Kitap Künyesi
Yazar: Milan Kundera
Çevirmen: Aykut Derman
Orijinal Adı: L'identite
Yayın Evi: Can Yayınları
İSBN: 9789755108346
Sayfa Sayısı: 168
Kimlik Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ünlü Çek yazarı Milan Kundera, bu kez ‘aşk’ı irdeliyor. Orta yaşlı bir kadın ve kendisinden küçük bir erkek, bu aşk’ın iki kahramanı. Akıllı, çağdaş, çalışkan, tutkulu ve güçlü bir kadın Chantal ile onun duygusal, serseri ruhlu, sorumsuz, ama sevimli sevgilisi Jean-Marc. Tutkuyla birbirine bağlı bu iki insanın aşkları eskimeye, yıpranmaya başlamıştır. İkisi de aralarındaki bağı sorgulamaya başlarlar. Güven duygusu, yerini kuşkuya bırakmıştır. Birbirlerini gözlemeye, küçük oyunlarla aşklarını sınamaya girişirler. Yaşamları tam bir karabasana dönüşür. Bir oyun gibi başlattığı küçük bir aldatmaca, genç adamın yaşamını altüst eder. İnsan ruhunun derinlerine inmeyi çok iyi bilen Milan Kundera, yalın ve duru anlatımıyla bu kez de kimlik sorununu işliyor. Chantal ile Jean-Marc’ın psikolojik saplantılarını gözler önüne seriyor, aralarındaki iletişimsizliği ustalıkla çözümlüyor...
Kimlik Alıntıları - Sözleri
- ...hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez.
- “Düşler, aynı yaşamın farklı dönemleri arasında kabul edilemez bir eşitliği dayatır insana, insanın hiç yaşamadığı şeyler arasında eş düzeyli bir eşzamanlılığı dayatır; ayrıcalıklı durumunu yok sayarak şimdiki zamanın varlığını yadsır.”
- Bugün, can sıkıntısının miktarı -can sıkıntısı ölçülebilir bir şeyse- eskiden olduğundan daha fazla. Eskiden yapılan meslekler, hiç olmazsa birçoğu, insanın o mesleğe karşı kişisel bir tutkusu yoksa, akla bile getirilmeyen mesleklerdi; topraklarına aşık köylüler; güzel masaların büyülü yaratıcısı dedem; köydeki insanlarının tümünün ayak numaralarını ezbere bilen ayakkabıcılar; ormancılar, bahçıvanlar; o dönemlerde askerlerin bile birbirlerini tutkuyla öldürdüklerini düşünüyorum. Yaşamın anlamı, insanlar için 'bir soru işareti' değildi, yaşam onlarla birlikteydi, tüm doğallığıyla, işliklerinde, tarlalarındaydı. Her meslek, kendine özgü düşünce tarzını, kendine özgü varoluş biçimini yaratmıştı. Bir doktor, bir çiftçiden başka bir biçimde düşünüyordu, bir askerin davranışı, bir köy öğretmenin davranışına benzemiyordu. Oysa bugün, hepimiz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiğimiz ortak ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgisizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kollektif tutkusu.
- İki insanın birbirini sevmesi, kendilerini dünyadan yalıtması çok güzel bir şey.
- İnsanın hem bir çocuğu olması, hem de içinde yaşadığı dünyadan nefret etmesi olanaksız, çünkü onu bu dünyaya getiren biziz. O çocuk yüzünden dünyaya bağlanıyoruz, onun geleceğini düşünüyoruz, gürültüsüne patırtısına, davranışlarına isteyerek katlanıyoruz, onun önüne geçilemez saçmalıklarını ciddiyi alıyoruz.
- İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur.
- Erotizm, ticari açıdan karmaşık bir olaydır; çünkü herkes bir yandan erotizmi yaşamaya can atarken, öte yandan, mutsuzluklarının, yoksulluklarının, kıskançlıklarının, komplekslerinin ve acılarının nedeni olarak ondan nefret eder.
- Dostluk, bir insana yalnızca belleği doğru çalışmasını sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri gibi, belki de insanın "ben"ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul. "Ben"in çekip küçülmemesi, oylumunu koruması için, anıları bir saksı çiçeğini sular gibi sulamak gerekiyor ve bu sulama işi, geçmişin tanıkları ile yeni dostlar ile sürekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. Onlar bizim aynamız; belleğimiz; onlardan hiçbir şey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı parlatsınlar, parlatsınlar ki, yüzeyinde kendimizi görebilelim.
- Makyaj yapılmış sefalet bu!
- Giz, en çok paylaşılan, en sıradan olan, en çok yinelenen ve herkese özgü olan şeydir; beden ve onun gereksemeleri, hastalıklar, saplantılar...
- Özlem mi? Karşısında oturduğuna göre ona nasıl özlem duyabilirdi ki? İnsan, var olan birinin yokluğundan nasıl acı duyabilir?
- “Gülümsüyor, mesafeli olduğunu açığa vuran bir gülümseme, bu ona incelik kazandırıyor; ayrıca, ne kadar güçlü olursan, o ölçüde ince davranmak zorunda kalıyorsun. Ama onun mesafeli gülümsemesinin, senin gülüşünle uzaktan yakından ilgisi yok. Ve o bu ince ayrıma çok duyarlı.”
- Tek özgürlüğümüz, acı ile zevk arasında seçim yapmaktı. Mademki her şeyin anlamsız oluşu yazgımızdı, bu anlamsızlığı bir safra gibi taşımamak, onun zevkini çıkarmayı bilmek gerekirdi.
- Gerçeğin gerçekdışına, gerçeğin düşe dönüştüğü kesin an hangisi? Sınır neredeydi? Sınır nerede?
- İyi vakit geçirmek için düzenlenmiş etkinliklere surat asanlar, can sıkıntısına karşı yürütülen büyük savaşın asker kaçaklarıdır.
Kimlik İncelemesi - Şahsi Yorumlar
KİMLİĞİN SARSICILIĞI: Müthiş bir roman! Kimlik, tek başına bile çok güçlü bir kelime iken, bu kelimenin romana dönüşmüş halini okumak ise fazlasıyla sarsıcı oldu. Kimlik, kim olmak ve kim olduğumuz ya da kim olmadığımız bir durum değil midir? Peki, biz kendi kimliğimizi tanıyor muyuz? Gerçekten sahip olduğumuz kimliği mi yaşıyoruz, yoksa düşsel bir şekilde başka kimliklere bürünerek, başka hayatlar mı yaşıyoruz? Milan Kundera bu benzersiz romanında tam da bunu işlemiş. Böyle bir konun, bir romanda nasıl daha sarsıcı bir şekilde işlenebilirdi sorusunu sorduğumuzda ise cevabını Kundera’dan okuyoruz; tabii ki de kadın ve erkek arasındaki ilişki üzerinden. Romanın büyüsünü bozmadan kısaca açıklamak gerekirse roman kahramanlarımız kadın: Chandal ve erkek: Jean-Marc arasındaki sevginin üzerinde ilerliyor. Okuma sürecinde sürekli kendi ilişkimizi düşüneceğiz. İlişkilerin dinamikliği, sevecenliği ve acımasızlığı içinde hayatını sürdüren insanın kendi kimliğini oluşturma, ya da kimliğini arama sürecini de okuyacağız. Sevmek her şeye tek başına yeter mi? Ya da dünyayı sevginin kurtaracağını düşünmek, buna inanmak çok mu ütopik bir davranıştır? Milan Kundera Kimlik romanında aslında tüm bunları irdelemiş. Okurunu hiç sıkmadan, kısa kısa bölümler ve akıcı bir dil ve zengin edebi içeriğiyle ve fazlaca düşündüren felsefik, psikolojik durumları tam bir ustalıkla harmanlamış. İlişkilerimizin ne kadarını gerçek hayatta yaşıyor ve ne kadarını kafamızın içinde kurgularız? Hayatı beraber paylaştığımız eşimiz ya da arkadaşımız ya da ebeveynlerimizle kendi kurgu ve düşsel dünyamızda, zihnimizde ne kadar tartışırız? Tüm bu soruların hepsini Kimlik romanında okuyoruz. Okuyoruz ama yazarın anlatımına ve konuları işleyişine hayran kalarak okuyoruz. Kundera romanında hemen hemen her konuda kendine has tarzı ve görüşleriyle bizi aydınlatıyor adeta. “Dostluk, bir insana yalnızca belleği doğru çalışmasını sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri gibi, belki de insanın "ben"ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul. "Ben"in çekip küçülmemesi, oylumunu koruması için, anıları bir saksı çiçeğini sular gibi sulamak gerekiyor ve bu sulama işi, geçmişin tanıkları ile yeni dostlar ile sürekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. Onlar bizim aynamız; belleğimiz; onlardan hiçbir şey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı parlatsınlar, parlatsınlar ki, yüzeyinde kendimizi görebilelim.” Dostlukla ilgili yazdığı bu satırlar ciddi anlamda çok güzel ve çok yaratıcı bir bakış açısı. Edebiyat tam da budur dedirtiyor. Kundera yaşamı düş ve gerçek arasında kalınmış bir şeymiş gibi bize gösteriyor. İnsanların dünya ile olan ilişkilerini sorguluyor. İnsana ve insanlığa yoğun bir eleştiridir de denilebilir aslında Kimlik romanı için. İnsanlar hem dünyaya ve yaşama lanet okuyor hem de durmadan üreyerek çoğalıyorlar. Bu durumu şu satırlarla o kadar güzel eleştiriyor ki, hayran olmamak elde değil: “İnsanın hem bir çocuğu olması, hem de içinde yaşadığı dünyadan nefret etmesi olanaksız, çünkü onu bu dünyaya getiren biziz. O çocuk yüzünden dünyaya bağlanıyoruz, onun geleceğini düşünüyoruz, gürültüsüne patırtısına, davranışlarına isteyerek katlanıyoruz, onun önüne geçilemez saçmalıklarını ciddiyi alıyoruz.” Ama buna rağmen dünyaya getirdiğimiz çocuklarında dünyadan nefret etmesini sağlayarak dünyayı daha da kötü bir hale sokuyoruz. Belki de insanın kendisini arayışı başlı başına bir hüsrandır. Çünkü insan hiçbir zaman gerçek kimliğini ya da kimliklerini bulamayacaktır. Tam bulduğunda bir boşluk, bir delik, bir eksiklik sezecektir ve bu sezişle bambaşka bir kimlik arayışına girişecektir. Kitap da yoğun işlenen psikoloji ve psikolojik tahlillere hayran kaldım. Tüm bunlar aslında Milan Kundera’nın ne kadar başarılı bir gözlemci olduğunu da gösteriyor. Bu tespitler sadece kişiler bazında değil, toplumsal tespitlerdir de. Toplumun psikolojisini iyi bilen, insan doğasından anlayan bir yazar Kundera. Kitapta okuduğum şu kısmı da çok beğendim: “Bugün, can sıkıntısının miktarı -can sıkıntısı ölçülebilir bir şeyse- eskiden olduğundan daha fazla. Eskiden yapılan meslekler, hiç olmazsa birçoğu, insanın o mesleğe karşı kişisel bir tutkusu yoksa, akla bile getirilmeyen mesleklerdi; topraklarına aşık köylüler; güzel masaların büyülü yaratıcısı dedem; köydeki insanlarının tümünün ayak numaralarını ezbere bilen ayakkabıcılar; ormancılar, bahçıvanlar; o dönemlerde askerlerin bile birbirlerini tutkuyla öldürdüklerini düşünüyorum. Yaşamın anlamı, insanlar için 'bir soru işareti' değildi, yaşam onlarla birlikteydi, tüm doğallığıyla, işliklerinde, tarlalarındaydı. Her meslek, kendine özgü düşünce tarzını, kendine özgü varoluş biçimini yaratmıştı. Bir doktor, bir çiftçiden başka bir biçimde düşünüyordu, bir askerin davranışı, bir köy öğretmenin davranışına benzemiyordu. Oysa bugün, hepimiz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiğimiz ortak ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgisizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kollektif tutkusu.” Romanın finali ise ayrıca şaşırttı beni. Hatta bir ara romanın anlamayacağım bir şekilde bitmesinden korktum. Fakat son bir sayfa kala -ki umudumu hala koruyordum- Kundera beni bir kere daha şaşırttı. Ve romanın son sayfasında, artık kapanışa saniyeler kala şunu yazmış: “Gerçeğin gerçekdışına, gerçeğin düşe dönüştüğü kesin an hangisi? Sınır neredeydi? Sınır nerede?” Gerçekle düşün, benlik ve varlığın çatıştığı harika roman Kimlik. (GökHan)
Milan Kundera, çağdaş dünya edebiyatının yapıtaşlarından biridir. İroniyi ve hüznü kusursuzca harmanladığı romanları ve okuyanların zihinde yeni ufuklar açan denemeleriyle uluslararası üne kavuşan, dünyanın bütün dillerinde milyonlarca okura ulaşan yazar, bir dil ve kurgu ustasıdır. Kimlik'te, tutkulu, güçlü bir kadın ile duygusal, serseri ruhlu genç sevgilisinin yıpranan, eskiyen aşklarını sorgulamalarına, bir kimlik arayışına tanık oluyoruz. İki insanın kendilerini ve aşkı anlama çabalarının çarpıcı hikâyesi. Birbirlerinin gizli yönlerini keşfetmeye çalışırken giriştikleri küçük oyunun, bir karabasana dönüşme serüveni. 136 Sayfa (selamünaleyküm)
Kitap hiç akıcı değil. Karakterlerin kendi aralarındaki konuşmaları kopuk ve dolayısıyla okuyucuyu konunun içine dahil edemiyor. Zaten okurken devamlı o eksikliği hissediyor, huzursuz oluyorsunuz. Milan Kundera’nın diğer kitaplarından etkilenip aldığım bu kitabını sevemedim. (Merve)
Kitabın Yazarı Milan Kundera Kimdir?
Milan Kundera, Çek-Fransız asıllı yazar. Kundera, 1 Nisan 1929'da Çekoslovakya'nın Brno şehrinde doğmuştur. 15 kitap yazmış, sayısız ödül almış, yazarlık mesleği yanında uzun yıllar müzik ve sinemayla profesyonel olarak uğraşmıştır. Yaşamını Paris'te, eşiyle birlikte sürdürmektedir.
Yaşamı
1929 yılında, orta halli Kundera ailesinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Ludvik Kundera (1891-1971), 1948-1961 yılları arasında Brno Müzik Akademisi müdürlüğü yapmış olan, ünlü müzikolojist ve piyanist Leoš Janaček'in öğrencisiydi. İlk piyano derslerini babasından aldı ve ilerleyen yıllarda kendisi de müzikoloji üzerine çalışmalar yaptı.
Lise eğitimini 1948 yılında Brünn'de bitirdikten sonra, Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, edebiyat ve estetik üzerine eğitim gördü. İki dönem sonra Film Akademisi'ne geçti ve yönetmenlik konusunda ilk makalelerini yazdı fakat daha sonra çalışmalarını politik baskı yüzünden durdurmak zorunda kaldı.
II. Dünya Savaşı'nın sonunda Komünist Parti'ye üye oldu. Ancak 1948'in şubat ayında partiden çıkarıldı. 1950 yılında da bir diğer Çek yazar Jan Trefulka Komünist Parti'ye karşı faaliyetlerde bulunmaktan, partiden uzaklaştırıldı. Trefulka o günlerde gerçekleşen olayları 1962 yılında yazdığı Pršelo jim štěstí (Onlardan Yükselen Mutluluk) romanında anlattı. Kundera'ysa o günlerde başına gelenleri bir şaka olarak görmüş olacak ki, partiden çıkarılma sürecinde başına gelenleri anlattığı kitabının ismini Žert (Şaka) koydu. 1956 yılında Komünist Parti'ye tekrar giren Milan Kundera, 1976 yılında ikinci kez, Vaclav Havel gibi ünlü yazarlar ve sanatçılarla birlikte partiden ihraç edildi.
1968'deki Rus istilasından sonra, Prag Müzik ve Sanatlar Akademisindeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak Fransa'ya göç etti ve 1981 yılında Fransa vatandaşı oldu. 1979 yılında yazdığı "Gülüşün ve Unutuşun" kitabının yayınlanmasının ardından Çekoslovak hükümeti Kundera'yı vatandaşlıktan çıkardı.
1980 yılında Gabriel Garcia Marquez'in aldığı Commonwealth Ödülü'nü, 1981 yılında Tennessee Williams'la paylaştı. En bilinen romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği 1988 yılında Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlandı. 1983 yılında Michigan Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilen Kundera 1985 yılında da Kudüs Ödülü'ne layık görüldü.
Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera'nın son kitabı "Bir Buluşma" 2009 yılında yayınlanıp 2010 yılında ise Türkçeye çevrilmiştir.
Ödülleri
Medicis Ödülü (Yaşam Başka Yerde)
Mondello Ödülü (Jacques İle Efendisi)
Commonwealth Ödülü
Europa Literatura Ödülü
Kudüs Ödülü
Milan Kundera Kitapları - Eserleri
- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
- Kimlik
- Bilmemek
- Yavaşlık
- Gülüşün ve Unutuşun Kitabı
- Gülünesi Aşklar
- Kayıtsızlık Şenliği
- Ölümsüzlük
- Ayrılık Valsi
- Yaşam Başka Yerde
- Şaka
- Roman Sanatı
- Bir Buluşma
- Jacques ile Efendisi
- Perde
- Saptırılmış Vasiyetler
- Anahtar Sahipleri
- Varlığın Dözülməz Yüngüllüyü
Milan Kundera Alıntıları - Sözleri
- “Hayatları felakete dönenler, suçlu avına çıkarlar.” (Bilmemek)
- “İnsanoğlu anlamdan yoksun bir varlık, bir tesadüf olduğunu, oyunun sonuna kadar nedensiz oynamak zorunda olduğunu kavramaktadır şimdi.” Bacon (Bir Buluşma)
- “Şairler icat etmez şiirleri Gerilerde bir yerdedir şiir Çok, çok uzun zamandır oradadır Şairin tek yaptığı onu keşfetmektir.” Jan Skácel (Roman Sanatı)
- İnsanın gücü tükenir ve üzerine elini kolunu bağlayan bir yorgunluk çöker. Yorgunluk: hayatın kıyısından ölümün kıyısına uzanan sessiz bir köprü. (Ölümsüzlük)
- Birkaç gündür ben de saat gibiyim, durup dinlenmeden koşuyorum.Bazen zamanın benim dışımda akıp gittiğini duyuyorum... Tıpkı bir ırmak gibi... Çok yorgunum, bir bardak su verebilir mısın? (Anahtar Sahipleri)
- “İnsan dünyaya bir defa gelir ve bir daha asla önceki bir hayatın deneyimleriyle başka bir hayata başlanamaz. Gençlik nedir bilmeden çocukluktan çıkılır, evli olmak nedir bilmeden evlenilir ve yaşlılığa girerken dahi insan nereye gideceğini bilmez. Yaşlılar, yaşlılıklarının masum çocuklarıdır. Bu anlamda, insanlığın dünyası acemiliğin gezegenidir.” (Roman Sanatı)
- İçinde yaşadığı yeri terk etmek isteyen kişi mutsuz kişidir. (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)
- Yavrucuğum hiçbir zaman anlayamayacağın bir keder var içimde. (Yaşam Başka Yerde)
- Sevgi kırılgan, narin bir şey midir peki? (Yavaşlık)
- "Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız. Olaylar çabucak olup bittiği zaman, kimse hiçbir şeyden emin olamaz, hiçbir şeyden, hatta kendisinden." (Yavaşlık)
- "Gözü 'daha yükseklerde bir yerde' olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini hesaba katmalıdır.." #Edebiyat (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)
- Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. (Yavaşlık)
- 'En güzel intikam, 'başarıdır.' Seni sevmeyen herkesi üzer.' (Jacques ile Efendisi)
- Tek özgürlüğümüz, acı ile zevk arasında seçim yapmaktı. Mademki her şeyin anlamsız oluşu yazgımızdı, bu anlamsızlığı bir safra gibi taşımamak, onun zevkini çıkarmayı bilmek gerekirdi. (Kimlik)
- Her şey düzenlenmiş, ayarlanmış, yapay, her şey bir oyun, hiçbir şey içten değil. (Yavaşlık)
- İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur. (Kimlik)
- İnsanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır: Yaşamsal konumları korumak için en az önemli konumları terk etmenin gerektiği anlar. (Gülünesi Aşklar)
- Eğlenir, başkalarını eğlendirir ve düzenden yana olmanın ortaya koyduğu olur olmaz vaatlerle dünyayı tek ve koca bir şakaya çevirir. (Roman Sanatı)
- Ben annemi hep gökyüzünde diye düşünürüm. (Şaka)
- Ölüm ülkesine ulaşmak için, insanın kısacık bir süre kendisinin dışına çıkması yeterlidir. (Saptırılmış Vasiyetler)
Yorumlar
0 yorum