Kitap Künyesi

Yazar: Necip Hablemitoğlu

Yayın Evi: Pozitif Yayıncılık

İSBN: 9786054726356

Sayfa Sayısı: 150

--reklam--

Gaspıralı İsmail Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Gaspıralı, Türk Milleti'nin bir bütün olduğuna inanıyordu. Coğrafi ayrılıkları ve lehçeyi bu bütünün önünde bir engel olarak görmüyordu. Bu düşüncesinde dile büyük bir önem veriyor, sade bir Türkçe ile konuşup yazmanın bu bütünlüğü sağlamada önemli bir adım olacağına inanıyordu.

Dil konusunda gösterdiği özverili çabaları eğitim konusunda da gösteren Gaspıralı İsmail, ilk okulunu, 1884 yılında Bahçesaray'da açmıştır. Yeni bir yöntemle okumayı ve yazmayı kısa zamanda öğreten okulların sayısı gittikçe artmış, 10 yıl içinde bu yöntemle eğitim veren 100 kadar okulun açılmasına öncülük etmiştir. Araştırmacılara göre, bu rakam daha sonra 5 bine kadar ulaşmıştır.

Fikirleri, çıkardığı Tercüman Gazetesi aracılığıyla, Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, İran ve Mısır'da tanınan Gaspıralı, 1907'de, Kahire'de bir İslam Kongresi toplayabilmek için büyük çaba sarf etmiş,1910'da ise Hindistan'a giderek Bombay'daki Encümen-i İslamiye'nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlatmıştır.

Türk Dünyası'nın gördüğü ender zeki ve idealist şahsiyetlerden birisi olan Gaspıralı İsmail, sadece Rusya Türkleri'nin değil, bütün Müslümanlar'ın meseleleriyle yakından ilgilenmiştir.

Bu kitap, Çarlık Rusyası'nın Türk halkını eğitimsizliğe ve geriliğe sürükleyen politikalarına karşı siyasi mücadelenin ve toplumsal bir bilincinin oluşturulmasının da öyküsü aslında. Gaspıralı İsmail ile ortaya konulan fikirler, bir dönemin kırılmasını da yansıtması açısından tarihe ışık tutuyor.

(Tanıtım Bülteninden)

--reklam--

Gaspıralı İsmail Alıntıları - Sözleri

  • Bineceğiniz gemiler, Karadeniz'in coşkun merhametsiz dalgalarını zor aşacaktır. Karşılaşacağınız hastalıklar ve zorluklara, bulacağınız çareler ehemmiyetsiz kalacaktır. Gideceğiniz yerlerin tabiat ve iklim şartları başka olacaktır. Oralarda ki hazırlıklar kifayetsiz kalacaktır. / İsmail Gaspıralı
  • "Milletin haline aşina olmadıkça , millete hizmet mümkün olmaz. Bunun için köy düğünlerine , derviş ve ulema meclislerine , Beyler ve ağalar ziyafetine , medrese hücrelerine girmeli , her türlü ictimalarda bulunmalı , çok dinleyip ,az konuşup ameli dersler almalı. Her sanatın iyi cihatlerini ve uygunsuz hallerini görüp , öğrenip milli zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamalı . "
  • Bizler gelir geçeriz, lâkin milli maarif yaşayacaktır.
  • 1851 yılında bu güneş küçük Kırım'ın mütevazi bir Türk köyünde doğdu. O güneşe İsmail Gaspıralı lâkabını verdiler.
  • Gaspıralı İsmail Bey'in umdelerinden birisi de Türk kadınina hürriyet ve erkeklerle eşitliği temin etmek lüzumudur. Bu umdesini ısrarla ve devamla tahakkuk ettirmek ister. Onun nazarında milletin anaları, milletin birinci terbiyecileridir, kadınlar hayatı anlayamayacak olurlarsa, çocuklarını hayata elverişli olarak yetiştiremezler. Milletin yarısı, kadınlar eder, onlar hayat ve faaliyetten uzak kalırlarsa milletin hayat ve faaliyeti de yarım kalır. Kadın meselesine dair, İsmail Bey'in hoş bir eseri vardır. "Kadınlar Ülkesi"44 İsmail Bey, Arap ve Çinlilerden Türklere geçmiş çok kötü bir adet olan, “Erkek Kadın eşitsizliği" dolayısıyla Türklerde hasıl olan geri zihni yeti ve taassubu söküp atabilmek için oldukça mücadele etti.
  • Sibirya'nın uçsuz bucaksız buzlu çöllerinde yaşlı gözleriyle anasını, babasını arayan ,aç, susuz, yarı donmuş çocuklar, ailesini arayan bedbaht analar ,babalar, gözlerinde vatan hasreti nin sembolü olan donmuş gözyaşı Damla acılı ile son nefesini veren ihtiyarlar ;üst üste istif edilmiş donmuş cesetler, gözyaşları ile çözülen buzlar ; sadece feryatların iniltilerin hıçkırıkların ebedi destanının yazıldığı o menhus diyarlar; Karadeniz'in azgın dalgaları arasında dağılan çürük teknelerde bulan on binlerce göçmen; namusları uğruna genç canlarına kıyan kızlar ; kurşuna dizilen zindanlarda çürüyen Türkler, ölüm, açlık, soğuk ,sefalet, gerilik ,gözyaşı ,ıstırap ;şanlı bir ırkın evlatlarının yürekler acısı yaşantısı... Ortadan kaldırılmak istenen bir milletin ıstırabı... Türk olmanın cezasını çeken yaşlı yaralı esir Türklerin hazin hayat hikayesi... Bir güneş bekleyen masum insanlar ... Güneş ... Bir "Güneş"ti beklenen TURAN'ın ufuklarında . 1851 yılında bu Güneş küçük Kırım'ın bir Türk köyünde doğdu. O güneşe İsmail adını Gaspıralı lakabını verdiler.
  • "DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK"
  • XIX. yy. ikinci yarısında çarlar ve hükümetleri, eritme/ asimilasyon politikasını geçmişteki bazı başarılarına dayanarak, "hedefe daha çabuk" ulaşmak yolunda inatla ve daha sıkı bir programla devam ettirme zaruretini duymuşlardır. Bunun sonucu olarak 1864 yılında faaliyete geçen "Rus Öğretmen Okulları" ve Kazan İlahiyat Fakültesi kapılarını Türk çocuklarına açtı. Rus maarifi tamamen art niyetli bu okullara her türlü imkan ve tahsisatı sağlamış, mahalli Türk okullarına daha evvelden yapışmakta olan gayet az bir yardımı da tamamen keserek bu okulların imkansızlıklardan kapanmaları için ellerinden gelen bütün yolları denemişlerdir. Rus maarifinin maksadı ortadaydı; Rusya, Türkler'i, çocuklarını ya hiçbir geliri ve eğiticiliği bulunmayan mahalli eski okullara zeka ve kabiliyetlerini körletmek pahasına da olsa gönderecekler, ya da Rus terbiyesi alarak Ruslaşmalarını temin etmek için her türlü imkanlara sahip Rus okullarını tercih edeceklerdi. Rus misyonerleri neticeden ümitliydiler, Türk çocukları açmış oldukları okullara koşacaklar, kısa bir zamanda Rus kültürüne tamamiyle vakıf olarak Rus terbiyesini alacaklar, mezun oldukları andan itibaren memleketlerindeki okullarda Türk çocuklarının körpe dimağlarına Rus sempatizanlığı ve Rus kültürünü aşılayacaklardı. Böylece onların talebeleri de Rus okullarına koşacaklar, kısa bir zaman içinde Rusya Türkleri milli benliklerini kaybederek Ruslaşacaklardı. Rus maarifinin ve misyonerlerin bütün faaliyet ve ümitleri kısa bir zaman içinde Rusya Türkleri tarafından akamete uğratıldı. Rusya Türkleri; çocuklarım, Türk okullarında Rus kültür ve terbiyesini veren hoca olarak görmektense; cehaleti ve sefaleti perçinlemekten başka elinden bir şey gelmeyen hoca olmalarını tercih ederek medreselere gönderdiler. Rusya Türkleri'nin bu kararlı tutumu; her türlü yokluk ve sefalete rağmen milli benliklerini her şeyden üstün tuttuklarına dair önemli bir belgedir. Rusya Türkleri arasında bu direnişin sonucu olarak görülen ortak özellik, "cehalet, gerilik, sefalet, aşırı taassup ve sefalet" idi. Gerçi bu durumun Rusya Türkleri'nin kaderi üzerinde az da olsa bir faydası olmadığı inkâr edilemez. Rusya Türkleri arasında oldukça önemli bir yer tutan softalar, her yeniliğe olduğu gibi, bazı Rus reformlarına da karşı çıkmışlar, tamamen art niyetli olan bu gibi Rus teşebbüslerini kısmen de olsa akamete uğratmaya muvaffak olmuşlardır. Biraz da bu durumun tesiri ile Rusya Türkleri, erimekten, Ruslaşmaktan kurtulmuşlardır. Her şeye rağmen Rusya Türkleri'nin, bugünkü mevcudiyetlerini, bu dar görüşlü softalara değil, hayatlarının sonuna kadar Rusya Türkleri'nin kurtuluşu için mücadele eden sayılı birkaç Türkçü evladına borçlu olduğunu unutmamak gerekir. Bilhassa XIX. yy.ın ikinci yarısında Rusya'da Türk Milli- Kurtuluş ve Türk Kültür hareketlerinin en önemli liderleri, Şeyh Bahaeddin İşan, Kazanlı Bahaeddin Mercanî, Hüseyin Feyzhanî, Abdülkayyum Nasırî, Hasan Bey Zerdabî gibi aydın Türkler'di. Bunlardan Bahaeddin îşan, Rusya Türkleri arasında pek çok taraftar ve müridi olan Veysi Tarikatının şeyhi idi. O sıralarda Veysi ve Nakşibendi tarikatlarının ana hedef ve prensibi; Rusya Türkleri'ne dinle birlikte "Milliyetçilik" aşılamak ve kafir Rus'un boyunduruğundan kurtulmak idi. işte Bahaeddin İşan bu kutsal davanın öncülerindendi ve Ruslar tarafından "deli" denilerek zindanda şehit edilmiştir. Bu sıralarda Rusya'daki Türk basını ise hemen hemen yok denecek kadar zayıf bir durumdaydı. Sadece "Ekinci", "Keşkül", "Ziya", gibi birkaç gazete ve dergi kör topal çıkmaya çalışıyordu. Çok mutedil ve ihtiyatlı oluşları ile dikkati çeken bu gazete ve dergiler, faaliyetleri ve ihtiva ettikleri yazılar itibariyle Rusya Türkleri'nin sesi olabilmekten çok uzakta kalıyorlardı. Bir yandan sefalet ve gerilik, diğer yandan maarifsizlik ve matbuatsızlık, topyekûn sürgün ve katliamlar; Osmanlı toprakları ile komşu olan Rusya'nın Türk bölgelerinden "ak toprağa" göçlere sebep olmuştur. XIX. yy.ın ikinci yarısında, Kırım'dan, Kafkasya'dan, Azerbaycan'dan göç eden Türkler'in sayısının milyonları bulmasına, göç ederken yollarda canlarını kaybeden Türkler'in sayısının yüzbinleri geçmesine rağmen, daha yüzbinlerce Türk hâlâ göçe hazırlanıyordu. İşte XIX.yüzyılın ikinci yarısında gözler önüne serilen belgeleri ile sabit bir tablo: Sibirya'nın uçsuz bucaksız buzlu çöllerinde kökleri ile sökülen bir ağaç gibi terk edilmiş, ölüme mahkûm yüzbinlerce Türk... Sibirya'nın uçsuz bucaksız buzlu çöllerinde yaşlı gözleri ile anasını, babasını arayan, aç, susuz, yarı donmuş çocuklar; ailesini arayan bedbaht analar, babalar, gözlerinde vatan hasretinin sembolü olan donmuş gözyaşı damlacığı ile son nefesini veren ihtiyarlar; üst üste istif edilmiş donmuş cesetler; gözyaşları ile çözülen buzlar; sadece feryatların, iniltilerin, hıçkırıkların ebedi destanının yazıldığı o menhus diyarlar; Karadeniz'in azgın dalgaları arasında dağılan çürük teknelerde boğulan onbinlerce göçmen; namusları uğruna genç canlarına kıyan kızlar; kurşuna dizilen, zindanlarda çürüyen Türkler, ölüm, açlık, soğuk, sefalet, gerilik, gözyaşı, kan, ıztırap; şanlı bir ırkın evlatlarının yürekler acısı yaşantısı... Mahvedilmek, ortadan kaldırılmak istenen bir milletin ızdırabı.. Türk olmanın cezasını çeken YASLI, YARALI, ESİR TÜRKLER'in hazin hayat hikayesi. .. Bir "GÜNEŞ" bekleyen masum insanlar... Güneş... Bir "Güneş"ti beklenen TURAN'ın ufuklarında. 1851 yılında bu güneş küçük Kırım'ın mütevazı bir Türk köyünde doğdu. O güneşe İsmail adını Gaspıralı lâkabını verdiler. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, çok geniş bir sahaya yayılmış olup, uzun bir zamandan beri "Birlik" kuramamış olarak birbirinden habersiz yaşayan Türk milletini "boyculuk" zihniyetinden; "BÜTÜN TÜRKLÜK" kavramına yükselten büyük Türk fikir ve aksiyon adamı, 1851 yılında Bahçesaray şehrine yakın bir mesafede olan Avcıköy'de doğdu. Babası Mustafa Ağa, Gaspıra köyünden olduğu için Gaspıralı anlamına gelen "Gaspirinski" lâkabını aldı. Gaspıralı İsmail Bey, henüz üç yaşında iken Sivastopol harbinin başlaması üzerine Mustafa Ağa, ailesini Bahçesaray'a yerleştirdi. Gaspıralı İsmail Bey, kendisi için pek büyük mana ifade eden bu şehirde on yaşına kadar kaldı. İlk alfabeyi bu şehirde Hacı İsmail Efendi'den öğrenmiş, çok sevdiği dadısından milli hikaye ve masalları yine bu şehirde dinlemiştir. Temiz sokakları, hansarayları, sıcakkanlı müşfik insanları ve tabii güzellikleri ile Bahçesaray, Gaspıralı İsmail Bey'in körpe dimağına öylesine nüfuz etmişti ki, son nefesini verinceye kadar Bahçesaray'dan tamamen uzaklaşmayı düşünmemişti bile. On yaşında iken Akmescit Jimnazına giren Gaspıralı İsmail Bey, iki yıl burada okuduktan sora Varonej şehrindeki askerî okula, oradan da nakil yolu ile Moskova Askerî Lisesi'ne girmiştir. [Voronej, Rusya'nın Merkez Rusya Federal Bölgesi'nde Don Nehri'nin kollarından Voronej Nehri'nin kenarında bulunan şehir. Voronej Oblastı'nın merkezidir. Şehrin nüfusu 2014 yıl itibarıyla 1.014.610'dir.] Gaspıralı İsmail Bey'in genç ruhunda ilk isyan fırtınası Moskova'da iken kopmuştur. O sıralarda Moskova, Panslavist cereyanların merkezi durumunda bulunuyordu. Türklük aleyhine düzenlenen bütün komplolar, bu şehirde planlanıyor ve icra edilmesi için Petersburg'a gönderiliyordu. Çar II. Aleksandr, Rusya'yı Panslavistler'in arzularına göre idare etmekteydi. Her yerde olduğu gibi Moskova'da da hor görülen Türkler'in aleyhinde söylenen sözler, Gaspıralı İsmail Bey'in milli gururunu incitiyor, "Milliyetçilik" duygusunu kamçılıyordu. Yusuf Akçura; "Gaspıralı İsmail Bey, ilk milli hissi, milli şuuru Moskova'da iken duymuştur." demektedir. Moskova'nın bu havası, talebe olarak bulunan Türkler'in birbirlerine olan yakınlaşmalarını sağlamıştır. Gaspıralı İsmail Bey de bu arada aslen Kırım Türkleri'nden olup Litvanya'da yaşayan Mustafa Mirza Davudoviç ile candan dost ve arkadaş olmuştur. {Kırımlı olup Litvanya'da yaşayan Mustafa Mirza Davidoviç ile İsmail Bey Gaspıralı can dostuydu. Litvanya Tatar sülalesinden gelen Davidoviç Moskova'da okul bitirdikten sonra 1867 yılında Kırım'a yerleşti. Gaspıralı İsmail Bey'in ruhunda kopan bu ilk isyan fırtınası; pazar günlerini aralarında geçirdiği "Moskovskiye vedomosti (Московские ведомости) " gazetesinin şoven muharriri Prof. Mihail İvan Katkof'un ailesinden duydukları ile Türk ırkçılığına dönüşmüştür. Bütün bunlar İsmail Bey'e onda her şeyden önce kendi Türk milliyetçilik hissini uyandıran Rus kültürünü ve Rus aydınlarının ideolojik akımlarını tanımak için fırsat vermişti. Gaspıralı İsmail Bey'in genç ruhunda Türklük gurur ve şuurunun ilk uyanışı, onun gençlik heyecanı ile birleşerek henüz 16 yaşında iken Türklük uğruna ölüme atılacak dereceye gelmesini sağlamıştır. Gaspıralı İsmail Bey, 6. sınıfa geçtiğinde Mihail İvan Katkof'un, Girit'te Rum isyanı münasebetiyle Türkler aleyhine yazmış olduğu heyecanlı makaleler, İsmail Bey ve arkadaşı Mustafa Mirza Davudoviç'i öylesine coşturmuştu ki, öylesine galeyana getirmişti ki, tatilde ailelerinin yanına döneceklerine Girit'te katliama uğrayan Türkler'e yardıma gitmeye karar verdiler. Yola çıkan iki arkadaş, Volga ve Don nehirleri üzerinden 45 gün kürek çekerek Kırım'a ulaşmışlar, buradan da Odesa'ya geçmişlerdir. Odesa'da pasaportsuz olarak gizlice bindikleri Türkiye'ye giden bir gemide yakalanmışlar, ailelerine teslim edilmişlerdir. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Gaspıralı İsmail Bey'in Türklük için bu ilk atılışını şöyle anlatıyor: "Çocukluğunda Türkler'e yardım için evinden kaçmış, Volga üzerinde bir sandala binerek İstanbul yollarına çıkmıştı. Küçücük genç ruhunun Türk'e yardım için bu atılışını bütün ömründe en son nefesine kadar devam etti. Türk tarihinin duvarında İsmail Gaspirinski'nin kurtarmaya giden bu genç şekli ebedi kalacaktır. Yarının Turan şairleri milli beyitlerinde bu yolculuğu övünerek hatırlayacaklar; ressamlarımız, mekteplerde okuyan çocuklanmız için, baba ocaklarında gözlerini açan yavrularımız için onun resmini yapacaklar, yarınki genç analar çocuklarına bu yolculuğun hikayesini ilahi kudsî sesleri ile anlatacaklardır." Gaspıralı İsmail Bey'in bu gençlik çağları; Türklük uğruna yaptığı saf heyecan ve taşkınlıkları ile doludur. İsmail Bey'in gençlik devresinde tamamen hissiyatı ile yaptığı hareketler, ona genç yaşta, Rusya gibi koyu bir istibdadın hüküm sürdüğü bir ülkede "Tercüman" gibi bir gazetenin 35 yıl gibi uzun bir süre yaşaması için gerekli tecrübeyi ve ihtiyatı kazandırmıştır. Gaspıralı İsmail Bey'in genç ruhunda, ezilen Rusya Türkleri'ne yardım etme arzusu ağır basınca Moskova'ya tahsilini tamamlamak için gitmekten vazgeçmiş, sevdiği insanlar arasında bulunarak onlara hizmet etmeyi tercih etmiştir. 17 yaşında iken Mengli Giray Han'ın yaptırmış olduğu eski Zincirli Medresesi'ne Rusça öğretmeni olarak giren İsmail Bey, bir yıl sonra maaşı artırılarak Yalta'nın Dereköy okuluna tayin olunmuştur. Gaspıralı İsmail Bey, 1871 senesine kadar süren öğretmenlik hayatında talebelerine Rusça'dan ziyade Türkçe öğretmek için gayret sarf etmiştir. 1871 senesinde İsmail Bey'in tekrar İstanbul'a gitmek ve orada Türk subayı veya memuru olmak hevesi kabarır. Zaten akrabalarından biri İstanbul'da memurdur. İsmail Bey, İstanbul'da iyi bir memur olabilmek için Fransızca'ya vakıf olmak lüzumuna kanidir. Buna göre İstanbul'a Paris yolu ile gitmeyi yani Paris'te bir müddet kalıp Fransızca'yı adamakıllı öğrendikten sonra İstanbul'a gelmeyi kararlaştırır.7 Yanında az bir para olduğu halde Viyana, Münih, Stuttgart üzerinden acele bir seyirle Paris'e geçmiştir. Doğudan gelen bir yabancı için değil, yerliler için bile gayet çetin ve karışık olan Paris hayatında, henüz 21-22 yaşında bulunan İsmail Bey, yapayalnız, sırf kendi kuvveti ile iki sene geçinebilmiştir. Gaspıralı İsmail Bey, bu arada hem hayatını kazanabilmek, hem de Fransızca'sını ilerletmek gayesi ile Paris'te yaşayan meşhur Rus edibi İvan Turgenyev'in yanında sekreterlik ve bir ilan şirketinde tercümanlık yapmıştır. İsmail Bey'in Paris'ten en büyük istifadesi, Batı hayat medeniyetini olduğu gibi güzellik ve çirkinlikleri ile, iyilik ve kötülükleri ile öğrenmek ve bu hayatın binbir türlü mania ve müşkülatı ile cenkleşe cenkleşe yaşamak oldu.
  • Gaspralı İsmail Bey'in, hastalıkları, vasiyetleri ve ölümü hakkında çok az yazı yazılmıştır. Bu yazıların muhtevası bakımından en değerlisi; İsmail Bey'in yakın mücadele arkadaşı Hasan Sabri Ayvaz'ın yazmış olduğu "Büyük İsmail Bey'in Hastalığı, Vasiyetleri ve Ölümü" adlı yazısıdır. Cafer Seydahmet Kırımer'in "Gaspıralı İsmail Bey" eserinde tamamını almış olduğu bu yazı okunduğunda anlaşılacağı üzere gerçekten bu ulu Türk büyüğünün son günlerini aksettirebilmektedir. Bu yazıdan bazı bölümler: "İsmail Bey Gaspıralı hazretleri, birçok senelerden beri hafif bir bronşit hastalığına müptelâ idilerse de 1914 senesi sonlarına kadar hastalıklarından hiç şikâyet etmiyorlardı. İşine bakar, yazısını yazardı." Hasan Sabri Ayvaz, Gaspıralı İsmail Bey'in tam manası ile güvendiği yakın kalem ve mücadele arkadaşıdır. Hasan Sabri Bey, büyük İsmail Bey'in son anlarında yanından ayrılmamış, son nefesini verirken yanında bulunmuştur. İsmail Bey, hastalığı vahim bir hal aldığı zaman doktor tavsiyesi üzerine Kırım'ın yalı boyuna istirahata gitmiş, orada da fazla kalmayarak deniz havasının iyi geleceği düşüncesiyle İstanbul'a geçmiştir. İstanbul'da umduğu faydayı bulamayan İsmail Bey, hastalığının daha da ağırlaştığını fark edince Yusuf Akçura ile birlikte Kırım'a dönmüştür. Kırım'a dönüşünün ikinci günü İsmail Bey, kendi isteği ile yanında Yusuf Akçura ve "Tercüman"ın muharrirleri ile birlikte yıllarını verdiği matbaasının önünde resim çektirmiştir. Resim çekinirken hep yatar vaziyette poz veren İsmail Bey, çevresindekilerin şüpheli ve mütereddit bakışlarından durumu anlamış ve şöyle cevap vermiştir: "Ne taaccüp ediyorsunuz, bundan sonra benim alacak vaziyetim yatmak olacaktır, zaten ben buna yaklaşmaktayım." İsmail Bey, 9 Eylül'de kızları Şefika ve Nigar Hanımları, damadı Nasip Bey'i oğulları Rıfat ve Haydar Beyleri, Hasan Sabri Ayvaz'ı başucuna çağırmış ve vasiyetini söylemişti. Vasiyetinden bazı bölümler: " ... Bundan sonra Tercüman'm baş muharriri Hasan Basri Ayvaz olacaktır. İki seneden beri ben ona emanet etmekteyim, sizler de emanet ediniz oğullarım... Kendi ihtiyari ile Tercüman'dan gitmezse kimse onu çıkaramayacaktır..." " ... Tercüman gayri kabilî taksimdir. Hiç taksim edilemez. Evlatlarım çalışsınlar, iradenden istifade etsinler, "Tercüman"ı söndürmezler ümidindeyim." 10 Eylül'de durumu daha da ağırlaşmıştı. Durumunu idrak eden Gaspıralı İsmail Bey, Yasin-i Şerif okutturmuştu. İsmail Bey, Yasin-i Şerif okunması bittikten sonra vazifesini yerine getirmenin rahatlığı ve huzuru içinde dua ediyordu: "Büyük Allah'ım! Altmışüçbuçuk sene yaşadım. Bu hayatın otuzbeş senesini Müslümanların uyanması, terakkisi, taallisi ve tekâmülü uğrunda sarf ettim Yarabbi... Ey Büyük Tanrım! Meydana getirmek istediğim birçok şeyler daha vardı... Fakat buna muvaffak olamayacağım... artık- artık ne varsa hep senin, her şeyin senin elindedir. Allah'ım!.." 10 Eylül akşamı çocuklarını yanma çağıracaktı, hepsini okşayan ve öpen İsmail Bey, oğlu Rıfat'a hitaben: "Oğlum Rıfat! Bundan sonra kardeşlerinin, hemşirelerinin hâmisi sen olacaksın. "Tercüman"ı söndürme, "Tercüman" daima yanmalıdır. "Tercüman"ın hâmisi Milletdir. Millet otuüç seneden beri onu himaye etti. Eğer sizler benim sözlerimle hareket ederseniz Millet daima "Tercüman"ı himaye edecektir." Gaspıralı İsmail Bey, bu vasiyetinden sonra başını kıble yönüne çevirmiş, 11 Eylül sabah saat 7'ye kadar bu vasiyette kalmıştı. "Gözleri yarı açık bulunuyordu... İsmail Bey son nefesini verirken gözlerini bir daha açıp etrafına bakındı ve ebedi olarak gözlerini yumdu." Bu acı haber bütün Türk dünyasında bir yıldırım gibi yayıldı... Her taraftan "Tercüman"a binlerce telgraf geldi. Kırım'ın her tarafından merhumun cenazesinde bulunmak üzere heyetler geldi. Her taraftan birçok çelenkler gönderildi, matem bayrakları getirildi ve Eylül'ün 12 Cuma günü (12.IX.1914) cenazesi, altıbin kişilik bir cemaatin elleri üstünde taşınarak Mengli Giray Han türbesi civarındaki ebedi istirahatgahına götürüldü.1 Gaspıralı İsmail Bey, toprağa verildikten sonra düzenlenen merasimde nutuk söyleyenler bazı dakikalarda kendisini tutamayarak gözleri yaşlanıyor, sesleri titriyor, cemaatin arasında hüngür hüngür ağlaşma sadaları işitiliyordu... Filhakika bu yalnız burada cemolmuş Kırım Müslümanları değil, Umum Rusya ve hatta umum Türk-İslamlar için heyecanlı dakikalar idi... Bunu düşünerek ağlamamak kabil değildi. "Tercüman"a gönderilen binlerce telgraftan birinde, Azerbaycanlı fikir mücadele adamı, Ali Merdan Topçubaş şöyle diyordu: "Tercüman idaresine: Vefasız ecel, merhametsiz eli ile otuziki seneden beri Müslümanların yolunu nurlandıran çırayı söndürdü. Şimdi yalnız "Tercüman" idaresi değil, umum Rusya Müslümanları yetim kaldı. O Müslümanlar ki, unutulmaz İsmail Mirza Gaspırali'yi pek haklı olarak, en ötkün sözlü bir gazetenin müessisi, Müslüman efkâr-ı umumiyesinin başbuğu, "Usûl-ü Cedit" mekteplerinin naşiri sayıyorlardı. Millet arasında mukaddes bir makam tutarak onun munafiini müdafaaya bütün varlığı ile çalışması, ilelebet hayırla yad ettirecektir. Onun gösterdiği yolla Müslümanlara hizmette devam etmek ve "Tercüman"ı, devam ettirmek onun şakirtlerinin borcudur. Bu elîm hadise karşısında "Tercüman" idaresine ve umum Müslümanlara sabr-u cemil ve teselli ihsan etmesini Allah'tan niyaz ederim." Bu acı haberin bütün Türk Dünyasında, bilhassa Rusya'da yapmış olduğu tesiri Türk basınında çıkan yazılardan anlayabiliriz. Kazanlı gazeteci Fatih Kerimî Vakit Gazetesi'nde şöyle diyordu: "Bu gün, büyük Türk-Tatar dünyasının yolbaşçısı olan en parlak yıldızı söndü. Bu yıldızın sönmesi Türk-Tatar dünyasının, şarkından garbına, şimalinden cenubuna kadar görülecek ve her yerde özünün dehşetli tesirini icma edip hassas kalpleri titretecektir. İsmail Bey'in hayatı, Rusya Müslümanları için özbaşına müstakil bir devir, özbaşına müstakil bir tarihtir. .. .Şiddetli bir nehir cereyanını başka bir tarafa akıtmak ne kadar müşkül bir iş ise, gaflet ve taassup deryasına batmış bir milletin fikrini ikinci bir tarafa çevirip işletmek, ondan daha müşkül bir iştir. İsmail Bey merhum işte böyle bir işi işledi. Hiç şüphesiz O, büyük bir adamdır. Onun yüksek ruhu huzurunda diz çöküp tazim ediyoruz. Hüdanın ebedi rahmetinde olsun." Kazanlı araştırmacı Abdullah Battal Taymas "Tercüman" da:"Türk-Tatar tarihinde kendisine bir "devir" yapan, bir milletin sosyal hayatında yolbaşçılık edip onu faydalı yola götürmeğe muvaffak olup dünyadan giden İsmail Bey pek mes'ut ve bahtiyardır. İsmail Bey öldü, fakat onun büyük işleri ve yetiştirdiği naf'i yemişleri, bütün bir millete hayat veren ruhu tayyibesi bizim aramızda baki kalıp daima yaşayacaktır. Rusya Müslümanları sana minnettardır ey büyük İsmail Bey!.." diyordu. Kırımlı Hasan Sabri Ayvaz, duygularını "Tercüman"da şöyle ifade ediyordu. "İsmail Bey'in yalnız cesedi öldü. Ruhu, fikirleri, emelleri ölmedi, ölmeyecektir... Bunlar yaşıyor ve ilelebet yaşayacaktır. Onun cesedi bu gün tamamen topraklara karışmış ise de ulviyetlere doğru yükselen ruhu her an ve zaman Türk-Tatar dünyasının fezasında evela etmekte yüksek fikir ve emelleri de kendisinden sonra bırakıp gittiği milletin kalpgâhında, millî vicdanında yaşamaktadır.." Meşhur yazar ve mücadele adamı Ayaz İshakî, o andaki duygularını "İl" gazetesinde dile getiriyordu: "Artık İsmail Bey aramızda yok, o darülrahata gitti, lâkin onun ektiği tohumlar, çiçekler, aşıladığı ağaçlar bütün Rusya boyunca dağıldı. Milyonlarca talebeleri onun başladığı işi alıp götürmeğe, onun kurduğu işleri büyütmeğe koyuldular. Böyle ulu bir babaları olduğuna sevinerek işin sonuna götürebileceğine iman ederek işe giriştiler. Bu kahraman babalarını numune ve misal addederek canlı imandan tecessüm eden babalarının çizdiği yoldan ayrılmamağa azmederek işe tutundular. İsmail Bey öldü. "Tercüman" babanın ruhu bütün Tatar hareketinde ulu başbuğ olarak yaşayacaktır." Türkiye basınımda da İsmail Bey merhum hakkında birçok yazılar çıkmıştı. "Türk Yurdu", (Yıl. 1332 sayı: 12) nüshasını İsmail Bey merhumun ruhuna ithaf etmiştir. Bu özel sayıda Ahmet Ağaoğlu: " ... Fakat İsmail Bey'in ruhu, kalbi hulâsa manevi İsmail Bey öldü mü? Hayır! Hayır! O, daima zinde, daima berhayattır ve ben onu şimdi görüyorum, kendisi ile, şu satırları yazarken sohbet ediyorum! Dünyada Türk ve Türkçülük kaldıkça İsmail Bey de berhayattır, yani İsmail Bey ebedî ve cavidanıdır. İsmail Bey elânda yaşıyor, yetiştirmiş olduğu yüzlerce şakirtlerinde, terbiye etmiş olduğu binlerce ruhlarda yaşıyor." diyordu. İsmail Bey merhumun ruhu için bütün Rusya'nın Türk bölgelerinde Mevlûd-u Şerif okunmuştur. Törenler düzenlenmiş, konuşmalar yapılmıştır. Türkiye'de yapılan törenleri Ahmet Muhtar Paşa düzenliyordu. Ayrıca İstanbul'da Ayasofya Camii'nde merhumun ruhuna bağışlanmak üzere Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Birliği Derneği ve İslam Mecmuası heyetleri tarafından Mevlûd-u Şerif okutturulmuştu. İsmail Bey'in ruhu; rahattı, bahtiyardı. Çünkü artık o ebedileşmişti...
  • "Milletteki fikri uyandırmalı, zihniyeti değiştirmeli. Millet, fikri uyanmadıkça terakki edemez ve zihniyeti değişmedikçe medenileşmek ve yükselmek yoluna giremez." İsmail Gaspıralı
  • Gaspıralı İsmail Bey, Türk Milletinin boylarını birbirine bağlayan en önemli unsurun; "DİL" olduğu görüşündeydi. Türk dünyasında konuşulan büyük, küçük birçok lehçelerden öyle bir ortak lehçe seçilmeliydi ki, Tuna boylarında yaşayan bir Türk'le, Doğu Türkistanlı bir Türk rahatlıkla konuşup anlaşabilmeliydi. Bazı Türk lehçeleri vardı ki, (Yakutça ve Çuvaşça) gibi bunlar müstakil bir dile gitmekteydi. Aynı şekilde "DİL BÜTÜNLÜĞÜ" parçalanan milletlerin de akıbeti parçalanmak ve yok olmaktı. Bu gerçeği gören Gaspıralı İsmail Bey, Türk lehçeleri arasında yaratılmaya çalışılan uçurumu kapatmak gayesi ile bütün faaliyet hayatının en önemli kısmını "Dilde Birlik" idesinin tahakkukuna hasretmiştir.
  • "Hakim bir milletin; mahkûm düşmesi, mahkûm bir milletin yok olması, mektepsizlikten ileri gelir"
  • Gaspıralı İsmail Bey, Türk Milletinin boylarını birbirine bağlayan en önemli unsurun ; "DİL" olduğu görüşündeydi. Türk dünyasında konuşulan büyük, küçük birçok lehçelerden öyle bir ortak lehçe seçilmeliydi ki, Tuna boylarında yaşayan bir Türk'le, Doğu Türkistanlı bir Türk konuşup anlaşabilmeliydi.
  • Ey aziz kardeşler! Satmak kolay, almak güçtür ; gitmek kolay, dönmek güçtür. Yıkılmak, düşmek kolay, kalkmak güçtür. "
  • Kısaca "Parçala Yut" şeklinde sembolize edilebilen bu siyaset neticesi, Türk Milletinden yüzlerce halk (!) türetildi. Türk milleti; "Kazak, Azeri, Türkmen, Başkırt, Tatar, Kırgız, Tacik, Yakut, Özbek, Karakalpak vs..." adlarını taşıyan halklara (!) dönüştürüldüler.

--reklam--

Gaspıralı İsmail İncelemesi - Şahsi Yorumlar

İdealist, vatan sevgisi ile dolu ve milletine gönülden bağlı bir Türk aydını Gaspıralı İsmail Bey'in olağanüstü mücadelesini anlatan başka bir Türk aydını Necip Hablemitoğlu. Rusya- Kırım'da başlayan tüm Türk Dünyasına yayılan bir gazeteyle bir halkı örgütleyip, eğitim mücadelesine dönüşen asil bir çabayı okurken hayran oluyor ve duygulanıyorsunuz. Yazarın bitirdiği cümleyle; "Bütün hayatını Türklüğün yükselmesine sarf eden İsmail Bey, Türk halkının ebedi Şükranına layıktır " (Iraz)

İsmail Bey Gaspıralı (İsmail Mirza Gasprinskiy / Исмаил Гаспринский (Гаспыралы), اسماعيل غصپرينسكى‎; ), Bahçesaray yakınlarındaki Avcıköy’de Nevruz Bayramı’nda dünyaya gelmiş. Türklüğün belki en çoraklaştığı zaman baharı müjdeleyen Nevruz gibi Türk dünyasına baharı müjdeleyerek ağır bir mesuliyet üstlenmiş. Kırım'ın bu hamiyetli evladı sadece Kırım'da değil önce Tatarlığın meskun bulunduğu Kırım, Astrahan, İdil-Ural ve Sibirya'da sonra Anadoluda, Azerbaycanda, Türkistan'da tanındı ve bize bir ümidim var olduğunu, birleşmemiz gerektiğini, birleşip bir yumruk olamayanların, bir yumruk altında yok olacaklarını haykırdı fakat ne yazık Çarlığın karanlık istibdadını Tercüman gibi ufak bir meşaleyle aydınlatmayı başaran Gaspıralı bugün bile tam manasıyla anlaşılabilmiş değil. Eserde işte bu minval üzerine Gaspıralı'yı inceliyor, belki çok sathi, belki teferrattan yoksun fakat onun asıl kimliğini ve hayattaki idealinin parlaklığını yansıtmak konusunda güzel bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Merhum Necip Hablemitoğlu eserleri iyi tetkik ederek, alıntılarını kitaba güzelce yaymış. Gaspıralı da darı bekaya göçmüş olan evladu iyali de rahat uyusun, kabirleri nurlarla dolsun, Gaspıralı'nın Girit’te palikaryalara karşı Türklerin yanına koşmak arzusunu biz de bugün Kırım için aynıyla hissediyoruz... Ektiği tohumlar yeşerdi, orman olup buz çöllerini bürüdüğümüz gün geldiğinde onun adını her yanda yaşatacağız Allah'ın izniyle. İncelemeden çok temenni oldu fakat hislerime mani olamadım, okuyucuların ya da okuyacakların da aynı hisleri paylaşacağı umuduyla noktalıyorum. (Ömer Aybars)

Yaşadığı dönemin şartlarına rağmen ortak dil, milli şuur kavramlarını anlatabilmek için büyük uğraşlar veren bir kişiliği, çeşitli kaynaklardan alıntılar ve özetler ile bizlere anlatıyor ve o gün yaşananların bugün nasıl sonuçlarının olduğunu anlamamızı kolaylaştırıyor. (BEDRİ ÖZTÜRK)

--reklam--

Gaspıralı İsmail PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Necip Hablemitoğlu - Gaspıralı İsmail kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Gaspıralı İsmail PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Necip Hablemitoğlu Kimdir?

Necip Hablemitoğlu, (d. 28 Kasım 1954, Ankara – ö. 18 Aralık 2002, Ankara). Türk tarihçi, yazar. Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Bu suikastın failleri halen bulunamamıştır. Ancak Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu'nu Osman Gürbüz'ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin'in azmettirdiğini iddia etmiştir. Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür "Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com'a) bilgi sızdıranca Ergenekon'un hedefi haline gelmiş olabilir..." demiştir.

Evli ve iki kız çocuğu babası olan Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş, ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

Kendisi gibi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile evli, Kanije (Kanije, Osmanlı devletinin en batıdaki kalesi) ve Uyvar (Uyvar, Osmanlı'nın en kuzeydeki kalesi) adında iki kız çocuk babası idi.

--reklam--

Necip Hablemitoğlu Kitapları - Eserleri

  • Köstebek
  • Alman Vakıfları
  • Gaspıralı İsmail
  • Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye
  • Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı
  • Sovyet Rusya'da Devlet Terörü
  • Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti
  • Şefika Gaspiralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920)

--reklam--

Necip Hablemitoğlu Alıntıları - Sözleri

  • "PİRİNCİN İÇİNDEKİ SİYAH TAŞTAN DEĞİL BEYAZ TAŞTAN KORKUN..." (Köstebek)
  • Kırım Tatarlarının bir kısmı Kazakistan’daki ve çoğu Özbekistan’daki barakalara getirildi. İşte Kırım Tatarlarının bu memlekete gelmeleri böyle oldu. Sürgün sona erdi, fa­kat halkın toptan imha edilişi bundan sonra başladı. Yerli halk arasında hükümet alanları tarafından yapılan aleyhte propaganda sebebiyle bunlar, gelenleri oldukça soğuk kar­ şıladılar. Alışılmamış sıcaklar, sıtma ve hele Kırım’ın temiz sularına alışmış vücutlarda arkların bulanık suyunun yay­dığı hastalıklar sebebiyle başlangıçta pek çok kimse öldü. Evvela baraka, ahır ve bodrumlarda iskan edildiler. Bilaha­re, ilk safha atlatıldıktan sonra, insan barındırmaya mah­sus evlere kavuştular. Çetin ve sebatlı bir çalışmanın müka­fatı olarak Kırım Tatarlarının yeni evleri oldukça düzgün­dü. Fakat bunlar çok sonradan olan şeylerdir. 1944-1945 senelerinde ise halk, yeni yerinde kırılıyordu. (Sovyet Rusya'da Devlet Terörü)
  • Türkiye, üstünde oturduğu zengin altın, bor gibi stratejik madenlerin fakir bekçisi konumunda, birkaç milyar dolar kredi için bağımsızlığından ödün verir duruma gelmiştir. Üretim yapamayan- yaptırılmayan bir Türkiye, sömürgeleşmeye doğru sürüklenmektedir. (Alman Vakıfları)
  • "Milletin haline aşina olmadıkça , millete hizmet mümkün olmaz. Bunun için köy düğünlerine , derviş ve ulema meclislerine , Beyler ve ağalar ziyafetine , medrese hücrelerine girmeli , her türlü ictimalarda bulunmalı , çok dinleyip ,az konuşup ameli dersler almalı. Her sanatın iyi cihatlerini ve uygunsuz hallerini görüp , öğrenip milli zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamalı . " (Gaspıralı İsmail)
  • Fethullah Gülen'e 1996'da resmi koruma tahsis edilmiştir. Asli görevi ve varlık nedeni, Cumhuriyet'i, laik hukuk sistemini, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmak olan ve bunun için devletten maaş alan emniyetçiler, Fethullah Gülen'i korumak konumuna getirilmişlerdir. (Köstebek)
  • Tarihin er geç yazacağı şey: MÜSTAKİL VE MESUT KIRIM'dır. (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
  • 1920'de Nerimanof'un Azerbaycan'da hazırladığı YEŞİL ORDU, Milli Mücadele'ye yardım vesilesiyle Anadolu'ya girecek,sonra bir biçimine getirip iktidarı ele alacaktı. Moskova'dan gönderilen Kazanlı Şerif Manatov ve Ziynetullah Nuşirevan Ankara ve Eskişehir'de yapacakları gizli ve silahlı YEŞİL ORDU teşkilatıyla milli idareyi içinden yıkacaklar, Moskova'da Lenin'in yanında bulunan Mustafa Suphi de Komünist Türkiye'nin Cumhur Reisi olacaktı. Ve böylelikle Türkiye de Moskova'nın hakimiyeti altına girecekti. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
  • Sosyalist fikirlerin, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmak isteyen ayrılıkçı unsurlar arasında itibar görmesi; özellikle Ermeni, Bulgar ve Rum azınlık liderlerince aksiyona geçirilmesi, İttihat ve Terakki yöneticilerinin dikkatinden kaçmamıştır. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
  • Zeus Sunağı Bergamalılara iade edilinceye kadar, Türkiye 'de Alman arkeoglarının kazı yapmalarına kesinlikle izin verilmemelidir. (Alman Vakıfları)
  • "Ben Türk'üm ve başka Türkiye yok" diyerek yola çıkmış ve bunun bedelini canıyla ödemiş gerçek bir aydın olan Necip Hablemitoğlu, Köstebek kitabında irtica tehdidini, devlet kademelerindeki örgütlenmelerini kuşkuya yer bırakmadan begelerle ispatlıyor. (Köstebek)
  • Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunluklarla da zorbalığı yaratır. (Köstebek)
  • Onlara göre Türk yok, Müslüman var. Onlara göre ulus yok ümmet var. Onlara göre amaca ulaşıncaya kadar her yol mübah. Tek düşman var, o da laik Türk Cumhuriyeti. Türk Devleti'ne son vermek için "cihat" gereği, yabancı istihbarat servislerince ajan-provokatör, hatta casus olarak kullanılmak asla rahatsız edici bir olgu değil. Yeter ki şeyh, hoca efendi, baş yüce ruhsat versin! (Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye)
  • Sibirya'nın uçsuz bucaksız buzlu çöllerinde yaşlı gözleriyle anasını, babasını arayan ,aç, susuz, yarı donmuş çocuklar, ailesini arayan bedbaht analar ,babalar, gözlerinde vatan hasreti nin sembolü olan donmuş gözyaşı Damla acılı ile son nefesini veren ihtiyarlar ;üst üste istif edilmiş donmuş cesetler, gözyaşları ile çözülen buzlar ; sadece feryatların iniltilerin hıçkırıkların ebedi destanının yazıldığı o menhus diyarlar; Karadeniz'in azgın dalgaları arasında dağılan çürük teknelerde bulan on binlerce göçmen; namusları uğruna genç canlarına kıyan kızlar ; kurşuna dizilen zindanlarda çürüyen Türkler, ölüm, açlık, soğuk ,sefalet, gerilik ,gözyaşı ,ıstırap ;şanlı bir ırkın evlatlarının yürekler acısı yaşantısı... Ortadan kaldırılmak istenen bir milletin ıstırabı... Türk olmanın cezasını çeken yaşlı yaralı esir Türklerin hazin hayat hikayesi... Bir güneş bekleyen masum insanlar ... Güneş ... Bir "Güneş"ti beklenen TURAN'ın ufuklarında . 1851 yılında bu Güneş küçük Kırım'ın bir Türk köyünde doğdu. O güneşe İsmail adını Gaspıralı lakabını verdiler. (Gaspıralı İsmail)
  • "...tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve minnetle değer mi, diyorsanız, Atatürk' ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..." (Köstebek)
  • Her ne kadar devlet terörüne de başvurulsa, 1969 protesto mektubunda denildiği gibi, Kırım Türklerinin davalarındaki gerçek inancı şu veciz sözlerle özetleniyordu: "düşünce ve harekette birlik oldukları taktirde, ne kadar az sayıda olurlarsa olsunlar, dünyanın en büyük kuvvetleri bile bir halkı ezemez!.." (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
  • Kırım Türkleri gibi Orta Asya'ya sürülen Ahıska (Mesket) Türklerine en büyük zulüm ve baskıyı, Türklük bilincinden yoksun Özbek, Kazak, Kırgız milliyetçileri gerçekleştirmekte.Sovyetler Birliği ve Komünist Partisi tarihe karıştı; ancak Türk toplulukları arasında birlik ve beraberlik ruhu, Türklük bilinci yok.Karabağ kaçkınlarına,Uygurlara, Kerkük, Batı Trakya ve Kosova Türklerine hiçbir Türk Devleti yardım etmiyor, haklı davalarına sahip çıkmıyor; keza Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımıyor. (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
  • Tarikat bağı kurulduktan sonra yükselmek kolay. Bunlar belli bir yere geldikten sonra 'ben onlardan değilim, kandırılmışım' demeye başlıyorlar. (Köstebek)
  • Yedi ayrık etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaşadığı İngiltere' de, yüzün üzerinde etnik grubun yaşadığı Rusya' da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluğu yaşatılırken; bin yılı aşkın süredir, çeşitli kavimlerin geçiş yolu olmuş, ama sonuçta bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan Türklere ulusçuluk yapma hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle bağdaşır ki? (Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye)
  • Falih Rıfkı Atay, Kurtuluş adını taşıyan eserinde, Atatürk'ün herhangi bir komünisti nasıl değerlendirdiğini şöyle anlatır: Atatürk, böyle birinin mecliste olduğunu bildiği için; - Dikkat ediniz, aramızda komünist var, demezdi de: - Casus var, derdi. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
  • Salt çevrecilik uğruna, fabrika olmayacak, madencilik yapılmayacak, var olan sanayi de ortadan kaldırılacak. Peki insanlar nasıl geçimlerini sürdürecek, nasıl devletini ve bağımsızlığını koruyacak, nasıl emperyalistlerin oyunlarına direnecek ve nasıl parçalamaktan, sömürgeleşmekten kurtulacak? (Alman Vakıfları)