Kitap Künyesi
Yazar: Ahmet Cevizci
Yayın Evi: Say Yayınları
İSBN: 9786050203363
Sayfa Sayısı: 512
--reklam--
Etik Ahlak Felsefesi Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Felsefenin en temel disiplinlerinden biri olan etik, ahlakla yakın bir ilişki içinde bulunur. Her ne kadar ahlak ve etik aynı kökten türemiş olsa bile, etik deyince anlaşılan “felsefe açısından ahlak”tır, genel bir ilkeler teorisidir veya “ahlaklılığın felsefesi”dir.
Felsefeden büyük ölçüde bağımsız, sosyolojik ve kültürel bir alan olarak ahlak, öncelikle ve çok büyük ölçüde toplum içinde bir şekilde oluşturulmuş olan norm ve kurallar sistemine karşılık gelir. Bu açıdan bakıldığında, ahlakın insanların davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla oluşturulmuş eylem kuralları, normlar silsilesi ve değerler sistemi olduğu söylenebilir. Ahlak, şu halde, esas olarak bir düzen kavramıdır.
Prof. Dr. Ahmet Cevizci’nin hazırladığı Etik-Ahlak Felsefesi kitabı, “en yüksek iyi”, “doğru eylem” ve “sağlam karakter” temaları ekseninde ?ekillenen Klasik Etik, 20. yüzyılda “dile dönüş” hareketiyle ortaya çıkan Analitik Etik ile kıta felsefesinin sınırları içerisinde kalan ve klasik etiğe tepki niteliği taşıyan Eleştirel Etik ana başıkları altında bu alanda önemli bir referans kitap olmayı hedefliyor.
--reklam--
Etik Ahlak Felsefesi Alıntıları - Sözleri
- Gerçekten de Gazali'nin etik anlayışının köşe taşı, nefsi Allah'ı aramaya yönelik mistik teşvik ve tembihtir. Buna göre, akıllı ve hikmet sahibi insanın sürekli olarak ölüm düşüncesi üzerine yoğunlaştığını, felaketlere boyu eğip dünya mülkleri için bunalmaktan, kıskançlıktan vazgeçtiğini bildiren Gazali, böyle birinin kendisini yaratıcısının saf mutluluğuyla karşılaşmaya hazırladığını ileri sürer.
- Sahiden de Gazali, ahlâklılık alanında iki bariz cephenin olduğunu ve mücadelenin bu ikisi arasında cereyan ettiğini söyler: Bu cephelerden biri akıl, diğeri de aklın karşısında yer alan insanı arzu ve tutkuların tamamı, yani hevadır. İnsan, istek ve arzularına karşı, onları ortadan kaldırmadan mücadele ederek, onlara karşı galip gelerek gerçek özgürlüğe ulaşırlar.
- Başka bir deyişle, Hegel, insanın gerçekten özgürleşebilmesi için, her şeyden önce onun özlemlerini karşılayıp, kendisini gerçekleştirmesini sağlayacak doğru ve rasyonel bir biçimde düzenlenmiş kurumlara ihtiyaç bulunduğunu öne sürer. Bu kurumlar, düzenlenişlerine ve yapılarına bağlı olarak, inşasını sınırlayabildiği kadar geliştirebilirler de. Dahası özgürlük, ancak kişiler arası bir hayat içinde gerçekleşebilir. Çünkü insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için, öncelikle kendisini tanıması, bir özbilince sahip olması gerekir. İnsanın özbilince sahip olması ise onun başkalarıyla karşılaşmasını, onlar tarafından tanınmasını gerektirir. Hegel'e göre, söz konusu tanınma sürecinden önce, bireyin özbilinci sadece bir doğuş evresindedir. Fakat bu karşılıklı tanınma sürecinin ardından, ilişkinin taraflarından her biri yaşayan akıl sahibi bir varlık olarak belli bir kimliğe sahip olur. Başka bir deyişle, insan sosyal olarak tanınan ve kabul gören bir kişi haline gelirken, biraz daha gerçekleşmiş, hakiki anlamda özbilince sahip bir varlık olma düzeyine yükselir. Demek ki Hegel'e göre, karşılıklı tanınma ve kabul görme süreci, başlangıçta taraflardan her birinin üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla girdiği çatışmayı aşan bir şey olmak durumundadır. Bu çatışmanın sonuçlan söz konusu olduğunda, taraflardan biri, diğerinin tanınma isteğini boşa çıkartırken, onu hâkimiyeti altına alabilir. Fakat her iki taraf da birbirlerini karşılıklı olarak tanıdığında, sadece kendileri kendi içlerinde belli bir uyuma kavuşmakla kalmazlar, uyumu birlikte yaratma yoluna girerler. Bu sayede birlikte zenginleşip, bu türden ilişkiler yoluyla gerçek bir cemaati, organik bir toplumu tesis ederler. *** Hegel, insanın bölünmüş, kendisini başkalarına ve politik düzene yabancılaşmış bir varlık olarak hissetmek yerine, kendisini gerçekleştirebileceği, gerçekleşmiş olarak hissedeceği üç alan bulunduğunu söyler. Buna göre, birey kendisini öncelikle şeylerle ilişki içinde, ikinci olarak kendi eylemleriyle ve nihayet başkalarıyla olan ortak yaşamında gerçekleştirebilir. O, bireyin kendisini şeylerle ilişki içinde birtakım maddi iyilerle bağ kurarak ancak mülkiyet üzerinden gerçekleştirebileceğini kabul eder. Demek ki bireysel özgürlük açısından mülkiyet temel olmak durumundadır. Bununla birlikte mülkiyet ilişkileri, başkalarından ve toplumdan bir yalıülmışlık durumu içinde söz konusu olamaz. Söz konusu ilişkileri tesis edip koruyarak geliştirecek olan yasal düzenlemelere ve hukuki birtakım mekanizmalara ihtiyaç duyulur. Özgürlüğün gerçekleşmesinin en alt düzeyinde bile, kurumsal bir sistemin var olması kaçınılmazdır. *** Bireyin kendisini gerçekleştirebileceği ikinci alan pratik faaliyet alanıdır. Hegel, burada bir eylemin sadece kendi özgür kararının veya tercihinin bir sonucu olması durumunda kişinin eylemi olabileceğini kabul eder. Fakat insanın burada sadece ödevine uygun davranması yeterli olamaz. Bir eylem, bunun dışmda kişinin potansiyelini ifade ettiği, kapasitelerini tam olarak hayata geçirdiği zaman, ona sevinç ve mutluluk verir. Bununla birlikte, akıl bir başma bu ödev ya da iyileri belir leyemez. Söz konusu ödevlerle iyiler, bireyin bir ailenin, bir mesleğin üyesi, bir devletin yurttaşı olarak yaşadıkları toplumdan, organik cemaatten türer. Ödevler, normlar ve değerler söz konusu somut ilişkilerden çıkar. Onlar, böylelikle ahlaki hayatin özünü meydana getirirler. *** Hegel'e göre, ahlaki hayatin sözünü ettiğimiz ne birinci ne de ikinci evresi bir başma var olabilir. Gerçek özgürlüğe erişme noktasmda, bunun dışında sosyal ve kurumsal yapılarla ilişkilere ihtiyaç duyulur. Toplumsal normlarla sosyal kurumlara etiğinde çok önemli bir yer veren Hegel'e göre, kurumlar rasyonel bir şekilde düzenlenmemişlerse eğer, özgürlük için bir engel meydana getirirler. Bu yüzden sosyal bir uyum anlamında bir özgürlükten söz edilebilecekse eğer, rasyonel bir şekilde düzenlenmiş kurumlann varlığı kaçınılmazdır. Bu türden kurumlarrn bireylerin kendilerim gerçekleştirmelerinde oynayacakları pozitif rol, işte bundan kaynaklanır. Buna göre sosyal rollerine hayatiyet kazandırmak ve anlam katmak suretiyle bireyler toplumsal düzenin bir şekilde kendilerini ifade etmelerini sağlar. Buna mukabil toplumsal kurumlar da söz konusu rollerin tutarlı ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerini mümkün kılacak hale gelmelerini sağlamak suretiyle bireylerin varlıklarının ve kimliklerinin gelişmesine hizmet ederler. Bütün sosyal ve politik kuramlarıyla gerçek dünyanın rasyonel bir biçimde düzenlenmesinin gerekliliğine işaret eden Hegel, bu yapılmadığı takdirde, kendi vicdanlarına göre eylemde bulunan bireylerin hukuk ve ahlakla çatışmaya düşmelerinin kaçınılmaz olacağım dile getirir. Bu durumda, mevcut politik düzen bireylere düşman hale gelir, hukuk ve ahlak onların özgürlüklerine getirilmiş bir sınırlama olup çıkar. Oysa nesnel dünya rasyonel bir biçimde düzenlendiği zaman, kendi vicdanlarına göre hareket eden bireyler özgürce bu dünyanın hukuk ve ahlakına göre eylemeyi seçerler. Şu halde, ahlakın hem öznel ve hem de nesnel bir boyutu olduğunu söyleyen Hegel'e göre, bu takdirde bireylerin özgür seçimleriyle bir bütün olarak toplumun ihtiyaçları arasında tam bir ahenk olacağı için, özgürlüğe getirilecek bir sınırlamadan söz etmek mümkün olmaz.
- Buradan çıkartılması gereken sonuç açıktır: İnsan ne ahlaksız ne de etiksiz olabilir. Bunlardan biri, kişinin değer dünyasının ve ahlaki hayatının maddesini, diğeri de formunu temin eder. Gerçekten de ahlak, yani insanın içinde yaşadığı toplumun yüzlerce yıllık hayat deneyimini ve dünyaya karşı verdiği tepkiyi cisimleştiren kurallar ve değerler silsilesi, ona belli bir anlam dünyası sunar. Kimlik ve değer bilinci verirken kendisini bir yere bağlayıp köksüz ve yabancı bir varlık olmasını engeller. Ona bir hayat doğrultusu verirken, bir anlatı sunar. Etik ise ahlaka özgü anlam dünyasını kavramayı mümkün kılan felsefeyi veya ilkeleri temin eder; ahlak adım verdiğimiz pratik hayata, genel bir çerçeve temin etmek suretiyle bir yapı kazandırıp temel sağlar.
- Epikuros'ta eudaimonia iki temel şeyin, durumun ya da özelliğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bunlardan birincisi autarkeiadu. Autarkeia, öncelikle kişinin kendisine yetmesini, kendisini belirleme anlamında özerk olmasını ve dolayısıyla kendi kaderini eline almasını ifade eder. İkincisi ise ataraxiaóxr. Ataraxia, kişinin bir dinginlik hali içinde olması, zihinsel bir barış ve sükûnet ile bedensel sağlık durumu içinde bulunması anlamına gelir.
- Yani istem dışı fedakârlığın evrensel olarak zaten yürürlükte olduğunu savunan Mill'e göre, isteyerek yapılan fedakârlık, ancak ve ancak böyle yapmak fiili olarak dünyadaki toplam mutlulukta bir artışa yol açacaksa arzu edilir bir şeydir; yoksa o, hastalıklı ve mazoşist bir çilecilikten öteye gitmez.
- "Bencillik genel olarak, bütün bireylerde görülen öyle derin bir niteliktir ki, bu insanı şu veya bu harekete yöneltebilmek için kesin olarak güvenebileceğim tek şey, onun bencil amaçlarına değinmektir."
- Bununla birlikte, Gazâli kişinin öfke ve cinsel arzu benzeri potansiyel olarak tehlikeli duygulanımları tamamen yok etmesi gerektiği düşüncesini benimsemedi. Söz konusu duygulanım ya da karakter özellikleri, ona göre, insan doğasının bir parçası olup, hiçbir şekilde yok edilemezler; üstelik bunu yapmak doğru da değildir. O, bunun yerine ruhu disipline etmenin önemine, potansiyel olarak tehlikeli bu özellik veya duygulanımları akıl yoluyla kontrol etmenin gereğine vurgu yapar.
- Gazâli, ilahi veya Allah'a doğru olan yürüyüşün üç temel koşulu olduğunu ileri sürer. Bunlardan birincisi aşırı ilgi anlamında hırs, mutlak bir azim anlamında irade, sürekli bir arama anlamında taleptir.
- Demek ki Hobbes, insanın doğası gereği yalnızca kendi çıkarını düşündüğü olgusundan, onun yalnızca kendi yararına olan eylemleri gerçekleştirmekle yükümlü olduğu sonucunu çıkartır ve teorisini etik egoizme dönüştürür. Zira etik egoizme göre, hiç kimse insandan kendi varlığını feda etmesini bekleyemez, böyle bir fedakârlığın ahlaki bir ödev olduğunu söyleyemez.
- Demek ki insan için mutluluk hazdan, şan ve şereflere gark olmaktan, maddi zenginlikten, fiziki iyilerden, dünyevi iktidardan, sanatla uğraşmaktan vs. oluşmaz. Tanrı tarafından kendi suretinden yaratılmış olan insan, mutlu olabilmek için, kaynağına yönelmek, Tanrı'nın bilgisine erişmek, Tanrı'yı temaşa etmek, Tanrı görüsüne erişmek durumundadır. Demek ki Aquinalı Thomas'ta doğal amaç Tanrı'yı felsefi araştırma yoluyla bilmekten meydana gelirken, doğaüstü ya da nihai amaç, ancak ölümden sonra mümkün olacak şekilde, doğrudan bir Tanrı görüsüne ulaşmaktan oluşur.
- Vahye dayalı veya Kurani ahlâk açısından insan, ilk insan diye tasavvur edilen Adem'de karşılığını bulan bir varlık olarak, Tanrı tarafından yaratılmış, dolayısıyla O'nun rehberliğine ihtiyaç duyan sınırlı bir varlıktır.
- H. Bradley, organik cemaati, kişisel çıkarla komünal değerler arasındaki ahengi şöyle anlatır: Çocuk doğar; o bir çöle değil, fakat yaşayan bir dünyaya, kendine ait hakikî bir bireyselliği olan bir bütüne, kendisini bir organizmadan başka bir şey olarak görmenin zor olduğu ve İngiltere'de bile, bizim şimdilerde bu adla çağırmaya başladığımız bir sistem ve düzene gelir. ... O kendi ayrı benini dahi düşünmez, kendi dünyasıyla büyür, zihni kendisini doldurur ve düzenler; kendisini bu dünyadan ayırabildiği ve ondan ayrı bildiği zaman da, onun kendi öz-bilincinin nesnesi olan benliğine başkalarının varoluşu nüfuz eder, o başkalarının varoluşuyla etkilenip, onlarla karakterize olur. Onun içeriği tek tek her dokuda cemaat ilişkilerini ihtiva eder. O, deyim yerindeyse, konuşmayı burada öğrenmiştir veya henüz öğrenmektedir, o burada ırkının ortak mirasım kendine mal eder, onun kendisinin kıldığı lisan ülkesinin dili, başkalarının konuştuğu aym lisandır ve o kendi zihnine ırkının duygu ve düşüncelerini taşır ve onları zihnine silinmezcesine damgalar. O bir örnek ve genel gelenek atmosferinde yetişir, onun hayatı tek bir küçük hayattan başka ve daha yüksek dünyalara doğru genişler ve o ardışık duraklar boyunca, içinde yaşamış ve yaşamakta olduğu bütünü kavrar.... Onun içindeki ruhu doyuran, dolduran, koşullayan, bu ruhun özümsediği, cevherini kendisinden aldığı, kendisini kendisinden hareketle inşa ettiği hayat, evrensel yaşamla bir ve aynı olan hayattır.
- Değer açısından tam bir realizmin savunuculuğunu yapan Scheler bile, farklı kişilerin farklı ahlaki doğa ya da potansiyelleri olduğunuve bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiğini kabul eder. Sözünü ettiğimiz bütün etik düşünürler, buna rağmen insanın gelişiminde kendisine yol gösterip ilham verecek birtakım temel veya üst değerleri keşfetmenin önemine vurgu yaparlar. Öte yandan, Kıta etikçilerini bir kez daha birleştiren bir husus olarak, istisnasız hepsinin yaşadıkları tarihsel dönemlerin olumsuz koşullarına veya zaman zaman felaketlerine tanık olmuş olmalarıolgusu verilebilir. Buna göre, Hegel Fransız Devrimi'nin kimi aşırılıklarıyla son dönemde yaşadığı terörü yakından görmüş, Kierkegaard, Nietzsche ve Schopenhauer kitle kültürünün yükselişine tepki vermiş, Scheler de Birinci Dünya Savaşı'mnacılarına tanıklık etmişti. Sartre ve Levinas ise İkinci Dünya Savaşı'nın bütün acılarını ve toplama kamplarının dehşetini yaşamıştı. Onlar etik kuramlarım oluştururken, bu tarihsel, politik ve kültürel koşullar, öyle sanılır ki, akıllanndan hiç çıkarmadılar. 1- Eleştirel etiğin temsilcilerim birleştiren bütün bu ortak noktaların yanında, bir de onları birbirlerinden belli ölçüleriçinde ayıran üç nokta vardır. Bunlardan birincisi, söz konusudüşünürler arasında değerlerin durumu veya statüsü noktasında oluşan karşıtlıktır. Buna göre bu düşünürlerin hepsi de değerlerin kaçınılmazlığına vurgu yaparken, içlerinden Hegel, Scheler ve Hartmann gibi bazılan değerlerin insandan bağımsız varoluşu veya nesnelliğinde ya da verilmişliğinde ısrar etmişlerdir. Gerçekten de Hegel, bireyin ahlaki hayatının var olan kültürün değerleriyle başladığını ve bu değerlerin ahlaklılığın merkezinde bulunduğunu savunuyordu. Aynı şekilde Scheler de duyguların insandan bağımsız değerler dünyasına giriş yapma ve nüfuz etme imkânı sağladığım ileri sürmekteydi. Buna mukabil, Nietzsche ve Sartre değerlerin bireyler tarafından yaratılması gerektiğini savundular. 2- Eleştirel etiğin temsilcilerinin birbirinden ayrıldıkları veya onların arasında bir karşıtlık yaratan ikinci husus ise insanın ahlaki hayatı veya gelişiminde başkalarıyla olan ilişkilerinin oynadığı rolle ilgilidir. Bu noktada örneğin Hegel, Scheler ve Sartregibi düşünürlerin insanların birbirlerini karşılıklı olarak tanımalarını, sadece toplumsal yönden değil fakat ahlaki açıdan da normatif bir ideal olarak öne sürdükleri yerde, sözgelimi Nietzsche'nin daha çatışmacı bir ilişkiyi temele aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, hem Hegel'in hem de Sartre'm çaışma ve mücadeleyi ideal bir karşılıklı tanımaya giden yolun zorunlu anda da uğrakları olarak gördüklerini unutmamak gerekir. Aynı şekilde çatışmanın değerine ve önemine vurgu yapan Nietzschede onun bir başkasım egemenlik altına almak yerine, onda bir uyanışa yol açacağına işaret etmiştir. 3- Eleştirel etiğin temsilcileri olan düşünürler, nihayet birbirlerinden özgürlüğe biçtikleri değer noktasında ayrılırlar. Buradakikarşıtlık da büyük ölçüde aynı filozoflar arasmda oluşan bir karşıtlıktır. Nitekim Hegel ve Sartre gibi filozoflar bir kez daha özgürlüğün etik alanda savunulacak en temel değer olduğunu öne sürerken, Nietzsche özgürlüğü bir tarafa bırakarak, daha önemli olduklarım söylediği birtakım idealleri öne çıkartır.
- İnsanın söz konusu nedenselliğe tâbi olan bir boyutu vardır. Buna göre, bilimin, bilimsel araştırmanın konusu olan varlık olarak insan, biyolojinin ve psikolojinin yasalarına tabi olan organik bir fenomendir. O, bu haliyle hiçbir şekilde özgür değildir; fenomenal boyutuyla doğal bir varlık olarak insan doğal nedensellik yasalarına bağlı olup, kendi dışındaki nedenler tarafından belirlenir. Fakat ahlaki seçimlerin öznesi, ahlakın konusu, ahlaki değerlemenin nesnesi olarak insan, pratik aklın buyruklarına uymak ya da uymamak bakımından özgür olan numenal bir varlık, bir kendinde şeydir. îşte akıl tarafından yönetilebilme yeteneğine, dış nedenlere tâbi olan iradenin heteronomisine karşıt olarak, akla, akim buyruklarına itaat eden failin özerklik ya da otonomisine, Kant özgürlük adını verir. “Eğer bütün akıl sahibi varlıklara özgürlük yüklemek için yeterli nedenimiz yoksa/ istememize özgürlük yüklemek yetmez. Çünkü ahlaklılık, sırf akıl sahibi varlıklar olarak bizler için yasa görevi gördüğünden, bütün akıl sahibi varlıklar için de geçerli olmalıdır; ve ahlaklılığı sadece özgürlüğün özelliğinden türetmek gerektiğinden, özgürlüğü de bütün akıl sahibi varlıkların istemesinin özelliği olarak kanıtlamak gerekmektedir. Onu, insanın doğal yapışırım bazı sözüm ona deneylerinden ortaya koymak yetmez; o, genel olarak akıl sahibi ve bir istemeyle donatılmış varlıkların etkinliğine özgü bir şey olarak kanıtlanmalıdır. Şimdi diyorum ki, ancak ve ancak özgürlük idesi altında eylemde bulunabilen her varlık, tam bundan dolayı, pratik açıdan gerçekten özgürdür; yani özgürlüğü kopanlmazcasına bağlı bütün yasalar, onun için de geçerlidir. Şimdi, istemesi olan her akıl sahibi varlığa, zorunlu olarak yalnızca onun altında eylemde bulunduğu özgürlük idesini yüklememiz gerektiğini ileri sürüyorum. Çünkü böyle bir varlıkta biz, pratik olan, yani nesneleri bakımından nedenselliğe sahip olan bir akıl düşünüyoruz. Şimdi, yargılarında başka herhangi bir şey tarafından yöneltilmeyi kabul eden bir akıl düşünmek olanaksızdır; çünkü bu durumda özne, yargı gücünün belirlenmesini akima değil, dürtülerine yüklerdi. Akıl, ilkelerinin yapıcısı olarak, kendini yabana etkilemelerden bağımsız görmelidir; dolayısıyla o, pratik akıl ya da akıl sahibi bir varlığın istemesi olarak, kendisi tarafından özgür olarak görülmelidir; yani, böyle bir varlığın istemesi, ancak özgürlük idesi altında ona özgü bir isteme olabilir, bundan dolayı da pratik bakımdan bütün akıl sahibi varlıklara yüklenmelidir.” -KANT
--reklam--
Etik Ahlak Felsefesi İncelemesi - Şahsi Yorumlar
İçeriğine dair özet geçilebilecek bir kitap değil. Dili ve kitabın bütünseliği hakkında yorum yapmam kâfi olacaktır. Ahlak felsefesine dair tüm felsefeci ve teorilerinin içinde olduğu en kapsamlı çalışma. Bir eseri orijinal diliyle okumak kadar akıcı bir durum yok heralde. Çok başarılı bir çalışma, dili gayet anlaşılır ve akıcı. Aktarımları o kadar yalın ki, Heidegger gibi zor bir felsefecenin Varlık ve Zaman eserini bile bir okuyuşta anlayabiliyorsunuz. Eserini anlaşılabilmesi için ekstra gündelik dile çekmiş. Ya da, ben çok fazla çeviri facialarına maruz kaldığım için Türk bir yazardan okumak bana çok akıcı geldi. Ahlak felsefesine dair merak ettiğiniz her şey içinde. Sadece bu eseri okumanız bile yeterli olacaktır. (Mel)
Etik Ahlâk Felsefesi - Ahmet Cevizci: İncelemeye yazardan başlayalım. Ahmet Cevizci bir devlet üniversitesinde felsefe profesörüdür.(Fakat yakın zamanda vefat etmiş.) Felsefe alanında çeşitli akademik kitaplar üretmiş, bunlardan biri de "Etik-Ahlâk Felsefesi" adlı eseridir. Bu eser, adından da anlaşılacağı üzere, "ahlâk" kavramına yönelik felsefi yaklaşımları ele almış, bunları açıklayıcı ve sade bir dil ile okuyucularına aktarmıştır, kitabın içeriğini dört temel başlık altında toplayabiliriz: Klâsik erdem yaklaşımları, Çözümleyici ahlâk yaklaşımları, Kıta Avrupa'sının modern etik teorileri, ve Kıta Avrupa'sının post-modern etik yaklaşımları şeklinde genel bir sınıflandırma yapabiliriz. Tâbi yazar, ekseriyetle Batı felsefesi tarihinin ahlâk kuramlarına yer vermiş olsa da, İslâm ahlâkına ve Filozof İmam Gazali'nin ahlâka bakış açısına da değinmiştir. Kitap, beş yüz sayfa boyunca ahlâk kuramına yanıt aramaya çalışmış, temelde şu üç soruya cevap arayan yaklaşımları iyice irdelemiştir: (1) Ahlakın temelinde bulunan "iyi" nedir, (2) İyiye yönelik eylemin iradî kaynağı nedir, (3) ve hayatta iyi eylem nasıl gerçekleşir? Ayrıca kitap, ahlâk felsefesi adını almış olsa da, içerik itibariyle "erdem felsefesi" ismini alması daha iyi olurmuş çünkü ağırlıklı olarak incelenen yer, ahlâk-adalet ilişkisi değil, ahlâk-erdem ilişkisidir. Kitabı şahsen beğendim, ahlâk felsefesine yönelik yaklaşımları öğrenmek isteyenler için mükemmel bir kitap. (Lakin felsefi terimlerin anlamlarını dipnot olarak belirtmediği için okurken çok fazla duraksamama neden oldu. Özellikle Kant gibi ön-modern etik teorilerini okurken biraz zorluk yaşadım diyebilirim. Buradan bir puan kırıyorum.) 9/10 veriyorum. Bunun dışında kitabın bir kusurunu bulamadım. Ahlâk alanında giriş mahiyetinde okunması gereken en kapsamlı ve en sistematik kitap olduğu kanaatindeyim. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. (Cemil Meriç)
Etik felsefe açısından ahlaktır ya da ahlaklılığın felsefesidir. Ahlak ise esas olarak bir düzen kavramıdır. Etik ve ahlak üzerine detaylı incelemelerin yer aldığı eseri o zamanlar pek sevmezdim “bir paragrafta anlatılacak şeyi neden sayfalarca yazıyorlar” diye şikayet ederdim. :) Artık anlıyorum ki felsefe, doğa, evren ve insanla ilgili hiçbir şey o kadar da basit değilmiş. Işıklar içinde uyu ... (K)
--reklam--
Etik Ahlak Felsefesi PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ahmet Cevizci - Etik Ahlak Felsefesi kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Etik Ahlak Felsefesi PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ahmet Cevizci Kimdir?
Felsefeci, akademisyen, felsefe profesörü (D. 1959, Bursa – Ö. 2014, Bursa). İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden (1982) mezun oldu. Aynı fakültede, 1984 yılında yüksek lisans, 1992 yılında da doktora derecesini aldı. Fransız hükümetinden kazandığı bir bursla 1989-91 yılları arasında Sorbonne Üniversitesinde doktora düzeyinde araştırmalar yaptı. 1996 yılında doçent oldu. Uzmanlık alanı İlkçağ Felsefesi, özellikle de Platon’dur. Aynı zamanda bilgi felsefesiyle ilgilendi. Avrupalı düşünürlerle Müslüman düşünürleri kronolojik sıraya göre tanıttığı felsefe tarihi ile ilgili eserleri ülkemizde bu konuda yapılan en kapsamlı çalışmalardan oldu.
Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaparken odasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
ESERLERİ (Felsefe):
Felsefe Tarihi I-İlkçağ Felsefesi Tarihi (1998),
Felsefe Terimleri Sözlüğü (1999),
Paradigma Felsefe Sözlüğü (4. bas., 2000),
Metafiziğe Giriş (Çeviri, 2001),
Etiğe Giriş (2002),
Felsefe Tarihi II-Ortaçağ Felsefesi Tarihi (2. bas., 2001),
Felsefe Tarihi III-On Yedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi (2001),
Felsefe Tarihi IV-Aydınlanma Felsefesi Tarihi (2002),
Felsefe Tarihi V-Ondokuzuncu Yüzyıl Felsefesi Tarihi.
--reklam--
Ahmet Cevizci Kitapları - Eserleri
- Felsefeye Giriş
- Felsefe Tarihi
- Felsefenin Kısa Tarihi
- İlkçağ Felsefesi
- Eğitim Felsefesi
- Felsefe Sözlüğü
- Bilgi Felsefesi
- Etik Ahlak Felsefesi
- Sokrates
- Ortaçağ Felsefesi Tarihi
- Ortaçağ Felsefesi
- Metafiziğe Giriş
- Aydınlanma Felsefesi
- İlk Çağ Felsefesi Tarihi
- Uygulamalı Etik
- 17. Yüzyıl Felsefesi
- Platon
- Onyedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi
- Paradigma Felsefe Sözlüğü
- İdealar Kuramı
- Felsefe Tarihine Giriş
- Felsefe
- Felsefe
- Fikir Mimarları-8 Sokrates
- Say Büyük Felsefe Sözlüğü
- Etiğe Giriş
- Paradigma Felsefe Sözlüğü
- Bir Bakışta Felsefe
- Eğitim Sözlüğü
--reklam--
Ahmet Cevizci Alıntıları - Sözleri
- Sofistler, MÖ 5. yüzyılın ünlü physis-nomos veya doğa-uzlaşım karşıtlığında çok büyük ölçüde nomos'un savunucusu olmuşlardır. Buna göre, onlar Tanrıların phusis'te ya da gerçeklikte mi, yoksa nomos yoluyla mı var oldukları konusunda, Tanrıların bir uzlaşım eseri olarak var olduklarını söylemişlerdir. İnsan ırkı arasındaki bölünmelerin doğadan mı geldiği, yoksa nomosla ilgili bir mesele mi olduğu söz konusu olduğunda, Sofistler yine insanlar arasındaki bölünmelerin doğal olmadığını iddia etmişlerdir. Eşitlik meselesinde ya da bir insanın başka insanları (kölelik) veya bir milletin başka milletleri yönetmesinin (imparatorluk) doğal ve kaçınılmaz mı yoksa nomos'un sonucu mu olduğu konusunda , Sofistler tavırlarını yine nomostan yana koymuşlardır. Onların bu yaklaşımlarının politik örgütlenme ve hukuk veya siyaset felsefesi alanındaki karşılığı uzlaşımcılık olmak durumundadır. Sofistlere göre, toplum temelini bir sözleşmeden, bireylerin ortak iradelerinden alır. Başka bir deyişle, insanların kendilerini vahşi yaratıklardan korumak, tek başlarına karşılayamadıkları ihtiyaçlarını karşılayıp, daha iyi bir yaşam düzeyine ulaşmak için, topluluklar halinde bir araya gelmek zorunda kaldıklarını söyleyen Sofistler, yasaların tanrısal bir kökeni olmadığını, insan elinden çıkma ürünler olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre, yasalar ya sayıca çok olan zayıfları kontrol altında tutmak için güçlüler ya da güçlüleri kontrol altında tutmak için zayıflar tarafından yapılır. Yasalardan başka, ahlaki öğütler ve ahlak da, doğal ya da tanrısal kökenli olmayıp, insan eseridir. Sofistlere göre, insanların, toplum oluşuncaya kadar, ne ahlakları, ne ahlaki ölçütleri, ne de yasaları olmuştu; bununla birlikte, orman yasaları egemen olursa, toplum içinde yaşamanın imkansız olacağı kısa süre içinde anlaşılmış ve dolayısıyla insanlar, güçlülerin, yalnızca güçsüzlerin varlığında ve onlarla birlikte güçlü olmalarından dolayı, güçsüzlere saldırmama, tecavüz etmeme ve onları soymama sözü verdikleri yasaların zorunlu olduğunun bilincine varmışlardır. Ahlak da insan eylemlerinden doğmuş olup, insanlar tarafından kutsanır ve onaylanır. Yoksa insanlardaki temel itici güç, ben sevgisi, bencilliktir. İnsanlar doğuştan iyi ve erdemli değillerdir. İnsanlar erdemli oluyorlarsa, bu toplumsal ve entelektüel koşullanmanın ürünüdür. Erdem öğretilebilir, erdemli davranış geliştirilebilir. Bununla birlikte, Sofistler, zaman zaman uzlaşıma dayanan yasaların her zaman en iyi yasalar olmayabileceğini savunurken, zaman zaman da doğal hukukla pozitif hukuk arasındaki boşluğu daha da genişletmişler ve bu ikisinin birbirlerine karşıtmış gibi görünmelerine neden olmuşlardır. (Say Büyük Felsefe Sözlüğü)
- kavram [Os. mefhum; İng. concept; Fr. concept; Al. begriff]. Bir şeyin, bir nesnenin zihindeki ve zihne ait tasarımı; soyut düşünme faaliyetinde kullanılan ve belli bir somutluk ya da soyutluk derecesi sergileyen bir düşünce, fikir ya da ide. Soyutlama yoluyla elde edilen zihinsel tasavvur olarak kavram, ortak özellikleri paylaşan bir nesneler kompleksinin veya söz konusu nesnelerin paylaştığı ortak özellik ya da niteliklerin psikolojik ya da zihinsel tasarımına karşılık gelir. Başka bir deyişle, bir terimin anlan ve dolayısıyla düşüncenin, bir terimin konuşma ya da söylemin en küçük birimi olması gibi, en küçük ve en temel birimi olan kavram, bir sınıfın üyeleri ya da sınıfın kendisi için kullanılan isim; betimleyici bir özellik ya da bağlantıya gönderimde bulunan bir terim olmak durumundadır. Tıpkı tümce oluşturmak için terimlerin bir araya getirilmesi gibi, kavramlar da, önermeler oluşturmak ya da tam ve eksiksiz düşünceler meydana getirmek için bir araya getirilir. Bir kavram kazanmak, onu ifade eden terimin anlamını öğrenmektir. Buna göre, kavram düşünübilebilen, ve zihne bir şeyi başka bir şeyden ayırmaya olanak veren şey ya da tasanrımı, nesnelerin ya da olayların ortak özelliklerini kapsayan ve ortak bir ad altında toplayan genel tasavvuru, kendisini gösteren terimle anlatılmak istenen genel fikri, kimi sözcüklerle dile getirilen ve deneyim kökenli olduğu öne sürülen , çeşitli soyutluk diüzeylerindeki zihinsel içerikleri ifade etmektedir. Kavram, bir şeyin tekil izlenimine, o şeyin imgesine değil de, o şeyin tasarımını gösteren şeye karşılık gelir. Buna göre, insan bir şeyin tekliğini, onu başka her şeyden ayıran biricikliğini tasarlayabildikten başka, tek ve biricik olanlara ortak olan özellikler yardımıyla, aynı tek ve biricik olanlar için geçerli olan bir genellik de tasarlayabilir. Kavram denilince de anlaşılması gereken işte bu ikinci tasarımdır. Kavram, bir sözcüğe yüklenmiş, bir sözcükte toplanmış bir bilgiyi ifade eder. Buna gore, epistemolojik açıdandan kavram, işaret ettigi şey ya da nesne hakkındaki bilgimiz arttıkça, hacmi durmadan genişleyen bir depo niteliğindedir. Bu bakımdan kavram, dilde hiçbir zaman tam olarak ifadesini bulamayan bir potansiyaliteye sahiptir. Öte yandan, kavram, tek başına olduğu, yani bir önerme içerisinde özne ve yüklem olarak yer almadığı sürece, doğru ya da yanlış, olumlu ya da olumsuz olamaz. Buna göre, doğruluk ve yanlışlık, kavramların değil de, önermelerin bir özelliğidir. Kavramın tek başına yerine getireceği hiçbir işlevi yoktur; onun işlevi, ancak ve ancak önerme içerisinde belli olur. Öte yandan, bilimlerde kavram, bir teoriden daha aşağı bir soyutlama düzeyinde bulunmakla birlikte, teoriler kullanılan kavramlardan meydana geldiği için, teorinin çok temelli bir parçasını oluşturur. (Paradigma Felsefe Sözlüğü)
- Gerçek mutluluk, insan aklının maddenin egemenliğinden kurtularak, varlığa ilişkin bilgiyle ve ilahî hakikatle aydınlanmasıdır. (Felsefeye Giriş)
- "Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez." (Sokrates)
- "Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın." (Sokrates)
- Özgürlüğün en önemli emaresi olan boş zaman yoluyla ancak insan nihai hedef olan mutluluğa erişebilir. (Eğitim Felsefesi)
- Sokrates, öyle sanılır ki, biraz da bedenin insanın hayatının verili kısmı olduğunu, dolayısıyla bedene abartılı bir özen göstermenin gerekli olmadığını, insanın tüm çabasını ruhunu ve dolayısıyla aklıyla ahlaki karakterini geliştirmek için çaba sarf etmesi gerektiğini göstermek amacıyla yaz kış ince bir entari ve çıplak ayakla dolaşmıştır. (Felsefe Tarihi)
- ...insandaki ilahi öz olan akıl, insana ruhunu maddeye olan bağımlılığından, maddeye meftunluğunun yol açtığı uyuşukluk halinden kurtulması için Yaratıcı tarafından verilmiş olan ilahi varlık ya da güçtür. ...Aksi durumda, yani ruhun akıllı parçasının akıldışı parçayı denetim altına alması yerine, akıldışı parçanın baskın çıkması durumunda, bundan Râzî’ye göre, her türlü kötülük ve erdemsizlik çıkar. Ruhu temelde mekân, madde ve zamandan oluşan bu dünyaya ait bir unsur haline getirip, bu dünyaya mahkûm eden, söz konusu kötülük ya da şeytani edimlerin başında hırs, tamah, öfke, yalan, oburluk, sarhoşluk, cinsel dürtü, dünyevi şeref düşkünlüğü ve ölüm korkusu gelmektedir. (Felsefe Tarihi)
- “Nereye kadar bilebiliriz?” (Bilgi Felsefesi)
- Kötülüğün yolu yakındır kolay ulaşılır ona. İyiliğin önüne ise alınteri ve vicdanı koymuştur (Platon)
- Platon, Atinalıların çok önemli bir çoğunluğunun ruhlarına, entelektüel yetenekleri ve melekeleri önemli ölçüde dışta kalacak şekilde, iştihanın egemen olduğunu, bu yüzden onların doğru ahlaki kararlar alamadıklarını, arzularının objelerinin gerçek olduğuna inanan bu insanların yanlış hesap yaptıklarını savunur. Bununla birlikte, bu egemenliği veya zorba iktidarını ortadan kaldırıp, insanları ahlaklı ve mutlu bir hayatın yoluna sokmak mümkündür. Platon söz konusu hakimiyeti ortadan kaldırmanın, onların ruhlarında bir ahenk yaratmanın yolunun eğitimden geçtiğini düşünür. Bir diğer ifadeyle, insanların büyük bir çoğunluğu filozof olmasa da, dengeli, ölçülü, iyi düzenlenmiş bir hayat sürebilmeye muktedirdir. Bu da ancak, filozofların yönettiği adil bir politik düzende verilecek sağlam bir eğitim yoluyla olur. Çünkü bu şekilde, gereği gibi eğitildikleri takdirde, onların iştihaları hak ettikleri yerde ve düzeyde dururken, akıl yürütme güçleri doğru kanaat ve fikirlerle donatılır. Bu insanların, alacakları eğitim sayesinde ölçülülük, basiret ve psikolojik ahengin önemini görmeleri sağlandığı takdirde, onların akılları ruhlarını, tarafgir veya hizipçi bir biçimde değil de, ruhun bütünlüğünün esenliğine hizmet edecek şekilde yönetebilmeyi öğrenirler. Onların ruhsal ahengin önemine kanaat getirdikleri zaman iştihayı yerinde tutmaya ve onun ruhun diğer parçalarına tecavüz etmesini önlemeye çalışacaklardır. Onlar, iştihayı tatmin etmek için verilecek her ödülün, yapacakları her tecavüzün, işleyecekleri her suçun uzun vadede kendilerine mutsuzluk olarak döneceğini bileceklerdir. Başka bir deyişle, uzun ve kapsamlı bir eğitimin ardından insanların gerçek çıkarlarını tanıyıp öğreneceklerini savunan Platon'a göre, halka şirin görünmek veya halk dalkavukluğu yapmak yerine, bireylerin ya da uyrukların gerçek çıkarları için çalışacak yöneticilerin ilk ve en önemli görevi, moral eğitim ve doğru bir koşullama olmak durumundadır. Onlar yönettikleri insanların ruhlarını şekillendireceklerdir. Böylesi bir şekillendirme, Platon'un siyaset felsefesinde ortaya koyacağı "en iyi rejimin", ideal devletin en önemli işlevini meydana getirir. (Platon)
- Hegel'in anladığı şekliyle akıl, insana, beşeri özneye yüklenen bir yetenek değil, bir bütün olarak gerçeklik, gerçekliğin toplamıdır. (Felsefe)
- Whitehead, "benlikle ben olmayan, düşünceyle eşya arasında bir boşluk ve ayrılık bulunmadığını" öne sürer. Bunun nedeni ise dünyadaki hiçbir şeyin başka her şeyden tecrit edilmiş ya da yalıtılmış olarak var olmamasıdır. Dünyadaki her şey bir başka şeye bağlanmış olup ancak başka şeylerle olan ilişkileriyle anlaşılabilir; bundan dolayı, kendi başına var olan, statik bir varlık yoktur. Dünyada, yalnızca olaylardan meydana gelen sınırsız bir ağın varlığından söz edilebilir. Dahası, bu ağdaki her olay biriciktir ve onun kendine özgü bir yapısı vardır. Yine Whitehead'a göre, var olan her şey bir başka şeyle birlikte vardır. O, var olan her şeyin, başka şeylerin varoluşuna karşı duyarlı olduğunu söyler. Yani her varlık, başka şeylerle olan aktif ilişkilerinden meydana gelir. O, varlığın duyular aracılığıyla gerçekleşen algıda gözlemlenen nesnelerin toplamıyla sürekli bir değişme sürecinden daha fazla hiçbir şey olmadığını savunur. (Felsefe)
- “Sokrates insanları "ruhlarına özen göstermeye" çağırmıştır. (İlk Çağ Felsefesi Tarihi)
- Çünkü bir öğretmen, konusunda ne kadar bilgili olursa olsun, sahip olduğu bilgileri öğrencilerine aktarma, onu ele aldığı konularda iyi bir biçimde yetiştirme imkanından yoksun olduğu takdirde, sahip olduğu derin, uzmanlık bilgisi, hiçbir anlam ifade etmez. (Uygulamalı Etik)
- D'Alembert bunun ardından, ahlaktan ancak bir toplum içinde başkalarıyla ilişkiye girdiğimiz zaman söz edebileceğimizi, dolayısıyla ahlaki değerlerin başkalarından yalıtılmış olarak yaşayan bireyler tarafından değil de sosyal grubun davranışı yoluyla geliştirildiğini, bu yüzden ahlaklılığın hiçbir zaman kişisel bir mesele olamayacağını çok daha büyük bir kuvvetle söyler. (Felsefenin Kısa Tarihi)
- Aristoteles'te eğitim, beden eğitimiyle başlayıp müzik eğitimiyle devam eder ve bilim ya da felsefe eğitimiyle son bulur. (Eğitim Felsefesi)
- İnsanın söz konusu nedenselliğe tâbi olan bir boyutu vardır. Buna göre, bilimin, bilimsel araştırmanın konusu olan varlık olarak insan, biyolojinin ve psikolojinin yasalarına tabi olan organik bir fenomendir. O, bu haliyle hiçbir şekilde özgür değildir; fenomenal boyutuyla doğal bir varlık olarak insan doğal nedensellik yasalarına bağlı olup, kendi dışındaki nedenler tarafından belirlenir. Fakat ahlaki seçimlerin öznesi, ahlakın konusu, ahlaki değerlemenin nesnesi olarak insan, pratik aklın buyruklarına uymak ya da uymamak bakımından özgür olan numenal bir varlık, bir kendinde şeydir. îşte akıl tarafından yönetilebilme yeteneğine, dış nedenlere tâbi olan iradenin heteronomisine karşıt olarak, akla, akim buyruklarına itaat eden failin özerklik ya da otonomisine, Kant özgürlük adını verir. “Eğer bütün akıl sahibi varlıklara özgürlük yüklemek için yeterli nedenimiz yoksa/ istememize özgürlük yüklemek yetmez. Çünkü ahlaklılık, sırf akıl sahibi varlıklar olarak bizler için yasa görevi gördüğünden, bütün akıl sahibi varlıklar için de geçerli olmalıdır; ve ahlaklılığı sadece özgürlüğün özelliğinden türetmek gerektiğinden, özgürlüğü de bütün akıl sahibi varlıkların istemesinin özelliği olarak kanıtlamak gerekmektedir. Onu, insanın doğal yapışırım bazı sözüm ona deneylerinden ortaya koymak yetmez; o, genel olarak akıl sahibi ve bir istemeyle donatılmış varlıkların etkinliğine özgü bir şey olarak kanıtlanmalıdır. Şimdi diyorum ki, ancak ve ancak özgürlük idesi altında eylemde bulunabilen her varlık, tam bundan dolayı, pratik açıdan gerçekten özgürdür; yani özgürlüğü kopanlmazcasına bağlı bütün yasalar, onun için de geçerlidir. Şimdi, istemesi olan her akıl sahibi varlığa, zorunlu olarak yalnızca onun altında eylemde bulunduğu özgürlük idesini yüklememiz gerektiğini ileri sürüyorum. Çünkü böyle bir varlıkta biz, pratik olan, yani nesneleri bakımından nedenselliğe sahip olan bir akıl düşünüyoruz. Şimdi, yargılarında başka herhangi bir şey tarafından yöneltilmeyi kabul eden bir akıl düşünmek olanaksızdır; çünkü bu durumda özne, yargı gücünün belirlenmesini akima değil, dürtülerine yüklerdi. Akıl, ilkelerinin yapıcısı olarak, kendini yabana etkilemelerden bağımsız görmelidir; dolayısıyla o, pratik akıl ya da akıl sahibi bir varlığın istemesi olarak, kendisi tarafından özgür olarak görülmelidir; yani, böyle bir varlığın istemesi, ancak özgürlük idesi altında ona özgü bir isteme olabilir, bundan dolayı da pratik bakımdan bütün akıl sahibi varlıklara yüklenmelidir.” -KANT (Etik Ahlak Felsefesi)
- Çocuk ahlaklı olmaya böyle başlar; ahlaki eylemleri önce gerekçeleri bilmeden, ebeveynlerinin rehberliğiyle ve alışkanlıkla yerine getirir. Sonra hakiki gerekçeleri bilerek, neden ahlaklı olmak gerektiği sorusuna yanıt vererek ilkeli eylemlere yönelir. (Eğitim Felsefesi)
- "Şimdiye kadar tam bir yokluğun bulunduğu zamanın varlığı gibi açık bir çelişkiyi kabul edecek kadar düşüncesiz birinden söz edildiğini işitmedim. "Salt yokluğun", bütün varlıkların tam inkârının herhangi bir reel varlığı ortaya koyabileceğini düşünmek akıl almazlıkların en büyüğüdür" (Onyedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi)
Yorumlar
0 yorum