Kitap Künyesi
Yazar: Guy de Maupassant
Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu
Orijinal Adı: Le Horla
Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları
İSBN: 9786053140276
Sayfa Sayısı: 288
--reklam--
Le Horla Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en güçlü kalemlerinden olan Maupassant'ın hikâyeleri, hayatla sanat arasındaki sınırları ortadan kaldıran cinsten. Hayat sanattan, sanat da hayattan kopuk değildir Maupassant'ın estetik dünya görüşünde. Modern insanın "iç dünyasının" detaylı bir biçimde resmedildiği hikâyelerinde, doludizgin akan bir hayat sevincine paralel olarak, alttan alta işleyen melankolik, ürkütücü ve karanlık duygular da var. Maupassant'ın hikâyelerinde dönemin toplumsal kompozisyonunda yer alan neredeyse bütün varoluşların portrelerini bulmak mümkün. Yüksek sosyetenin çıtkırıldım hanımefendilerinden ve beyefendilerinden söz ettiği kadar izbe sokaklarda dolanan fahişelerden, yoksullardan da söz eder Maupassant. Alkolikler, uyuşturucu bağımlıları ve deliler gibi toplumun çeperlerinde konumlanmış bireylerin hikâyelerini anlatan Maupassant'ın, burjuva hayatına karşı "aşağıdakiler"den yana bir tavır aldığını söylemek olası: Deliler beni çeker. Bu insanlar, garip düşlerin oluşturduğu gizemli bir ülkede, bunaklık denilen şeyin o içine girilmez bulutu içinde yaşarlar. Yeryüzünde gördükleri, sevdikleri, yaptıkları her şey, onlar için, eşyaların ve insan düşüncesini yöneten tüm yasaların dışında, imgesel bir varoluş içinde yeniden başlar. Keskin zekâ yaratıcı deha ile birleşince; aşk, entrika, kin, umut, korku gibi insani duygulara bambaşka açılardan ışıklar düşülüyor Maupassant'ın hikâyelerinde...
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Le Horla Alıntıları - Sözleri
- . O benim içimde, ruhum oluyor. ...
- . Gün beni yoruyor, sinirlendiriyor. Acımasız, gürültülü. Yataktan çıkmakta zorlanıyorum, yorgun giyiniyorum ve isteğime rağmen dışarı çıkıyorum. Her adımı, her hareketi, her hareketi, her sözü, her düşünceyi sanki ezici bir ağırlık kaldırıyormuşum gibi yorucu buluyorum. ...
- Aklın aptallık, deliliğinse deha diye adlandırıldığı bu hayatta, kimin akıllı kimin deli olduğunu insan hiç bilebilir mi?
- Onun suçu işte bu; Saygı! Saygı, baylar-bayanlar, artık bugün pek tanımadığımız, adı olup gücü olmayan bir duygudur.
- . Yalnızlık, aşırı düşünen zihinler için açıkça tehlikelidir. ...
- Deliler beni çeker. Bu insanlar, garip düşlerin oluşturduğu gizemli bir ülkede, bunaklık denilen şeyin o içine girilmez bulutun içinde yaşarlar...
- "Deliler beni çeker. Bu insanlar, garip düşlerin oluşturduğu gizemli bir ülkede, bunaklık denen şeyin o içine girilmez bulutunda yaşarlar. Yeryüzünde gördükleri, sevdikleri, yaptıkları her şey, onlar için, eşyaların ve insan düşüncesini yöneten tüm yasaların dışında, imgesel bir varoluş içinde yeniden başlar."
- Hasta düşünceler, bedeni humma ateşinden yada veremden daha çok yer bitirir
- Ruh hekimlerinin en ünlüsü ve en seçkini Doktor Marrande, üç meslektaşına ve doğal bilimlerle uğraşan dört bilgine, hastalarından birini görmek üzere, yönettiği akıl hastanesinde bir saat geçirmelerini rica etmişti. Bir araya gelince dostlarına şöyle dedi: “Size şimdiye kadar karşılaştığım en tuhaf ve en kaygı verici vakayı göstereceğim. Zaten hastam konusunda benim sizlere söyleyecek bir şeyim yok. Kendisi konuşacak.” Derken doktor zili çaldı. Hizmetkârlardan biri bir adamı içeri aldı. Adam bir kadavra zayıflığındaydı; bir düşüncenin kemirdiği bazı deliler kadar zayıf. Çünkü hasta düşünceler bedenin etini humma ateşinden ya da veremden daha çok yer bitirir. Adam selam verip oturduktan sonra şunu söyledi: “Beyefendiler, niçin burada bir araya geldiğinizi biliyorum ve Doktor Marrande’ın benden rica ettiği gibi size hikâyemi anlatmaya hazırım. Doktor uzun zaman benim deli olduğuma inandı. Bugün bundan kuşku duyuyor. Bir süre sonra hepiniz, ne yazık ki benim için, sizler için ve tüm insanlık için benim de sizler kadar sağlam, berrak ve açık görüşlü bir kafaya sahip olduğumu öğreneceksiniz. Ama ben söze olguların kendilerinden başlamak istiyorum, bütün yalınlığıyla olgulardan. İşte onlar: Kırk iki yaşındayım. Evli değilim, sahip olduğum şeyler belli bir lüks içinde yaşamak için yeterli. Seine kıyılarında, Rouen yakınlarındaki Biesard’da bir evde oturuyordum. Avı ve balık tutmayı severim. Arkamda, evime tepeden bakan büyük kayalıkların üstünde, Fransa’nın en güzel ormanlarından biri olan Roumare ormanı ve önümde de dünyanın en güzel ırmaklarından biri vardı. Oturduğum yer geniş, dış cephesi beyaza boyalı, güzel, eski bir ev; size demin sözünü ettiğim devasa kayalıkları tırmanarak ormana kadar çıkan harika ağaçlar dikili büyük bir bahçenin ortasında bulunuyor. Ev personelim bir arabacı, bir bahçıvan, bir erkek oda hizmetçisi, bir aşçı ve aynı zamanda gündelikçilik de yapan bir çamaşırcıdan oluşuyor ya da daha doğrusu oluşuyordu. Bütün bu insanlar yaklaşık 16 yıldır benim evimde yaşıyor, beni, evimi, yöreyi, bütün çevremi tanıyorlardı. İyi, sessiz sakin hizmetkârlardı. Anlatacağım şeyler açısından bunun önemi var. Şunu da ekleyeyim ki, kuşkusuz hepinizin bildiği gibi, bahçem boyunca akıp giden Seine, Rouen’a kadar gemilerin çalışmasına elverişlidir; nitekim ben de her gün, yelkenli olsun, buharlı olsun dünyanın dört bir köşesinden gelen büyük gemilerin önümden geçtiklerini görüyordum. Tam bir yıl önce, geçen sonbaharda, birdenbire tuhaf ve açıklaması olmayan bazı sıkıntılar yaşadım. Önce, beni geceler boyunca uykusuz bırakan bir çeşit sinirsel kaygı hali baş gösterdi, öylesine gergindim ki en küçük gürültü bile beni tir tir titretiyordu. Keyfim kaçmıştı. Açıklanamayan ani öfke nöbetleri geçiriyordum. Bir doktor çağırdım, bana potasyum bromür alıp duş yapmamı salık verdi. Ben de doktorun söylediklerini dikkate alarak sabah akşam duş alıp bromür içtim. Gerçekten de, çok geçmeden, yeniden uyumaya başladım, ne var ki uykusuzluktan daha beter bir uykuydu bu. Yatar yatmaz, gözlerimi kapatıyor ve yok olup gidiyordum. Evet, hiçliğin içine, mutlak bir hiçliğe, kendisinden ansızın çekilip alındığım tüm varlığın ölümüne düşüyor, göğsümün üzerinde beni ezen korkunç bir ağırlık duygusunu ve de ağzımın üzerinde hayatımı yiyen bir ağzın varlığını hissediyordum. Ah o ruhsal sarsıntılar! Daha korkunç bir şey bilmiyorum. Gözünüzün önüne uyuyan, uyurken katledilen ve gırtlağında bir bıçakla uyanan bir adamı getirin; her yanı kanla kaplı olarak ağzından hırıltılar çıkarıyor, artık soluk alamıyor, öleceğini biliyor ve olanlardan hiçbir şey anlamıyor; işte bu! Kaygı verici bir şekilde, sürekli zayıflıyordum; birdenbire, enikonu şişman olan arabacımın da benim gibi zayıflamaya başladığını fark ettim. Sonunda ona sordum: “Neyiniz var öyle, Jean? Hastasınız.” Şöyle yanıt verdi: “Sanırım beyefendiyle aynı hastalığa yakalandım. Gecelerim günlerimi yok ediyor.” Evde, ırmağa yakın olmanın yarattığı hummalı bir etkinin var olduğunu düşündüm. Av mevsiminin tam ortasında olmamıza karşın iki üç aylığına çevreden uzaklaşmaya karar vermiştim ama tesadüfen gözlemlediğim küçük ama tuhaf bir olgu benim için öylesine inanılmaz, fantastik, korkutucu keşifler dizisi getirdi ki, şaşırıp kaldım. Bir akşam, susadığımdan, yarım bardak su içtim ve yatağımın karşısındaki komodinin üzerinde duran sürahimin kristal tıpasına kadar dolu olduğu dikkatimi çekti. Geceleyin, size az önce sözünü ettiğim şu berbat uyanışlardan birini yaşadım. Korkunç bir sıkıntının pençesinde, mumumu yaktım. Yine su içmek istiyordum ama büyük bir şaşkınlıkla sürahimin boş olduğunu fark ettim. Gözlerime inanamıyordum. Ya odama birisi girmişti ya da ben uyurgezerin tekiydim. Ertesi akşam, aynı şeyi yeniden yapmak istedim. Hiç kimsenin evime giremeyeceğinden iyice emin olmak için kapımı kilitledim. Uykuya daldım ve her gece olduğu gibi yeniden uyandım. İki saat önce görmüş olduğum bütün su içilmişti. Bu suyu kim içmişti? Ben, hiç kuşkusuz, ancak derin ve acılı uykumda hiçbir hareket yapmadığımdan kesinlikle emin olduğumu sanıyordum. Derken bu bilinçdışı hareketleri yapmadığıma kendimi inandırmak için birtakım hilelere başvurdum. Bir akşam, sürahinin yanına, eski bir Bordeaux şarabı şişesi, nefret ettiğim bir tas süt ve bayıldığım çikolatalı pasta koydum. Şarap ve pastalara el sürülmedi. Süt ve su ortadan kayboldu. Derken, her gün, içkileri ve yiyecekleri değiştirdim. Katı, yoğun şeylere asla dokunulmadı ve sıvı olanlardan, sadece taze süt ve özellikle su içildi. Ne var ki bu yüreğe işleyen kuşku, ruhuma yerleşip kaldı. Bilincine varmadan yataktan kalkıp nefret ettiği şeyleri bile içen ben değil miydim? Çünkü bir uyurgezerin uykusuyla uyuşmuş duyularım değişikliğe uğramış, olağan tiksintilerini yitirmiş ve farklı zevkler kazanmış olabilirdi. Bu yüzden kendime karşı yeni bir hileye başvurdum. Kaçınılmaz olarak dokunulması gereken bütün nesneleri beyaz müslin sargılarla sarıp üzerlerini patiska bir havluyla örttüm. Sonra, yatağa girmeden önce, ellerimi, dudaklarımı ve bıyığımı kurşunkalem kömürüne buladım. Uyandığımda, dokunulmuş olmalarına karşın bütün nesneler lekelenmeden kalmıştı; havlu benim koyduğum gibi konulmamıştı ve dahası, su da süt de içilmişti. Oysa emniyet kilidiyle kapatılmış kapım ve ihtiyaten asma kilitle berkitilmiş panjurlarım hiç kimsenin içeriye girmesine izin vermiş olamazdı. İşte o zaman kendime şu korkunç soruyu sordum: Bütün bu geceler boyunca yanımdaki kişi kimdi allah aşkına? Size bütün bunları çok hızlı anlattığımı hissediyorum, Beyefendiler. Gülümsüyorsunuz, görüşlerinizi kafanızda oluşturmuşsunuz bile: “Delinin teki bu.” Evine kapanmış, aklı yerinde, kendisi uyurken ortadan kaybolmuş bir miktar suyu bir sürahinin camından seyreden bir adamın heyecanını sizlere uzun uzun betimlemem gerekirdi. Her akşam ve her sabah yenilenen bu işkenceyi, bu alt edilmez uykuyu ve de giderek korkunçlaşan bu uyanışları size anlatabilmem gerekirdi. Ama sözümü sürdürüyorum. Birdenbire, mucize sona erdi. Artık odamda hiçbir şeye dokunulmuyordu. Bitmişti. Zaten ben de kendimi daha iyi hissediyordum. Neşem yerine gelmişti ki, komşularımdan birinin, M. Legite’in, tamı tamına benim durumumda olduğunu öğrendim. Bir kez daha yöredeki bir humma ateşinin etkisine inandım. Arabacım, çok hasta durumda beni terk edeli bir ay olmuştu. Kış geçmişti, baharın başlangıcıydı. Bir sabah gülfidanları tarhımın yakınlarında dolaşırken, hemen yanımda, en güzel güllerden birinin sapının, adeta görünmez bir el ona dokunmuş gibi kırılıverdiğini gördüm, açık seçik gördüm bunu. Derken çiçek havada kendisini bir ağıza götüren bir kolun çizeceği türden bir eğri çizdi ve gözlerimin üç adım ötesinde, saydam havada, tek başına, hareketsiz, öylece asılı kaldı. Büyük bir korkuya kapılarak, onu yakalamak için üzerine atıldım. Hiçbir şey bulamadım. Ortadan kaybolmuştu. O zaman, kendime fena halde öfkelendim. Aklı başında ve ciddi bir adama böyle sanrılar görmek yakışmazdı. Ama bir sanrı mıydı acaba? Çiçeğin sapını aradım. Onu hemen çalının üzerinde buldum, dalın üzerinde kalmış iki gülün arasında, yeni kırılmış halde duruyordu. Çok net gördüğümü anımsıyorum: üç taneydiler. Derken, ruhum alt üst olmuş halde eve döndüm. Beni dinleyin, beyefendiler, sakinim; doğaüstüne inanmıyordum, bugün de inanmıyorum. Ama o andan itibaren, yanımda, perili varlığını hissettirdikten sonra beni terk eden ve sonra geri dönen, görünmez bir varlıktan, gündüz ve gece kadar emin oldum. Bir süre sonra da, bunun kanıtını ele geçirdim. Önce, hizmetkârlarım arasında, her gün, görünüşte bin bir türlü sudan nedenle ama benim için bundan böyle anlamı olan öfkeli tartışmalar patlak verdi. Bir bardak, yemek odamdaki büfenin üzerinde duran güzel bir Venedik bardağı, olduğu yerde güpegündüz kırıldı. Oda hizmetkârı aşçıyı, o çamaşırcıyı, çamaşırcı da bilmem kimi suçladı. Akşamleyin kapalı olan kapılar sabah açılıyordu. Her gece kilerden süt çalınıyordu. Ah! Neydi bu? Nasıl bir şeydi? Öfke ve korkuyla karışmış, sinir bozucu bir merak beni gece gündüz aşırı bir gerginliğe sokuyordu. Ne var ki ev bir kez daha sakin haline döndü; ben de yeniden düşlere inanmaya başlamıştım ki şu anlatacağım şey oldu: Günlerden 20 Temmuz, akşamın dokuzuydu. Hava çok sıcaktı; penceremi tamamen açık bırakmıştım, masamın üzerinde yakılı duran lambam, Musset’nin “Mayıs Gecesi” şiirinin açık durduğu bir kitabını aydınlatıyordu; üzerinde uykuya daldığım büyük bir koltuğa uzanmıştım. Kırk dakika kadar uyuduktan sonra, hiç hareket etmeden gözlerimi yeniden açtım, bilmediğim belirsiz ve tuhaf bir heyecan beni uyandırmıştı. Önce hiçbir şey görmedim, sonra birdenbire kitabın bir sayfası kendiliğinden çevrilmiş gibi geldi bana. Pencereden esinti falan da girmemişti. Şaşırdım ve bekledim. Aşağı yukarı dört dakika sonra, bir başka sayfanın sanki bir parmak onu çevirmişçesine kalktığını ve öncekinin üzerine kapandığını gördüm; evet, kendi gözlerimle gördüm, beyefendiler. Koltuğum boş görünüyordu, ama onun orada olduğunu anladım! Onu tutmak, ona dokunmak, eğer mümkünse onu yakalamak için bir hamlede odamı baştanbaşa arşınladım… Ne var ki koltuğum, daha ben ona ulaşamadan, sanki biri önümden kaçmış gibi devrildi; lambam da yere düşüp sönmüştü, camı kırılmıştı; sanki bir hırsız kaçarken kendisini yakalayan pencereyi engellemek için şiddetle ileri itivermişti… Ah!.. Kapı ziline doğru atıldım ve bastım. Oda hizmetkârım göründüğünde, ona şöyle söyledim: “Odadaki her şeyi devirip kırdım. Bana ışık getirin.” O gece, bir daha uyumadım. Her şeye rağmen bir yanılsamanın oyuncağı olabilmiştim. Uyanıkken de duyular bulanık kalıyor. Bir deli gibi ileri atılarak koltuğumu ve lambamı yere düşüren ben değil miydim? Hayır, ben değildim! Bir saniye bile kuşkulanmayacak kadar biliyordum bunun böyle olmadığını. Bununla birlikte buna inanmak istiyordum. Bekleyin. Varlık! Onu nasıl adlandıracağım? Görünmez Şey. Hayır, bu yeterli değil. Ona Le Horla adını verdim ben. Niçin? Hiç bilmiyorum. Böylelikle Le Horla beni bir daha hiç terk etmiyordu. Gece gündüz bu ele geçmez komşunun varlığının ve aynı zamanda da hayatımı saat saat, dakika dakika benden alışının sürekli kati duyumuna sahiptim. Onu görmenin olanaksızlığı beni yiyip bitiriyordu, aydınlıkta onu keşfedebilirmişim gibi evimin bütün ışıklarını yakıyordum. Sonunda, onu gördüm. Bana inanmıyorsunuz ama yine de gördüm onu. Önümde bir kitap, oturmuştum; okumuyor, ama aşırı derecede gerilmiş bütün organlarımla gözetliyordum, yakınımda olduğunu hissettiğim şeyi gözetliyordum. Elbette, oradaydı. Ama nerede? Ne yapıyordu? Ona nasıl ulaşılabilirdi? Karşımda, direkleri olan eski meşe yatağım vardı. Sağımda şöminem. Solumda özenle kapattığım kapım. Arkamda, her gün tıraş olmak, giyinmek için kullandığım, önünden her geçişimde kendimi tepeden tırnağa seyretme âdetinde olduğum çok büyük bir aynalı dolap. Dediğim gibi, okurmuş gibi yapıyordum; onu kandırmak için, çünkü o da beni gözetliyordu; ve ansızın, omzumun üzerine eğilip kitabımı okuduğunu, orada olduğunu, kulağıma değdiğini hissettim, bundan emin oldum. Arkama öylesine bir hızla dönerek doğruldum ki az daha düşüyordum. Şey… Orada her şey güpegündüz olduğu gibi görülüyordu… ve ben kendimi aynada görmedim! Ayna boştu, netti, ışık doluydu. İmge içinde değildi… Ve ben onun karşısındaydım… Yukarıdan aşağıya büyük saydam camı görüyordum! Ve buna şaşkınlığa uğramış gözlerle bakıyor, daha fazla ilerlemeye cesaret edemiyor, onun aramızda durduğunu ve benden bir kez daha kaçacağını ve algılanamayan bedeninin benim yansımamı emip yok ettiğini hissediyordum. Nasıl da korkmuştum! Sonra birdenbire kendimi aynanın dibinde, bir pus içinde, yayılmış bir su katmanının arasından bakıldığında görülebilecek bir pus içinde algılamaya başladım; bana öyle geliyordu ki bu su soldan sağa yavaşça kayıyor, imgemi saniye saniye daha belirgin kılıyordu. Tıpkı bir güneş tutulmasının sonu gibiydi. Beni gizleyen şey hiç de net konturlara sahipmiş gibi görünmüyordu; tersine, azar azar aydınlanan bir çeşit donuk saydamlığı vardı. Sonunda, her gün kendime bakarken olduğu gibi kendimi tümüyle ayırt edebildim. Onu görmüştüm. Korkusu bende kalmıştı; bu korku beni hâlâ ürpertiyor. Ertesi gün buradaydım, beni burada tutmalarını rica ettim. Şimdi, beyefendiler, sözlerimi sonuçlandırıyorum. Doktor Marrende uzun zaman kuşku duyduktan sonra, yaşadığım yörede tek başına bir yolculuk yapmaya karar verdi. Şu anda komşularımın üçü de benimki gibi bu durumla yüz yüze. Doğru mu bu? Doktor yanıt verdi: “Doğru!” “Ortadan kaybolup kaybolmayacaklarını görmek için onlara her gece odalarında su ve süt bulundurmalarını tavsiye ettiniz. Bunu yaptılar. Bu sıvılar aynen bende olduğu gibi ortadan kayboldu, öyle değil mi?” Doktor tumturaklı bir ağırbaşlılıkla yanıt verdi: “Kayboldular.” O zaman, beyefendiler, hiç kuşku yok ki çok geçmeden bizim çoğaldığımız gibi çoğalacak olan bir Varlık, yeni bir Varlık yeryüzüne gelmiş bulunuyor! Ah! Gülümsüyorsunuz! Niçin? Çünkü bu Varlık görünmez kalıyor. Ama gözümüz, beyefendiler, öylesine basit yapılı bir organ ki, varoluşumuz için elzem olan şeyleri güçlükle seçebiliyor. Çok küçük olan ona görünmüyor, çok büyük olan ona görünmüyor, çok uzak olan da ona görünmüyor. Bir su damlasında yaşayan milyarca küçük varlığı bilmiyor. Komşu yıldızların sakinlerini, bitkilerini ve toprağını bilmiyor; saydam olanı bile görmüyor. Onun önüne hiç sırsız bir ayna yerleştirin, onu ayırt edemeyecek ve bizi bir evin içine girdiğinde başını camlara çarparak parçalayacak kuş gibi aynanın üzerine atacaktır. Dolayısıyla, yine de var olan katı ve saydam cisimleri görmüyor, bize hayat veren havayı görmüyor, doğanın en büyük gücü olan, insanları deviren, binaları yıkan, ağaçları kökünden söken, granit falezleri çökertip su dağları şeklindeki denizi kabartan rüzgârı görmüyor. Kendisinde hiç kuşkusuz ışınları durduracak yegâne özellik eksik olan yeni bir cismi görmemesinde şaşılacak ne var peki? Elektriği algılıyor musunuz? Siz algılamasanız da var elektrik! Le Horla adını verdiğim bu varlık da var. Kim bu varlık? Yeryüzünün insandan sonra beklediği şey, beyefendiler! Bizi tahtımızdan indirmeye, bizi köleleştirmeye, bizi evcilleştirmeye, belki de biz sığırlarla ve yaban domuzlarıyla nasıl besleniyorsak bizimle beslenmeye gelen şey. O yüzyıllardır hissediliyor, ondan korkuluyor, onun varlığı bildiriliyor! Görünmez olandan korku, atalarımızın zihninden oldum olası çıkmamıştır. O geldi. Bütün peri masalları, yer cüceleri, ele geçmez ve kötücül hava mahlûkatı bize ondan söz ediyordu, kaygılı ve önünde tir tir titreyen insan hep onu dillendiriyordu. Ve birkaç yıldır sizin bütün yapıp ettikleriniz, beyefendiler, hipnotizma, telkin, manyetizma adını verdiğiniz şeyler… Sizler onu anons ediyorsunuz, onun mesajını veriyorsunuz! Size onun geldiğini söylüyorum. İlk insanlar gibi etrafta kaygıyla dolaşıyor kendisi, henüz gücünü ve kuvvetini bilmiyor, ama yakında, çok yakında bu gücü ve kuvveti tanıyacak. Ve işte son olarak, beyefendiler, elime geçen, Rio de Janeiro kaynaklı bir gazete kupürü. Okuyorum: “San Paulo eyaletini bir süredir bir çeşit çılgınlık salgını kasıp kavuruyor. Birçok köyün sakini topraklarını ve evlerini arkada bırakarak kaçtılar; bu insanlar uykuları sırasında aldıkları nefeslerle beslenen ve bunun dışında sadece su ve bazen de süt içtikleri söylenen görünmez vampirler tarafından izlenip yendiklerini ileri sürüyorlardı!” Şunu ekliyorum: Beni az daha ölecek hale getiren hastalığa yakalanmadan birkaç gün önce, evimin önünden Brezilya bayrağı çekmiş üç direkli bir geminin geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Size evimin su kenarında bulunduğunu… bembeyaz boyalı olduğunu söylemiştim… Görünmez Varlık hiç kuşku yok ki bu gemide gizlenmişti. Ekleyecek başka sözüm yok, beyefendiler. Doktor Marrande ayağa kalktı ve mırıltılı bir sesle şöyle dedi: “Benim de yok. Bu adamın deli olup olmadığını ya da ikimizin birden deli olup olmadığımızı bilmiyorum… ya da… bizi izleyecek olan şeyin gerçekten gelip gelmediğini…”
- Her gününü keder,pişmanlık,umutsuzluk ve yoksulluk gözyaşları içinde bitirip tüketiyordu.
- “Orates, frates.” “Dua edin, din kardeşlerim.”
- Yasallık kazanmış aşk, vurdumduymaz aşk üzerinde her zaman üstünlük havaları takınır..
- “Aç kurt fırın deler”
- “Eğer niyet iyiyse, hiçbir davranış tanrı katında kötü değildir.”
- Elveda! Bitmiştir. Artık görmeyecektir kadını, hiçbir zaman görmeyecektir. Geceyi yanı başınızda geçiren kadına elveda! İnsan artık tanımaz onu, onunla hiç konuşmamıştır, yine de gidişinden biraz hüzün duyulur. Elveda!
--reklam--
Le Horla İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Fransız edebiyatının önemli isimlerinden ve güçlü kalemlerinden biri Maupassant. 43 yaşında hayata veda etmiş maalesef. Delilik ve dehalık arasında insanda hayranlık uyandıran bir çizgide aynı zamanda titizlikle ve duyarlılıkla yazmıştır hikayelerini. Hastalığı ile ilgili çok fazla söylence vardır o sebeple o konulara pek değinmiyorum. Kitap 18 ayrı öyküden oluşuyor. Kitabın başında ve sonunda Maupassant ile ilgili ilginç bilgiler yer alıyor. Kitapta; edebiyat çerçevesinde annesinin arkadaşı Flaubert'ten etkilendiği ve üslup bakımından ona benzediği, Emile Zola ile olan dostluğu, "Bir Yaşam" adlı eseriyle Tolstoy'un hayranlığını kazandığı, Henry James'in ondan övgüyle bahsettiği, Sartre'nin onun tekniği ile ilgili görüşlerini ve daha bir çok bilgiyi bulabilirsiniz. Maupassant'a göre; hayat sanattan, sanat da hayattan kopuk değildir. Hikayelerinin hemen hemen hepsini sevdim ama özellikle, le horla, madam tellier'in evi, yağ tulumu ve alexandre öne çıkan hikayelerdendi benim için. Maupassant kesinlikle okunması gereken bir yazar... Keyifli Okumalar! (Özlem)
Sus Barbatus'un ikinci cildinde Guy de Maupassant'ın Le Horla'sından bahsedilince okumak istedim. Kitapta 18 seçme öykü var. Bu öykülerin içinde "Madam Tellire'nin Evi" ve "Yağ Tulumu" en çok ilgimi çekenler oldu. Her iki öykünün kahramanları, sosyal statü bakımından iyi durumda olanlar ve olmayanlardan oluşuyordu. Özellikle "Yağ Tulumu" isimli öykü, savaş zamanı bir at arabasında seyahat etmek zorunda kalan, kalbur üstü yolcuların, mesleği nedeniyle hor gördükleri bir kadına muhtaç kalmaları üzerineydi ki, insanların ikiyüzlülüğü ve nankörlüğü çok güzel anlatılmıştı. Kitaba ya da öykülere denk gelirseniz okuyun derim. Bu vesileyle ilk kez Maupassant okumuş oldum. Üç yüzün üzerinde öykü yazmış olan yazar için öykünün ustası da deniyor. Kitabın ilk ve son sayfalarında Maupassant hakkında bana ilginç gelen bilgiler vardı. Flaubert'le olan ilgisini, Tolstoy'un onun hakkında beyan ettiği fikirleri öğrenmiş olmamda kitabın katkısı oldu. #okudumbitti ##maupassant #lehorla #ayrıntıyayınları #kitapönerisi #okumaönerisi #cevirmen #serdarrifatkırkoğlu (Seda Ediz)
--reklam--
Le Horla PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Guy de Maupassant - Le Horla kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Le Horla PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Guy de Maupassant Kimdir?
Doğalcılık akımına bağlı Fransız öykü ve roman yazarıdır. Öykü alanında Fransa'nın en büyüklerindendir. Parisli bir borsa oyuncusunun oğlu olarak 5 ağustos 1850'de Dieppe kenti yakınlarındaki Miromesnil şatosunda dünyaya geldi. Guy de Maupassant, burada Normandiya bölgesini ve köylülerinin yaşamını yakından tanımak fırsatını buldu. İlk eğitimini Kilise'den aldı. 13 yaşında gönderildiği İlahiyat okulundaki yaşama ısınamadığı için kurallara aykırı davrandı. Böylece kendisini okuldan kovdurdu. Öğrenimini Rouen lisesinde tamamladı.
1869'da Paris'te hukuk okumaya başladı. Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması üzerine öğrenimine ara verdi. Gönüllü olarak savaşa katıldı. 1870'de seyyar jandarma birliğinde asker oldu. Maupassant, o dönemde tanığı olduğu olayları, yaşadıklarını, gözlemlediklerini daha sonra kaleme aldığı birçok öyküsünde anlattı. 1871'de terhis olduktan sonra Paris'te hukuk öğrenimini sürdürdü.Babasını yardımıyla Donanma Bakanlığı'nda bir iş buldu. Atlet yapılıydı, iyi yüzer ve kürek çekerdi; yalnız aklı denizcilikte değildi; yazar olmak istiyordu. 1879'da da Eğitim Bakanlığı'na geçti. Canlı ve taşkın bir kişiliği olan Maupassant, hayatın zevklerine ve çalışmaya aynı coşkuyla sarılmıştı. Şair Louis Bouilhet, onun ilk şiir denemelerini teşvik etti. Yaşamını kazanmak için çalışmaya başladığı Bakanlıklarda bürokrasi dünyasını tanıdı. Böylece bürokratların bulunduğu ortamı gözlemlemek fırsatını buldu.
Maupassant'ın yazarlık hayatı, 1871'den sonra başladı. Şiirler yazdı (Le Mur, Au Bord de l'Eau). 1871 ile 1880 arasında, özellikle, annesinin çocukluk arkadaşı romancı Gustave Flaubert'in etkisinde kaldı. Flaubert, Maupassant'ı iyi bir yazar olarak yetiştirmek için çok çalıştı. Ona gerçeği değişik bir bakışla gözlemlemeyi, yalnız gördüklerini ve duyduklarını yazmayı öğretti. İlk yazdıklarını okuyup düzeltti. Flaubert, onu Emile Zola, Ivan Turgenyev, Edmond de Goncurt ve Henry James gibi ünlü yazarlarla tanıştırdı. Flaubert'in 1880'de beklenmedik ölümü, Maupassant'ı çok derinden etkiledi.
1880'de, Flaubert'in ölümünden bir ay önce, aralarında Emile Zola'nın da bulunduğu natüralist (doğalcı) bazı yazarların öykülerinin toplandığı "Les Soirées de Médan" (Médan Akşamları) adlı kitapta Maupassant'ın da bir öyküsü yer aldı (Boule de Suif - Kartopu - İs Yumağı). Bu öykü, Maupassant'a ilk büyük başarısını getirdi ve onun öykü yazarlığına olan eğilimini ortaya çıkardı.
Maupassant, 1880'den 1891'e kadar, 18 kitapta toplanan yaklaşık 300 öykü ile 6 roman yayımladı. Romanları şunlardır: Bir kadının yaşamı boyunca uğradığı hayal kırıklıklarını anlatan ve ilk romanı olan "Une Vie" (Bir Hayat - 1883), "Bel Ami" (Güzel Dost - 1885), "Mont Oriol" (Oriol Dağı - 1887), "Pierre et Jean" (Pierre ile Jean - 1888), "Fort Comme la Mort" (Ölüm Gibi Kuvvetli - 1889) ve "Notre Coeur" (Kalbimiz - 1890).
Maupassant, en güzel öykülerini, 1881 ile 1886 arasında yazdı. Elde ettiği başarılar, ona yüksek sosyetenin kapılarını açtı. Son romanlarında, yüksek sosyeteye ilişkin yaşantılarını anlattı. Bu romanlar, doğrudan doğruya, Maupassant'ın karşı cinsle olan ilişkilerinin verdiği sıkıntılardan esinlendi. Öykü kitaplarından elde ettiği gelirle "Bel Ami" adlı bir yata sahip oldu. Maupassant, bu yatla Akdeniz'de geziler yaptı ve yolculuk izlenimlerini 1884'te yayımlanan "Au Soleil" (Güneşte), "Sur l'Eau" (Denizde - 1888) ve "La Vie Errante" (Serseri Hayat - 1890) adlı öykülerinde anlattı.
Maupassant, genç yaşında baş ağrılarından şikayet etmeye başladı. Hastalığı, 1884'ten itibaren, zihin yorgunluğunun ve gördüğü hallüsinasyonların etkisiyle gittikçe artıyordu. Sağlık durumu günden güne bozuluyordu. Ne olduğunu bilmediği ve kendisine düşman bellediği bir varlığı hep yanı başında hissediyor ve ölüm düşüncesi sürekli olarak aklını kurcalayıp duruyordu.
Guy de Maupassant, 1887 yılında yayımlanan "Le Horla" adlı öyküsünde, delilik belirtilerinin nasıl başladığını ve insan üzerinde ne gibi değişiklikler meydana getirdiğini anlattı. Bu kitap yayımlandıktan sonra, iyileşmek ümidiyle, uzunca bir deniz yolculuğuna çıktı. Yolculuktan döndükten sonra "Pierre et Jean" adlı romanını tamamladı. Daha sonra "Notre Coeur" adlı romanı kaleme aldı. 1890'da yayımlanan "La Vie Errante" adındaki yapıtından sonra da pek bir şey yazamadı. Sağlık durumu da adamakıllı bozulmuştu. Fazla ilâç almak yüzünden o iriyarı bedeni ve zihni yıpranmıştı. 1892'nin Ocak ayında kendini öldürmeye kalkıştı. Ağır hasta olarak Paris'e getirildi ve bir sağlık yurduna yatırıldı. Maupassant, 1893 yılında iyileşemeden öldü. Paris'teki Montparnasse mezarlığına gömüldü.
--reklam--
Guy de Maupassant Kitapları - Eserleri
- Mutluluk
- Aşk Başkadır
- Güzel Dost
- Hasırcı Kız
- Gezgin Satıcı
- Seçilmiş Hikayeler
- Ölümden Acı
- Ay Işığı
- Gündüz ve Gece Hikayeleri
- Bir Hayat
- Serseri Aşklar
- Küçük Asker
- Sol El
- Le Horla
- Yağ Tulumu
- Madam Tellier'nin Evi
- Pierre ve Jean
- Tombalak
- Öyküler
- Aşklarımız
- Horla ve Karanlık Öyküler
- Otel
- Gönül Öyküleri
- Jules Amcam
- Seçme Öyküler
- Bir Mucizedir Yaşamak
- La Parure
- Dönüş
- Gerdanlık ve Diğer Öyküler
- Lanetli El
- Seçme Hikayeler
- Parisli Bir Burjuvanın Pazar Gezintileri
- Seçilmiş Hikayeler Cilt 1
- İnci Hanım
- Takı
- Mücevherler
- The Diamond Necklace
- İşte Geldim
- At Üstünde
- Yasak Aşk
- Horla / Miras
- A Dead Womans Secret The Vendetta- Alexandre-A Duel
- Matmazel Fifi
- Kazazede
- Toparlak
- Sicim
- Seçilmiş Hikayeler 2. Cilt
- Femme Fatale
- Sevgi Dalanları
--reklam--
Guy de Maupassant Alıntıları - Sözleri
- “Neredesin mantık, ahlak ve sağduyu” (Küçük Asker)
- "Sevgili özgürlük tutsana elimizi, sahip çıksana kendi davana!" (Yağ Tulumu)
- "İnsan gerçekten kendisi için yaratıldığını sandığı bir varlığa rastladığı için mi sever, yoksa yalnızca sevme yeteneğiyle doğduğu için mi?" (Aşklarımız)
- Yoksul insanların birbirlerine yardım etmeleri gerek... Savaşı kodamanlar yapıyor. (Toparlak)
- Gerçekten de ister Prusyalı, ister İngiliz, ister Polonyalı, ister Fransız olsunlar, insanları öldürmek iğrenç değil mi? Size kötülük etmiş birinden öç almanız kötü bir şey adamı hapse tıkmaları da bunu gösterir; ama yavrularımızı tüfeklerle av hayvanları gibi öldürmeleri iyi bir şey mi ki en çok öldürenlere nişanlar veriyorlar? Hayır, bunu hiçbir zaman anlamayacağım! (Ay Işığı)
- Savaş başka, barış başka. (Toparlak)
- Sadece, gerçekte anlamlandıramadıklarımızdan korkarız. (Horla ve Karanlık Öyküler)
- Janna fikirləşməyə başladı; qəlbinin dərin ümidsizliyində nəşənin, eşqbazlığın nəticə etibarilə aldadıcı olduğunu düşündü. (Bir Hayat)
- (…) şu neşe saçan günün doğuşuna bakarken, böyle şafakların söktüğü şu yeryüzünde ne sevincin, ne de mutluluğun bulunmayışının nedenini düşünüyordu. (Bir Hayat)
- Çocuklar bilmezler ki...Yaşanacak günler ne kadar az! (Jules Amcam)
- Hasta düşünceler, bedeni humma ateşinden yada veremden daha çok yer bitirir (Le Horla)
- Yasallık kazanmış aşk, vurdumduymaz aşk üzerinde her zaman üstünlük havaları takınır.. (Le Horla)
- Karanlıkta korkunç dramlar olur. (İşte Geldim)
- Ben yaşamımı onlardan almıştım. Fakat yaşam, verilen bir armağan mıdır? Herhalde benimki bir ezinç yükünden başka bir şey değildi. (Seçme Öyküler)
- Kimseyle görüşmemek,dirsek dirseğe gelmemek ,çarpışmamaktan dolayı derisi, manevi derisi pek duyarlı ve nazik bir duruma gelmişti. (Bir Mucizedir Yaşamak)
- "Yavrum, sevgili yavrum! Zavallı yaratıklara karşı daha yumuşak ol. Yaşam yeterince hoyrat ve yırtıcı..." (Gezgin Satıcı)
- Ölümün karşısında ne yapabilir ki insan ? (Güzel Dost)
- "What would you have? It is only Nature!" "Yes, but I say that Nature is our enemy, that we must always fight against Nature, for she is continually bringing us back to an animal state.” (The Diamond Necklace)
- “Anılar beni böyle yapıyor. Zamanı geçen şeyleri sevsen de yok et! İnsan tamamen unuttuğu insanlarla beklemediği anlarda tekrar karşılaşıyor yoksa! Onları bir kez daha gördüğünü, seslerini işittiğini sanıyorsun, bu da korkunç bir etki bırakıyor. (Bir Hayat)
- Ömrümüzün büyük azabı ebediyen yalnız olmamızdan doğuyor. Bütün gayretlerimiz, bütün hareketlerimiz sadece bu yalnızlıktan kaçmak içindir. Şunlar, şu çatısız sıra aşıkları da bizim gibi, bütün mahluklar gibi bir dakikacık olsun yalnızlıklarını dindirmeye çalışıyorlar. Fakat daima yalnızdırlar, daima yalnız kalacaklardır. Biz de öyle. (Seçme Hikayeler)
Yorumlar
0 yorum