Kitap Künyesi

Yazar: Christian Jungersen

Çevirmen: Nur Beier

Orijinal Adı: Undtagelsen

Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları

İSBN: 9789755399348

Sayfa Sayısı: 736

--reklam--

İstisna Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Ve artık ölmesi gerek. Fakat o ölmüyor. Kanlar akmaya devam ediyor. Sonu gelmiyor. Ve Malene tekrardan ve tekrardan bıçaklanıyor. Ve Anne-Lise'nin hayal kurgusu bir kısır döngüye dönüşüyor; saldırganın Malene'yi sazların arasından çekip çıkardığını hayal ediyor, ve onu sonra yine geriye çalıların arasına sürüklüyor. Ve Malene her seferinde yeni baştan pişmanlık duyuyor. Yeni baştan yalvarıyor, dövünüyor. Ve Malene yaptıklarına nedamet getirirken, Anne-Lise onun yüzünde yepyeni bir ifade belirdiğini hayal ediyor... 

Christian Jungersen Danimarka çoksatar listesinde tam on sekiz ay ilk sırada kalan, yirmiden fazla dile çevrilen ve çok sayıda ödüle değer görülen İstisna romanında, insanı suça sürükleyen karanlık içsel dürtülerle onları su yüzüne çıkaran dışsal dinamikleri harmanlıyor.

Kopenhag'da bir soykırım araştırmaları merkezinde çalışan dört kadının hayatı, içlerinden ikisinin ölüm tehdidi almasıyla tamamen değişir. Kadınlar önce, soykırım merkezi yayınları için kaleme aldıkları yazılarda konu ettikleri Mirko Zigic adlı bir Sırp savaş suçlusu tarafından izlendiklerinden şüphelenir. Ancak olaylar geliştikçe, kadınların arasında önceden de yüksek olan gerilim, bu ölüm kalım ortamında giderek tırmanacak, her biri diğerinden şüphelenmeye başlayacaktır. Artık işyeri bir savaş alanına dönmüş, bu kaotik ortamda her bir kadın birer zanlıya dönüşmüştür. 

Bireysellikle bencilliğin birbirine karıştığı gündelik hayatın acımasız bir eleştirisi, mükemmel bir psikolojik gerilim romanı olan İstisna'da Jungersen insan ilişkilerindeki gerilimden kaynaklanan soğuk atmosferi olağanüstü anlatıyor ve yaşatıyor okura. 

(Tanıtım Bülteninden)

--reklam--

İstisna Alıntıları - Sözleri

  • İnsanın,içinde çakan o minicik şüphe kıvılcımını görmezden gelmesi,işte kötülük bu.Kimse kendinin kötü olduğunu düşünmez.Kötülük böyle bir şey.İnsanin dogru olanı mı yaptıgına dair içinde uyanan o şüphe kıvılcımı,dogruyu seçmesi için elindeki tek şans.V insan bu kıvılcımı belki iki ayda bir,o da belki ancak on beş dakikacık hissedebiliyor,belki daha da kısacık.
  • "Garip dünya, insanın gerçek yüzünü böyle yerlerde değil ya işyerinde ya da evinde göstermesine izin var."
  • "İnsanları yaratan rolleridir."
  • "Alman mücrimlerin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yaşamlarını izleyen araştırmacıların verileri, onların arasındaki suç oranının, diğerlerine kıyasla daha fazla olmadığını gösterir. Yani savaş zamanında, selam vermedi diye bir sevili çekip vuran biri, barış zamanında tıpkı diğer insanlar kadar kendine hakimdir."
  • "Sen kendinden çok onlar için endişeleniyorsun! Gülünç olduğunun farkında değil misin? Otoyolun tam ortasında, araba farlarının arasında korkudan felç olmuş tavşandan farkın yok. İğrenç bir oyuna alet edilmişsin sen!"
  • Yarbay Dave Grossman, On Killing adlı kitabında savaş durumunda kurbanlarını uzak mesafeden öldüren kişiler arasında, işlediği cinayetlerden dolayı hayatının sonraki bir safhasında travma geçiren tek bir kişiye bile rastlamadığını yazar. Katiller kurbanlarına yaklaştıkça onları öldürmeleri güçleșiyor. En zoruysa, kurbanıyla yüz yüze dururken öldürmek. Ancak bugüne kadar hiçbir hükumetin, soykırım planından, cinayetleri işletecek adam bulamadı diye vazgeçtiği hiç görülmemiş.
  • "İşimize yarayacaksa düşüncelerimizi de anılarımızı da çarpıtabiliyoruz. Duyusal algılarımız da güvenilir değil, onları da istediğimiz gibi yamultabiliyoruz."
  • Ancak bugüne kadar hiçbir hükümetin ,soykırım planından cinayetleri işleyecek adam bulunamadı diye vazgeçtiği hiç görülmemiş
  • "Çünkü uzlaşma sürecine çekingen yaklaşan ekseriya güçlü olan taraftır."
  • "Katiller kurbanlarına yaklaştıkça, onları öldürmeleri güçleşiyor."

--reklam--

İstisna İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Istisna,soykırım araştırma merkezinde çalışan dört kadının hayatı ve iş yerinde birbirleriyle zıtlaşıp çekişme halinde olmalarını anlatan psikolojik gerilim türündeki 736 sayfalık kitap. Kitabın ilk yarısı (belki de tamamı) icin beklentimi karşılamadı diyebilirim. Kitap ilk başta hacmiyle,ismiyle ve kapak tasarımıyla ilgimi cekmişti.Ama genel olarak iş yerinde birbiriyle kavgalı,birbirinin ayağını kaydırmaya çalısan dört kadının psikolojik halleri fazlasıyla uzatmaları oynamış bence. Ortalara gelip 'Kötülüğün Psikolojisi' adlı bölüme gelince biraz daha ilgim artti kitaba.Soykırim araştırmalarına dair bilgiler ve denekler üzerine yapılan sosyal psikolojik veriler ayri bir guzellik olusturmus kitapta.Insanların normal yaşantılarinda suc işleme potansiyeli olmadıgı halde toplum otoritesi olunca farkli davranıslara sürüklenebilecegini gözler onune seriyor bu kısımlar.Şiddet ve kötülük eylemleri yalnizca benligi görüntülemekle kalmıyor,yeni bir benlik de olusturmakta,gurup psikolojisi yani çevre baskısı ,silah arkadaslarını yarı yolda bırakmamaya mecbur hissetme,okuyucuyu aydınlatan ve kitabın genelini(dört kadının davranıslarını) anlamamızı saglayan teorilerdir. Bölünmüş kişilik bozuklugu üzerine de okuyucular kafa yoracaktır eminim.Okurken acaba bu durum hangi kadında var diye sorguladim durdum ve psikolojik gerilim diye adlandirilan bu kitapta evet son 100 sayfa kadarı hakkaten gerdi final iyiydi.incelememin sonuna gelmeden okumak isteyenler icin ozellikle belirtmeliyim ki çevirmenin "uyardım mıydı,düşünmedim miydim,dolanmadım mıydı,yaptım mıydı vs."gibi yuklemleri okurken fazlasıyla dikkatimi dagıtti.Danca dan cevrilmiş bu kitabin cevirmenligini yapan Nur Beier ne kadar turkceye hakim düşundürücü.Kitapla ve sevgiyle kaliniz. (Nilgün)

"Kötülüğün Sıradanlığı": Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma karşı tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor… Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz. Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı. İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler de beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim. Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları… Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne? Ve görüyoruz. Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz. Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz. İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız. Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek? Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı? Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz? Siz? Bir istisna olamaz mısınız? Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim…. Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı… Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor. Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz… Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey. İyi ki okudum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :) Ve son olarak rock_sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :)) (İclâl)

Ying yang!: Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan! Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz: Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim: “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi” Nedir bu baskılar? Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!" İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken... Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda... Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı... Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim: https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz! Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında... Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde: “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ” İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu. Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım: “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum." İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef... Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim. lalcivert e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:) Sevgiler ve saygılar ile... Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda http://www.christianjungersen.com (Esther. Sema)

--reklam--

İstisna PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Christian Jungersen - İstisna kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de İstisna PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Christian Jungersen Kimdir?

Danimarkalı yazar Christian Jungersen 10 Temmuz 1962 yılında Kopenhag’da doğdu. İletişim eğitimini ve sosyoloji yüksek lisansını Roskilde Universitesi’nde bitirdikten sonra –hiç biri sahnelenmeyen– senaryolar yazdı, metin yazarı, TV senaryo danışmanı ve film öğretmenliği gibi işlerde çalıştı.

İlk romanı Undergrowth (1999) eleştirmenler tarafından beğenilmekle kalmadı, Danimarka En İyi İlk Roman ödülüne de değer görüldü ve ulusal çok satanlar listesine girdi. Başarısı Jungersen’e Danimarka Sanat Vakfı’nın verdiği üç yıllık yazarlık bursunu da kazandırmıştı. Böylece ona büyük bir başarı getiren ikinci romanı İstisna’ya başladı. İstisna 2004 Ekim ayında yayınlanmasından sonra, Danimarka çok satanlar listesinde tam 18 ay ilk sırada kalarak başka hiçbir romanın erişemediği bir başarıyı yakaladı. Yirmiden fazla dile çevrildi, çok sayıda ödülün sahibi oldu. Son romanı You Disappear (2012) ile başarısını sürdüren Jungersen halen Akdeniz’de, Malta adasında yaşıyor.

--reklam--

Christian Jungersen Kitapları - Eserleri

  • İstisna
  • Kayboluyorsun
  • Çalılık

--reklam--

Christian Jungersen Alıntıları - Sözleri

  • "İşimize yarayacaksa düşüncelerimizi de anılarımızı da çarpıtabiliyoruz. Duyusal algılarımız da güvenilir değil, onları da istediğimiz gibi yamultabiliyoruz." (İstisna)
  • ..."Zorda olan 1çocuğa destek olmak, insanın hayatta yapabileceği en anlamlı görev"... (Kayboluyorsun)
  • "Alman mücrimlerin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yaşamlarını izleyen araştırmacıların verileri, onların arasındaki suç oranının, diğerlerine kıyasla daha fazla olmadığını gösterir. Yani savaş zamanında, selam vermedi diye bir sevili çekip vuran biri, barış zamanında tıpkı diğer insanlar kadar kendine hakimdir." (İstisna)
  • Yarbay Dave Grossman, On Killing adlı kitabında savaş durumunda kurbanlarını uzak mesafeden öldüren kişiler arasında, işlediği cinayetlerden dolayı hayatının sonraki bir safhasında travma geçiren tek bir kişiye bile rastlamadığını yazar. Katiller kurbanlarına yaklaştıkça onları öldürmeleri güçleșiyor. En zoruysa, kurbanıyla yüz yüze dururken öldürmek. Ancak bugüne kadar hiçbir hükumetin, soykırım planından, cinayetleri işletecek adam bulamadı diye vazgeçtiği hiç görülmemiş. (İstisna)
  • "Çünkü uzlaşma sürecine çekingen yaklaşan ekseriya güçlü olan taraftır." (İstisna)
  • "İnsanları yaratan rolleridir." (İstisna)
  • “İnsanın en iyi dostları aslında birlikte susabildikleri kişilerdir.” (Kayboluyorsun)
  • ...sana ne yapacağını karar verdiren şey düşüncelerin değil. İçgüdülerin... (Kayboluyorsun)
  • ..."Sevgi noksanlığı, kimi olsa çıldırtır."... (Kayboluyorsun)
  • İnsanın,içinde çakan o minicik şüphe kıvılcımını görmezden gelmesi,işte kötülük bu.Kimse kendinin kötü olduğunu düşünmez.Kötülük böyle bir şey.İnsanin dogru olanı mı yaptıgına dair içinde uyanan o şüphe kıvılcımı,dogruyu seçmesi için elindeki tek şans.V insan bu kıvılcımı belki iki ayda bir,o da belki ancak on beş dakikacık hissedebiliyor,belki daha da kısacık. (İstisna)
  • ..."İnsan ruhu ne doğar ne de yaratılır, o--maddeden ve evrenin oluşumundan bağımsız olarak-- ezelden beri hep var olmuştur."... (Kayboluyorsun)
  • “Sen sadece titreşen atomlardan ibaretsin. Yaptığın her şey, doğanın milyarlarca yıl önce başlattığı süreçlerden başla bir şey değil, şimdi aldığın her karar daha o zamandan biliniyordu.” (Kayboluyorsun)
  • ..."Nasıl yapıyorsan yapıyorsun, bize yaptırmak istediğin şeyi bizzat bizim sana önermemizi sağlıyorsun"... (Kayboluyorsun)
  • ...Nitekim şimdi mutluyum. Ve şimdi mutlu olabiliyorsam, başka zaman da mutlu olabilirim ve o zaman da hiç1şey imkansız değildir... (Kayboluyorsun)
  • Ancak bugüne kadar hiçbir hükümetin ,soykırım planından cinayetleri işleyecek adam bulunamadı diye vazgeçtiği hiç görülmemiş (İstisna)
  • ..."Arkadaşlarımdan tekrar tekrar aynı şeyi duyuyordum, 1erkeği hiç1zaman değiştiremezdin."... :-))) (Kayboluyorsun)
  • "Garip dünya, insanın gerçek yüzünü böyle yerlerde değil ya işyerinde ya da evinde göstermesine izin var." (İstisna)
  • "Sen kendinden çok onlar için endişeleniyorsun! Gülünç olduğunun farkında değil misin? Otoyolun tam ortasında, araba farlarının arasında korkudan felç olmuş tavşandan farkın yok. İğrenç bir oyuna alet edilmişsin sen!" (İstisna)
  • “Bu adamın o kadar silik, kişiliksiz bir tipi var ki, adeta insanın gözüne batıyor.” (Kayboluyorsun)
  • "Katiller kurbanlarına yaklaştıkça, onları öldürmeleri güçleşiyor." (İstisna)