiflemez.
İman, insanın dilinde bir iddia olmaktan önce, davranışlarında bir emniyet olmalıdır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın mücadelesine en büyük zarar nereden gelir?
Türkiye’nin siyasi hayatında Recep Tayyip Erdoğan, uzun yıllardır kendi siyasi mücadelesini, muhafazakâr seçmenin beklentilerini, hizmet siyasetini ve vesayetle mücadele iddiasını temsil eden önemli bir aktör olmuştur. Onu destekleyen milyonlarca insanın beklentisi de yalnızca güçlü söylemler değil; adalet, dürüstlük, refah ve güven duygusudur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu siyasi hedeflerin, verdiği emeğin ve yıllar içerisinde oluşturduğu toplumsal desteğin korunması isteniyorsa, öncelikle bu desteği kendi şahsi çıkarları için kullanmaya kalkışanlara karşı dikkatli olunmalıdır.
Zira bir lideri yalnızca açık muhalifleri yıpratmaz. Bazen ona en yakın görünenler, onun adını her fırsatta kullananlar, her yanlışın üzerini örtmeye çalışanlar da büyük zarar verir.
Bir insanın, Cumhurbaşkanı’nın adını arkasına alarak hareket etmesi, yaptığı her işi doğru kılmaz. Bir yöneticinin fotoğrafıyla görünmek, onun ahlâkını taşımak anlamına gelmez. Bir davaya mensup olduğunu söylemek de o davanın bütün değerlerini temsil ettiği anlamına gelmez.
Tam tersine, bir liderin itibarını korumak isteyenler, onun çevresindeki yanlışları görmezden gelmemelidir. Hukuka aykırı bir iş varsa araştırılmalı, kamu zararı varsa ortaya çıkarılmalı, yolsuzluk iddiası varsa tarafsız biçimde soruşturulmalıdır. Suç sabitse, kim olduğuna bakılmaksızın hukuk önünde hesabı sorulmalıdır.
Çünkü gerçek sadakat, yanlışın üzerini örtmek değil, yanlışın davaya daha fazla zarar vermesini önlemektir.
Recep Tayyip Erdoğan’a samimi destek, her yanlışı savunmak değil; onun temsil ettiği iddia edilen değerlerin gereğini herkesten önce kendi çevresinde aramaktır.
Bir lideri sevdiğini söyleyen insan, onun ismini kendi menfaatine kalkan yapmamalıdır. Bir siyasi hareketin geleceğini düşünen insan, şahsi çıkarı uğruna o hareketin itibarını tüketmemelidir. Cumhurbaşkanını desteklediğini söyleyen herkesin bilmesi gereken şudur: Birkaç kişinin yanlışının bedelini, milyonlarca insanın emeği ve inancı ödememelidir.
İnsanları dinden soğutan şey din değil, dinin istismar edilmesidir!
Bugün toplumda bazı insanların dinî söylemlere karşı mesafeli hâle gelmesinin nedenleri üzerine düşünmek zorundayız. İnsanlar, dinin temsilcisi olduğunu iddia eden birilerinin davranışlarıyla inandıkları değerler arasında çelişki gördüklerinde hayal kırıklığı yaşayabilirler.
Bir tarafta adaletten, kul hakkından, helâl kazançtan ve güzel ahlâktan söz edip diğer tarafta bunlarla bağdaşmayan davranışlarda bulunmak, yalnızca kişinin kendi itibarını zedelemez; temsil ettiğini iddia ettiği değerlere duyulan güveni de yaralar.
Fakat burada önemli bir ayrımı unutmamak gerekir: Bir kişinin yanlışını İslam’a mal etmek ne kadar hatalıysa, İslam adına konuşan birinin yanlışlarını görmezden gelmek de o kadar hatalıdır.
İslam’ın adaletini, ahlâkını ve merhametini savunmak; bu değerleri istismar edenleri eleştirmeye engel değildir. Aksine, dinin itibarını korumanın yollarından biri, onu kişisel çıkarlarına alet edenlere karşı açık bir ahlâkî tavır ortaya koymaktır.
Ezanın kıymeti, onu diline dolayan kişinin makamından gelmez. Kur’an’ın hürmeti, onu siyasi tartışmalarda kullananların gücüyle ölçülmez. İslam’ın izzeti, herhangi bir partinin başarısına veya başarısızlığına indirgenemez.
Ezan, Müslümanları namaza çağırır; ahlâk ise insanı doğruluğa, adalete ve emanete riayete çağırır. Bu iki çağrıyı birbirinden koparmak, inancın özünü anlamamak demektir.
Vurgun varsa soruşturma, usulsüzlük varsa hesap, haksızlık varsa adalet!
Bu memleketin insanı artık yalnızca güzel söz duymak istemiyor. İnsanlar, söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutan yöneticiler görmek istiyor. Kamu malının korunduğuna, ihalelerin şeffaf yürütüldüğüne, liyakatin gözetildiğine ve herkesin hukuk önünde eşit olduğuna inanmak istiyor.
Ortada bir yolsuzluk iddiası varsa, sloganlarla cevap verilmemelidir. Somut deliller incelenmeli, bağımsız ve tarafsız bir soruşturma yürütülmeli, kimse peşinen suçlu ilan edilmeden hakikat ortaya çıkarılmalıdır. Suç işlediği hukuken sabit olan kişi de makamına, nüfuzuna veya siyasi yakınlığına bakılmaksızın hesap vermelidir.
İşte devlet ciddiyeti budur. İşte adalet budur. İşte milletin emanetine sahip çıkmak budur.
Kimse vatan sevgisini bir dokunulmazlık belgesi gibi taşıyamaz. Kimse bayrağı, kendi yanlışlarının önüne perde yapamaz. Kimse dinî hassasiyetleri, hukukun gereğini yerine getirmemek için bir mazerete dönüştüremez.
Zira milletin parası, milletin alın teridir. Kamu görevi, milletin emanetidir. Emanete riayet etmek ise yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ahlâkî bir yükümlülüktür.
Son söz: Davanın adı değil, ahlâkı yaşatılmalıdır!
Benim itirazım vatana, millete, bayrağa, ezana, Kur’an’a veya bir davaya değildir. Benim itirazım, bu mukaddes değerlerin kişisel çıkarlar için kullanılmasınadır.
Benim itirazım, dürüst insanların emeğini gölgeleyenlere; samimi insanların inancını istismar edenlere; devletin itibarını şahsi menfaatlerinin gerisine koyan zihniyetedir.
Bir insan gerçekten vatanını seviyorsa, milletin hakkını korumalıdır. Gerçekten ezana hürmet ediyorsa, ezanın çağrıştırdığı kulluk ve ahlâk sorumluluğunu hatırlamalıdır. Gerçekten davasına bağlıysa, o davanın adaletini kendi çıkarından üstün tutmalıdır.
Ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a destek verdiğini söyleyenler de şu hakikati unutmamalıdır: Bir lidere verilebilecek en büyük zarar, onun adını kullanarak yanlış yapmak ve bu yanlışları sadakat kisvesi altında savunmaktır.
Hiç kimse şahsi menfaatini milletin istikbalinden üstün tutmamalıdır. Hiç kimse makamını emanet bilmekten vazgeçmemelidir. Hiç kimse inancı, bayrağı ve vatanı kendi kusurlarının örtüsü hâline getirmemelidir.
Çünkü bu millet, hamasetten önce hakikati; gösterişten önce samimiyeti; şahsi çıkardan önce adaleti hak ediyor.
Unutulmasın: Ezanı susturmamak kadar, ezanın temsil ettiği ahlâka yaraşır bir hayat sürmek de önemlidir. Bayrağı sevmek kadar, onun altında yaşayan insanların hakkını korumak da önemlidir. Davayı savunmak kadar, davanın itibarını kirletmemek de önemlidir.
Vatan, sloganlarla değil, emanet bilinciyle korunur. Dava, menfaatle değil, ihlâsla büyür. Devlet, ayrıcalıklarla değil, adaletle güçlenir.
Ve nihayetinde tarih, kimin ne kadar yüksek sesle konuştuğunu değil, kendisine emanet edilen makama, mala ve millete nasıl davrandığını kaydeder.
Sözün özü şudur: Vatan, millet, ezan ve bayrak kimsenin şahsi mülkü değildir. Bu değerleri gerçekten yüceltmek isteyenler, önce kendi ahlâklarını yüceltmelidir.
Yorumlar
0 yorum