Kitap Künyesi

Yazar: Dücane Cündioğlu

Yayın Evi: KAPI

İSBN: 9786054322589

Sayfa Sayısı: 160

--reklam--

Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Biz bir metni nasıl anlarız?

Anlama faaliyeti esnasında neler olup biter?

Bir metni 'doğru' olarak anlamak imkânı var mıdır?

Anlam'ı 'doğru' ya da 'yanlış' olmakla nitelemenin ölçütü (nesnel koşulları) var mıdır, varsa, bu ölçüt nesnel bir biçimde gösterilebilir mi?

Anlama ile yorumlama arasındaki fark nedir?

Muhatabın, -metin'le ilişkisi bağlamında- aşmaması gereken bir sınır var mıdır?

Anlam, metnin içinde duran, bizi 'orada' ve 'öylece' bekleyen bir şey midir, yoksa metinle ilişki sırasında ve muhatabın katkılarıyla kendisini ifşa eden bir mahiyete mi sahiptir?

Bir metni, öylece, yani kendinde olarak nasıl idrak edebiliriz?

Bu sual listesi uzatılabilir. Bu suallere cevap vermeyi gerekli gördüğünüz andan itibaren...

--reklam--

Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an Alıntıları - Sözleri

  • İnsanın Allah tarafından yaratılıp kendisine beyanın öğretildiğini bildiren bu ayetlerin talim-i Kur’andan söz eden başlangıç cümlesinin hemen ardından gelmesi ve sûre’nin tamamının ilahi nimetlerden söz eden, muhataplarına bu nimetleri hatırlatan bir muhtevaya sahip olması dolayısıyla mezkur ayetlerin insandaki bu kabiliyeti, bu melekeyi Şükrü gerektiren bir nimet, bir ihsan olarak nitelendirdikleri öngörülebilir ve böylelikle Rahman/3-4 ayetlerinin Bakara/31 ayetiyle değil, Bakara/31 ayetinin Rahman/3-4 ayetleriyle tefsir edilmesinin bu bağlamda daha doğru bir yaklaşım olacağı öne sürülebilir. Rahman Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti. (Rahman: 1-4)
  • • Dile yüklenen muradı doğru anladığımızda, dile gelen, dillendirilen gerçekliği kavradığımızda dil-dışı gerçekliği de kavramış olur muyuz? Sözgelimi bir kimsenin Kur’an’da geçen zulüm kavramını anlamış olması ne demektir? Zulüm kavramının anlaşılmış olması, o kavramın temsil ettiği olgunun kendisinin de anlaşılmış olduğunu gösterir mi? • Bu ‘gerçeklik biçimleri’ arasındaki münasebetin mahiyeti nedir? Bunlar ne tür bir varlık tarzına sahiptirler? Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek, ister istemez dil’deki gerçeklikle dil-dışı gerçeklik arasındaki ilişkinin ne tür bir ilişki olduğunu bilmeyi gerektirir.
  • Anlam lafzın kendisine delâlet ettiği, murad’ın kendisinde tecelli ettiği, murad’ın kendisiyle ifşa olduğu bir ‘şey’ olmaktan çıkmış, bunun yerine lafız daha da önem kazanmıştı. Kelâm (söz) değil lisan’dı önemli olan. Anlam kelâm’da değil, salt lisanda arandı ve kelâm bir kenara itilince, dileyenler diledikleri gibi diledikleri lafızlara diledikleri anlamları yakıştırmak amacıyla lisan’ı istismar ettiler. Kelâm’ın canlılığı, kelâm’ın belirleyiciliği ortada olmayınca, anlam, lafzın çeşitliliğine(tenevvüatına) havale edildi. Anlam bu çeşitlilikte aranınca, sallandı budaklandı ve en nihayet, kelâm’ın belirleyiciliğinden uzaklaşmış müşevveş zihinlerin marifetiyle buharlaşıp gitti.
  • Kur’-an-ı Kerim, şayet kendi dillerinde nazil olmasaydı, hiç kuşkusuz o zaman Araplar itiraz edecekler yabancı dilde yapılan hitabı anlamadıklarını söyleyeceklerdi. Nitekim Kur’an‘ın kendisi de öyle bir durumda vâki olabilecek muhtemel itirazlara işaret etmiştir.(Fussilet/43-44) Netice itibari ile Kur’an-ı Kerim Arap diliyle nazil olduğundan o dönemin inkârcı muhatapları Kur’an’ı -dil düzeyinde- anlamadıklarını ilişkin bir itiraz öne sürememişler, sadece Kur’an’ın mesajı üzerinde düşünmediklerini, düşünmek istemediklerini ifade etmişlerdir(Fussilet/5) ki bunun da tekebbür, gurur, düşünme tembelliği, inatçılık gibi çeşitlil nedenleri vardı.
  • İlâhî beyana teslim olmakta direnenler, onu anlamadıkları için değil, bilakis kalpleri katılaştıkları, üzerine yeterince düşünmedikleri için reddetmekte, sırf tuğyanlarından ötürü vahye karşı koymaktadırlar. "Seninle aramızda perde(=hicab) vardır." (Fussilet:5)
  • Kur’an adı verilen şeyin varlığı da işte bu şekilde dört mertebedir: 1. Kur’an’ın Allah’ın zâtı ile kaim olan asıl varlığı, tabiri caizse-ki en yüce misaller Allah içindir!- tıpkı ateşin ocaktaki varlığı gibidir. Kıdem, bu varlık mertebesine mahsus bir sıfattır. 2. Kur’an’ın zihnimdeki varlığı ki öğrendikten (ezberledikten) sonra zihnimizde kalır. 3. Sesimizle vücud verdiğimiz dildeki varlığı. 4. Yazılmak suretiyle kağıtlarda vücud bulan varlığı.
  • Bir sözün maksad ve muradı üzerinde düşünüp akletmek için öncelikle sözün kedisini anlamak gerekir; başka bir deyişle, be denmek istenmediğini bilmek için, önce ne dendiğini anlamak lâzımdır: bu nedenledir tamamlanmamış ya da eksik anlaşılmış bir söz üzerinde tam bi düşünümde bulunmak mümkün değildir.
  • İsmin müsemmâ’nın aynı mı gayrı mı olduğu meselesine gelince, Fahrettin Razî’nin de dediği gibi, bu tartışmanın bir noktadan sonra lafzî bit mahiyet kazandığı ve İlm-i Kelâm’ın o meşhur üslubu içerisinde işlerin iyice karıştığı görülüyorsa da burada İbn Teymiyye’nin “sıfat mevsûf’un gayrıdır” diyenlere cevap verirken takındığı tavrın daha ‘anlaşılır’ ölçümü söylenebilir. Şayet sen ‘gayr’ ile, mevsuf’a zıd olan birşeyi kastediyorsan, sıfat mevsuf’a zıt olamaz; bu bakımdan da sıfatlar zât-I ilahî’nin gayrı değildir. Ama sen ‘gayr’ derken, tam bir şekilde olmasa bile mücmel bir halde mevsuf’un anlaşılmasını mümkün kılan bit şeyi kastediyorsan bu durumda sıfatlar, Barî’nin gayrıdır. (İbn Teymiyye, 1988:289)
  • Metnin, muhatabına iletmek istediği bir anlam'ın varolduğundan her söz edildiğinde, kaçınılmaz bir surette doğru ya da yanlış anlam(a)ların varlığından da söz edilmiş olmaktadır; zira -Gadamer'in de dediği gibi- "ağzını açan herkes, anlaşılmayı ister."
  • Mezkur suale (Kur’an’ı anlama’nın neyi anlamak demek olduğu) yönelik cevap denemeleri, başka bir deyişle bu sualden hareketle kurulacak her önerme, her yargı cümlesi öncelikle Kur’an’ı mahiyeti açısından açıklayıcı olmak zorundadır. Çünkü böyle bir sual, hem anlamanın nesnesini (Kur’an’ı), hem de anlama’nın kendisini (Kur’an’a taalluk edem çabanın hakikatini) mesele edindiğinden, cevap da hem anlama’nın nesnesini, hem de kendisini açıklamayı hedeflemeli, aksi takdirde maksadın hasıl olmayacağı, olamayacağı bilinmelidir.
  • Her yönüyle metaforlardan, simgesel ifadelerden, mecaz ve kinayelerden oluşan şiirsel bir metin, muhataplarına etkileyebilir, şaşırtabilir, hatta hayretlere salabilir ve fakat onları bilgilendirmez, düşündürmez. Bu tür metinler eleştiri değil, beğeni konusudur. Muhkem ifadeler içermedikleri için tefekküre değil, daha yola yol açarlar; daha da daha da önemlisi muhkemâtı haiz olmadıklarından çelişkileri giderecek ölçüt de ortada yoktur. Bu durumda boşluklara muhatap dolduracak, dolayısıyla metnin anlamını muhatabın kendisi verecektir.
  • Anlam, metnin mevsukiyeti ve bağlamın sıhhati ile temin edildiğinden, dolaylı (ikincil) muhataplar, anlam’ı, bu ilişkinin parantezi aldığı zeminde zapt u rabt etmek zorundadırlar. Bu zemin ortadan kalktığında, anlam genişler, genişledikçe de buharlaşmaya başlar; sonnunda da uçup gider. Bu zemin ortada olmadığında, hiçbir zekâ, anlamı aslına irca edemez, sadece tahmin edebilir. Anlam tahmin edilmeye başlanırsa, söz’ün ardındaki iradenin yerini, dolaylı muhatapların arzuları, beklentileri alır ve bu takdirde sözün bir muradı kalmaz. Sözün bir muradı kalmayınca da en nihayet söz’ün kendisi ortadan kalkar.
  • Dille ifade edilen, dile getirmek nihayet bir lafızdır, bir isimdir, ismin kendisi değildir. İsim zikredildiğini, tesbih edildiğinde, ismin delâlet ettiği varlık da zikredilmiş, tesbih edilmiş olur ama bu zikir, bu tesbih dilde, dil vasıtasıyla gerçekleştiğinden isim’le müsemmâ arasındaki münasebet de ancak delâlet bakımından (dolaylı olarak) gerçekleşir; zira bu münasebet, dil dışı varlıkla dilde onu temsil eden lafız arasında dolayımlı olarak vardır.
  • Sünnîler ile Mutezilî olanlar arasındaki tartışmada her iki ekol de argümanlarını sıfatlar meselesinde takındıkları tutuma uygun olarak geliştirmek zorunda kalmışlardır. Nitekim Sünnîler, sıfatların Allah’ın ne aynı, ne de gayrı olduğunu söylerken ta’til ve tescim meslekine geçit vermemeye çalışmışlar, Mutezile kelâmcıları ise Allah ile beraber başka kafim varlıkların bulunmadığını, dolasıyla sıfatların zât gibi kadim olduğunun söylenmesi halinde Tevhid’e bir halle geleceğini öne sürmüşler, bu endişeyle sıfatların kıdemine ilişkin yaklaşımları şiddetle reddetmişlerdir.
  • Ya o esmâ’yı Allah kendi vazedip Âdem’in ruhuna nakş u ilham etti veya Âdem’e bunları lüzumunda vazedip kullanacak bir istidad-ı mahsus’u haiz bir ruh nefhini takdir etti ki evvelki zahir, ikincisi muhtemeldir. (Yazır, 1971:1/308-309)

--reklam--

Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Dücane Cündioğlu kafasında bazı şeyleri çözmüş, kendine taraf belirlemiş ve olduğu yeri savunan bir insan. Bir hocam derdi ki Arapça okurken dikkat et, müellif konuyu anlamış, çözmüş ve konuya hakimse basit anlatımlar sunar, yok eğer kafası karışıkşa metni de karışıktır. Buradan hareketle Cündioğlu'nun yalın ve net tutumuyla Kur'an tasavvuruna dair araştırmalarını serd ettiği bu eseri beğendim, tavsiye de ederim. Eser, metin dil ilişkisisini incelemktedir. (Sümeyra N.)

Kitapta mahiyet-muhteva, lisan-kelam, varlık-dil gibi konuların ayrıntılı çözümlemeleri yapılmaktadır. Temelde dilin ifade ettiği lafız ile ona karşılık gelen gerçekliğin ayrımının yapılabilmesi gerekliliği üzerinde duruluyor. Okurken sürekli konsantre kalabilmeyi gerektiren bu kitap 'anlama' -özelde Kuran'ı anlama- meselesinin felsefi çözümlerini de içermekte olup zihninizde yep yeni pencereler açacaktır. (Yertn)

Kuran'ı anlamayı hermenötik açıdan değerlendiren yazar, anlamak nedir, dil-metin-muhatap ilişkisi, Kuran dilinin/Arapçanın anlamaya etkisi gibi başlıklarla meselwyi detaylandırmış ve anlamın buharlaşması diye yeni bir kavramı literatüre kazandırmış. Yine çok faydalı kitaplardan biriydi. Akıcı ve yormayan üspubu sayesinde bir çırpıda bitiyor. Öneririm. (Cansu Koc)

--reklam--

Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Dücane Cündioğlu - Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Dücane Cündioğlu Kimdir?

1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.

--reklam--

Dücane Cündioğlu Kitapları - Eserleri

  • Hz. İnsan
  • Göz İzi
  • Ölümün Dört Rengi
  • Cenab-ı Aşk
  • Motto
  • Düşünce Düşlenir
  • Daire'ye Dair
  • Hakikat ve Hurafe
  • Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı
  • Sanat ve Felsefe
  • Sinema ve Felsefe
  • Mimarlık ve Felsefe
  • Akif'e Dair
  • Söz'ün Özü
  • Keşf-i Kadim
  • Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an
  • Felsefenin Türkçesi
  • Anlam'ın Tarihi
  • Kur'an Çevirilerinin Dünyası
  • Bir Mabed Bekçisi
  • Arasokakların Tarihi
  • Philo Sophia Loren
  • Bir Mabed Savaşçısı
  • Başörtü Risalesi
  • Bir Kur'an Şairi
  • Bir Mabed İşçisi
  • Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset
  • Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi
  • Mehmet Akif'in Kur'an Tercümeleri
  • Kur'an ve Dil'e Dair
  • Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet
  • Tarih ve Siyaset'e Dair
  • Bir Mabed İşçisi
  • Bir Mabed Bekçisi
  • Bir Mabed Savaşçısı

--reklam--

Dücane Cündioğlu Alıntıları - Sözleri

  • Ne var ki bu genç adam yalnızlık duygusundan hiç sıyrılamayacak, kendisini hep ayrı, aykırı hissedecek(…) (Bir Mabed Bekçisi)
  • -Nurullah Ataç’a ithafen- “Nesir yok artık. Beyaz sayfaları kirleten kelime leşleri. Mabedin enkazı üzerinde hora tepen binlerce deli ve başlarında başsız bir heyulâ: Ataç” (Bir Mabed Bekçisi)
  • Bil ki Kur’an, Arap Dili ve Arap Dili’nin üslub ve belâğatıyla nazil olmuştur. O nazil olduğunda Arapların hepsi Kur’an’ı anlıyorlardı ve onun bütün ayrı ayrı kelime ve terkiblerindeki mânâları biliyorlardı. Kur’an, tevhid’i ve dinî vecibeleri hâdiselere uygun olarak beyan etmek maksadıyla cümle cümle, ayet ayet inzâl ediliyordu...(İbn Haldun, 438) (Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı)
  • Eller karıncalanmış. Karıncalar kanlanmış. Kabalar kalabalıklaşmış. Kalabalıklar kabalaşmış... (Hakikat ve Hurafe)
  • Rüzgarda unutulmuş bir mum gibi hisseder hep kendisini; fânussuz, yani kimsesiz, yani çaresiz… (Bir Mabed Bekçisi)
  • "İmam-ı Azam hazretleri ,"Kur'an'ı doğru okuyamayanlar için Kur'an'ın tercümesiyle namaz câiz olur " demiştir." (Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi)
  • Modernleşme/Dünyevileşme projesinin dindarlık anlayışı, Maûn Sûresi'nde kendisine veyl olunan o gafletin ve riyakârlığın eşlik ettiği öte dünyada hesaba çekilme bilincinden yoksun, gösteriş meraklısı ortakkoşucuların dindarlık anlayışının aynısıdır. (Philo Sophia Loren)
  • Dindar bilinç düşünmeyi bilmez, gücünün de zaaflarının da kökeni budur: düşünmemek, sadece inanmak. (Söz'ün Özü)
  • Ülkemizde ne yazık ki fikirlere değil, sloganlara rağbet etmek daha revaçta. Slogan atmak daha cazip, daha kârlı, daha masrafsız bir yol; üstelik etkileyici de. Düşünen değil, etkilenen insanlar... Tartışan değil, saldıran hasımlar... Öğretmeye veya öğrenmeye talip olmak yerine aldâtmaya veya aldatılmaya müheyya aydınlar... (Keşf-i Kadim)
  • Sizin anlayacağınız, aşılacak çok tepe var ve fakat henüz talib yok! (Kur'an Çevirilerinin Dünyası)
  • ' daha insancıl, daha adil bir düzen istedim. Direndim, insanları daha mutlu görebilmek için. Yaşam da bu değil mi zaten ? Ben de yaşadım insan gibi. ' (Arasokakların Tarihi)
  • Sanatın en başından itibaren yasayla, düzenle, genel ahlakla, hatta toplumla başının belada olmasının en temel nedeni bu serazadlığı değilse nedir? (Sanat ve Felsefe)
  • Kimse sana sende olmayanı veremez; bu nedenle sen sende olanı bulmalı, bulman gerekeni sen kendinde aramalısın. (Cenab-ı Aşk)
  • Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez. İtiraf etmek çok zor ama ne yazık ki böyle: tüm varlığımızla yinelenemez ve yenilenemez bir çevrimin içindeyiz. (Ölümün Dört Rengi)
  • Hakikatte ise sevgi elbette yaşamın özüdür... (Sinema ve Felsefe)
  • “Sanat halk içindir” tekerlemesi, “köylü efendimizdir” gibi bir klişe. Puşkin “mabedimden çekil” diyor sürüye; “sen tekmeden ve küfürden anlarsın.” | CM ~ Fildişi Kule’den (Bir Mabed Bekçisi)
  • Şiirin arkasında kalmak başka, şiirin arkasına saklanmak daha başka. (Akif'e Dair)
  • ... "kimi gülistan da gonca gül olur" imiş; kimi gonca güle har [diken] olur gider" imiş... (Daire'ye Dair)
  • Yoksula, yetime, esire seve seve yedirirler; "Size sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, o suratsız kara günde Rabbimizin azabından korkarız" derler (İnsan: 8- 1 0) (Söz'ün Özü)
  • İnsan insanı insanda tanır. (Hz. İnsan)