Kitap Künyesi
Yazar: Solmaz Kamuran
Yayın Evi: İnkılâp Kitabevi
İSBN: 9789751029904
Sayfa Sayısı: 334
--reklam--
Macar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Bana artık çok gerilerdeymiş gibi gelen çömezlik dönemimizin zorlu anlarında Rahip Istvan, 'Kader gemisinin rotasını tam olarak kendiniz belirleyemeseniz de en azından hayat denizinin dalgaları arasında savrulurken sarılacağınız bir dümen vardır,' derdi. Zamanında, dara düşmüş yüreğimizin cesaret ocağını alevlendiren bu cümleyle şimdilerde avunmam mümkün değil. Bence kader gemimizin rotası daha biz yeryüzüne gelmeden önce çiziliyor, elimize verilen dümense çark-ı felekle kıyaslanamayacak kadar beyhûde bir oyuncak; ama yine de hikâyemizin anlatılmaya değerliliğinden en küçük bir kuşkum olsa, 'Şu dünyada zaten anlatılmamış ne var, eninde sonunda herkes, her şey birbirine benzer, tıpkı bizim gibi,' der ve kalemi elime bile almazdım..."
1600'lü yılların sonları. Kolozsvarlı bir genç, Avrupa'daki güç savaşlarının sert esen rüzgârıyla doğduğu topraklardan koparılarak içinden deniz geçen şehre kadar sürükleniyor. Günbegün değişen şartlar ve yaşanılan onca acı ve yoksunluğa rağmen içinde büyüttüğü hayalini ise hiç kaybetmiyor; düşünülen ve yazıya dökülenleri kâğıda basabilmek... Altıncı romanı olan Macar'la Solmaz Kâmuran, bu kez okurlarını hayalle gerçeğin dansettiği bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Etkileyici bir kurgu ve kıvrak bir dille anlattığı bu yolculukta; kimi zaman on sekizinci yüzyıl Orta Avrupa'sının şehirlerinde dolaşacak, savaş meydanlarının dehşetiyle sarsılacak, bir sarı bukle eski bir aşk şiirindeki "cim" harfini hatırınıza getirecek ve hüzünleneceksiniz. Kimi zaman içinden deniz geçen şehrin Galata'sında dik yokuşları tırmanacak, Haliç'te bir kayık gezintisi yaparken dönemin İstanbul'unun atmosferini soluyacaksınız. Sonra günümüze dönüp Budapeşte'nin parklarında soluklanıp Moskova'nın ara sokaklarında bir eskici dükkânında tozlu raflarda çoktan unutulmuş hayat hikâyelerine can vereceksiniz. İstanbul'da ise heyecanı ve aşkı yakalayacaksınız.
Macar, İbrahim Müteferrika ekseninde içsel bir yolculuğun iz bırakacak anlatımı...
(Arka Kapak)
--reklam--
Macar Alıntıları - Sözleri
- Şu dünyâda zaten anlatılmamış ne var, eninde sonunda herkes,her şey birbirine benzer, tıpkı bizim gibi.
- Kadere ve onun getirdiği mucizelere inan ey okuyucu,bir mucize olmasa bile bir mucize olabileceğine dair duyulan inanç umut getirir ve umut da insanı güçlü kılar,zorluklara kolaylıkla teslim olmasını engeller.
- "Bana artık çok gerilerdeymiş gibi gelen çömezlik dönemimizin zorlu anlarında Rahip Istvan, 'Kader gemisinin rotasını tam olarak kendiniz belirleyemeseniz de en azından hayat denizinin dalgaları arasında savrulurken sarılacağınız bir dümen vardır,' derdi. Zamanında, dara düşmüş yüreğimizin cesaret ocağını alevlendiren bu cümleyle şimdilerde avunmam mümkün değil. Bence kader gemimizin rotası daha biz yeryüzüne gelmeden önce çiziliyor, elimize verilen dümense çark-ı felekle kıyaslanamayacak kadar beyhûde bir oyuncak; ama yine de hikâyemizin anlatılmaya değerliliğinden en küçük bir kuşkum olsa, 'Şu dünyada zaten anlatılmamış ne var, eninde sonunda herkes, her şey birbirine benzer, tıpkı bizim gibi,' der ve kalemi elime bile almazdım.
- 'Deli kimdir ,esas deli mi ,yoksa onun arkasına gidenler mi?'
- 'Şeriat nedir, tarikat nedir ,hakikat nedir ?'diye sordum. Bana şöyle cevap verdi ,"Şeriat bu senindir o benim; tarikat,hem senindir hem benim; hakikat ise ne senindir, ne benim ."Ya marifet?" dedim .Gözlerimin içine baktı ,gülümsedi, "Yaratılanda Yaratan'ı görmektir ,"dedi.
- "Hayat, bir nehirde karşıdan karşıya geçmeye benzer, yola çıktığında varacağın kıyı uzaklardadır, oraya yaklaştığındaysa ayrıldığın kıyı...Ama işin özü ,bu yolculuğun sana ve senin ona kattığı manada saklı..."
- Erzsebet'e gelince, zavallı küçük kim bilir hangi nedenle Viyana'da bir haftayı doldurmadan son nefesini vermişti. Belki de zaten hastaydı geldiğinde, böyle düşünmek istiyoruz çünkü ne kadar acımasız olursa olsun hiçbir düşmanın küçücük bir çocuğu intikam aracı yapabileceğine inanmıyoruz. Ama belki de... Yüce Tanrı bizleri böyle korkunç düşüncelerden korusun, insanlığımız dışında her şeyimizi kaybettik, Tanrı onu da elimizden almasın.
- Hayat bir nehirde karşıdan karşıya geçmeye benzer,yola çıktığında varacağın kıyı uzaklardadır,oraya yaklaştığındaysa ayrıldığın kıyı... Ama işin özü,bu yolculuğun sana ve senin ona kattığın manada saklı..
- Sanki farklı bir âleme dalıyoruz o harfleri dizerken, kalıpları yerleştirirken; yeni basılmış bir kitabın taptaze kokusu inanın fırından çıkmış sıcacık bir somun ekmeğininkinden daha az iştah açıcı değil.
- Zamanı unutmuştuk ve galiba mutluluk zamanı unutmaktı.
- Osmanlı vezirlerinden birinin nehir üstüne yaptırdığı köprünün üzerinden geçerken köprübaşında yazan yazıyı merak edip birine okutturduk. Şöyle diyordu adı bizce meçhul şair: "Hayat, krallarla yoksulların yolunun çakıştığı bir köprüdür."
- 1705 yılının 5 Mayıs'ında Avusturya İmparatoru Leopold öldü, onun da Tanrı'nın aciz bir kulu olduğunu bilmeme rağmen henüz yeterince terbiye olmamış nefsim üzüntü bir yana gizli bir beyhûde keyif ânı bile yaşadı. Ne babasız kalan çocukların yüzlerindeki yarım gülüşler, o masum gözlerdeki neredeyse elle dokunulabilir keder sadece onun suçuydu ne de savaş tek taraflı bir günah; bunu biliyordum, ama emirlerin altında onun imzası vardı, son söz onun adıyla mühürlenmiş ve din adına, tanrı adına ölen binlerce kişinin vebali sonunda onun boynunda kalmıştı. Her komutan zaferlere kanatlanmak üzere efsanevi atına bindiğinde, yarın o vebal zincirini de boynunda taşıyarak bu dünyadan ayrılacağını bilse acaba bir an için olsa tereddüt etmez miydi? Tanrı bu kadar vicdan sağırı bir insan yaratmış olamaz, diyorum haddim olmayarak; hiç kimsenin anasının karnından bir insan düşmanı olarak çıkacağına inanamam.
- Teselliyi harflerde uman yalnız ruhumun kalıbı, farklı mekânlarda dolaşıp duruyordu; kimi zaman kalabalık bir pazar yerinde yokluğu, kimi zaman kuytu bir dergâhta varlığı arıyordum. Fıskiye şıkırtılarıyla beyhûde lakırdıların birbirine karıştığı sarayın loş salonlarını dolduran asık yüzlü adamlardan biri olmak bana yetmiyordu, kendimi arıyordum. Herkesin birbirine kendini "ben de varım" diye hatırlattığı bir dünyadaysa bu çok da kolay bir iş değildi.
- Çocuk olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşündüm; dertlerden azade, tasasız, gamsız, yalansız bir dünyaydı onlarınki, gün boyu hiç durmadan oynuyor, karınları acıkınca uzatılan ekmeği iştahla dişliyor, uykuları gelince hemencecik uyuyorlardı, rüyaları bin bir masala parmak ısırtacak zenginlikte... Bir zamanlar ben de onlar gibiydim, ama hangimiz değildik ki? Sağ ayağını hafifçe sürterek mutfaktan tabak getiren yaşlı kadın da, karşımda oturan pos bıyıklı adam da şu anda kucağıma tırmanmaya çalışan küçük oğlan çocuğundan farklı değillerdi hayatlarının başında.
- ...ayrılırken "Her şey para değil, dostum," dedi, "Her şey para değil." Her şey nedir, diye düşündüm eve dönerken. Dağda otlayan keçi için her şey kayalık tepelerdi, balık için içinde yüzdüğü deniz, kuş için kanadıyla titrettiği gökyüzü, ya insan için? İnsana o tepeler, o gökyüzü, o deniz yetmiyordu. Başlangıçta anne için bebeğinin küçücük yüzünü gördüğü ilk an, bebek için küçücük yüzünü gömerek onun memesine iştahla yapıştığı andı her şey ama sonra... Çölde su, denizlerde ada her şeydi; susuzluktan yanana bir tas su derya gibiydi, selde sürüklenene bir ağaç dalı sanki bir ada. Kör için değneği, dilsiz için elleri, müzisyen için bestesi, şair için şiiri her şeydi. Mahpus için demirlerin arasından görünen uzaklardaki ıssız tepelerde başıboş yürümek, o ıssız tepelerde dolaşan çoban için uzaktan görünen şehir her şeydi. Yoksul için para, hasta için ilaç, âşıklar için vuslat her şeydi. Derviş için bir lokma, bir hırkaydı her şey, sultanlar içinse gördüğü ve görmediği ama sahibi olduğu engin mülktü, ama belki de o sadece ava gitmeyi, kırlarda avarelik etmeyi isterdi, ya başı, dişi, dizi ağrıdığında ne yapardı... Şu fânî dünyada her şeyin ne olduğu her an her fânî kul için değişebilirdi, her şey birden hiçbir şey olabilirdi.
--reklam--
Macar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Târihî romanlara öteden beri ilgim var, bir de Solmaz Kâmuran’ın akıcı üslûbu olunca bu romanı okumak müthiş bir keyif oldu. İbrahim Müteferrika’nın hayatı, uzun yıllar özenle emek harcayan mahâretli yazarımız tarafından mükemmel şekilde anlatılıyor. Yazarın dediği gibi: “Türkiye'de roman okumak o kadar da bilinen bir şey değil. Okuyucu her şeyi gerçekmiş gibi algılıyor.” Algılanmayacak gibi de değil ama… Hem de yazarın “Öte yandan tarihçiler de çok hassas, hemen itirazlar geliyor. Ben de, öyle bir kurgu yapayım ki bunun roman olduğunu daima hatırlatayım; hatta kitabın sonunda bunu özellikle vurgulayayım istedim.” demesine rağmen; romanın ekseni zaten gerçek, kurgu da mükemmel olunca gene de unutuyorsunuz roman okuduğunuzu, bir de roman olduğunu daima hatırlatmasaydı yazarımız ne olurdu kim bilir… Ayrıca hakîkî bildiğimiz hayâl, rüyâ sandığımız da gerçek olamaz mı? Hayâli, gerçeği kim bilebilir? “Ben tarihçi değilim, gerçek olaylardan yola çıkarak târihî bir kişiliğin hayatını kurguladım.” diyor ya bakın bunu ne güzel yapmış ki romanın merkezi sorulsa, budur derim: “O akşam eve gittiğimde sessiz odamda, kandilin ölgün ışığında saatlerce oturup matbaanın benim için neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm, sadece kitap basmak için miydi bunca gayretim, bu kadar zamandır gerçekten de herkesin okuyup bilgilenmesi için mi tutuşmuştum acaba… Neydim ben, insanları düzeltmek üzere dünyaya gelmiş bir ahir zaman peygamberi mi, ilahî bilgilerini paylaşmak için kendini yollara vurmuş meczup bir keşiş mi, yoksa bilginin ışığının barış ve mutluluk getireceğine yürekten inanan bir budala mı? Hayatımı niçin kitapların nuruyla aydınlatmayı seçmiştim ve neden bu nuru herkesin fark etmesi için çırpınıyordum. Galiba insanları sandığımdan daha fazla seviyordum, onların iktidar sahiplerinin ya da iktidar peşindekilerin hırslarına kurban olmaları korkunçtu. İnsan, barış ve huzura uzanan geleceğe ancak âlimlerin ve ilmin rehberliğinde ulaşabilirdi. Geçmişi öğrenmek ve doğru tahlil edebilmek o güvenli geleceğe uzanan en emin yoldu. Tarih, coğrafya, felsefe, hendese, astronomi ve halka yabancı gelen diğer ilimler bir avuç adamın sahibi olduğu bir hazine olmaktan çıkmalı ve birlikte paylaşılmalıydı. Matbaa çok önemliydi, Avrupa bunu neredeyse üç yüz yıl önce anlamıştı, şimdi sıra geç de olsa buradaydı. Belki de burada olmam gerekiyordu, benim de görevim buydu… Şu dünya tam da onu anladığımızı sandığımız anda birden ne kadar da anlaşılmaz ve karışık bir hale geliyordu, hele de böyle tuhaf sorular birbiri peşi sıra dizilince…” (s. 204) Yazarın “Merak edenler için tarih kitapları zaten var. Roman okuyarak tarihi öğrenemezsiniz; ama roman, tarihe karşı istek uyandırabilir.” dediği de çok doğru, bu roman hem de hemen o arzuya garkediyor okuyucusunu. Macaristan hükümdarı olmayı beklerken, çok güvendiği ama aslında casus olan Fransız Binbaşının, mektubunu Fransa yerine Avusturya kralına vermesiyle önceden dedesinin de atıldığı zindana düşen Rakoczi’nin vaktiyle dedesinin taş duvarlara kazıyarak yazdığı Latince dizeleri: “Amacına sadık, dürüst bir adamı bir zalim yenemez, doğru, zulme teslim olmaz…” okuması insanı hüzünlendirirken, Viyana’da o zindanın bugün ziyaretçilere açık olmasını öğrenmeniz ve içinde gezen turistleri gözünüzde canlandırmanız kederinize iç sızısı bir çeşni veriyor. Macar, bir yandan da Macarlar’ın mâkûs tâlihinin hikâyesi… Hâsılı, muhteşem bir eser; kitabın kalıbı, kapağı ağır bir dili olabileceğini düşündürüyor baştan ancak tam tersi âhenkli, sade üslûbuyla kanatlandırıyor, alıp götürüyor. Kıssadan hisse: “Bir tek biz biliyoruz öleceğimizi, belki hayvanlar da bunu içgüdüleriyle hissediyor, ama biz neredeyse yürümeye, konuşmaya başladığımız anda bu gerçeği de öğreniyoruz. Muhteşem olan nedir biliyor musunuz, tepemizde sallanıp duran bu cellât kılıcına rağmen hayata sevgi ve coşkuyla bağlı kalışımız, ona zenginlik katan hayâl ve rüyalarımızın hiç tükenmemesi… Benim için en büyük acı ve korku, ne ölmek ne de yoksul kalmak, hülyasız bir hayatın çilesini doldurmak zorunda olmak…” (s. 230) “ ‘Yahya Kemal,’ dedi Hayyam, ‘Onun bir şiirini hatırlattı bu satırlar bana. Sen de bilirsin, şu mısraları: Hülyası kalmayınca hayatın ne zevki var? Bitsin, hayırlısıyla, şu beyhûde sonbahar Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi Müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi’ “ (s. 303) (Hakan Özer)
İbrahim Müteferrika’yı Solmaz Kamuran’ın akıcı üslubu ve kurgusuyla ilgi, merak ve keyifle okudum. Yazarın “ Merak edenler için zaten tarih kitapları var. Roman okuyarak tarihi öğrenemezsiniz ama roman tarihe karşı istek uyandırabilir. Ben tarihçi değilim. Gerçek olaylardan yola çıkarak tarihi bir kişiliğin hayatını kurguladım.” söylemi; tarihi roman veya filmlerde gerçeği arayanlar için sanırım nokta atışıdır. (Öz&Gür)
Kitap Osmanlı İmparatorluğu dönemimde matbaanın kurulmasını sağlayan Macar asıllı İbrahim Mütefferika’nın hayatını anlatıyor. İbrahim’in hikayesini dinlerken çokça Macar tarihine azca da Osmanlı tarihine göz atabiliyoruz. Kitabın kurgusu enteresan. Günümüze uzanan kısımları da çok gerçek ve iç ısıtıcı. . Bu benim okuduğum ikinci Solmaz Kamuran kitabı. Kiraze çıtayı oldukça yükseltmiş. Öyle olunca bu kitaptan da beklentim çok yükseki. Bence Kiraze’nin başarısına ulaşabilecek bir eser değil. Ama tarihi roman türünü seviyorsanız keyifle okuyabilirsiniz diye düşünüyorum. . Bir de...Bu bölümleri keşke bu kadar uzun tutmasalar. Ben bölüm bitmeden kitabı kenara bırakamayanlardanım. Ama bu kitaptaki bölümler o kadar uzundu ki. . (Neslihan Ergönen)
--reklam--
Macar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Solmaz Kamuran - Macar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Macar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Solmaz Kamuran Kimdir?
Solmaz Kamuran 1954'te İstanbul'da doğdu. Göztepe Taş Mektep'te, Kadıköy Maarif Koleji'nde, İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde okudu. 11 yaşında TRT Çocuk Radyosu hikâye ödülünü kazandı. 17 yaşında, Yansıma Dergisi'nde imzasını gördü. On dört yıl diş hekimliği yaptıktan sonra kendini tamamen edebiyata verdi. Profesyonel yazı hayatına, televizyon için belgesel metinleri ve gazetelerde gezi yazılarıyla başladı. Türkiye'de büyük ilgi gören romanlarından "Kiraze" Yunanca, Macarca, Sırpça, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca, Kürtçe, Lehçe ve Bulgarca olarak yayınlandı.
Romanları:
Bir Levrek İskeleti,
Kiraze,
Minta,
Banka,
Çanakkale Rüzgârı
Macar
Hikaye:
Bir kadın, bir erkek, bir levrek iskeleti
Anlatı:
Gecenin Yakamozu
Biyografi:
İpek böceği Cinayeti
Araştırma:
Devlet Çete Olmasın Dediğinizde
Ve çeviriler: Safiye Sultan Üçlemesi (Ann Chamberlin), Bir Hürrem Masalı (Colin Falconer), Erguvan Güzeli (William Stearns Davis), Bir Troia Şarkısı (Colleen Mccullough), Geceyarısı'nın Peşinde (Richard Zimler), Aşk Mutfağı- Çıldırtan Koku- Kızışma- Kabare (Lilly Prior), Bakir İntiharlar- Middlesex (Jeffrey Eugenides), Aynadaki Peçe (Ann Chamberlin)
Solmaz Kamuran aynı zamanda yazar Çetin Altan'ın kitaplarının da editörlüğünü yapmaktadır.
--reklam--
Solmaz Kamuran Kitapları - Eserleri
- Kiraze
- Minta
- Çanakkale Rüzgarı - Boreas
- Kösem : İktidar Şerbeti Kan Kokar
- Ceviz Ağacı
- Macar
- Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti
- Gecenin Yakamozu
- Aşk Tutulması
- Banka
- Elmakurdu Rüyaları
- İpek Böceği Cinayeti - Fotoğraflarla Çetin Altan'ın Yaşam Öyküsü
- Devlet Çete Olmasın Dediğinizde
--reklam--
Solmaz Kamuran Alıntıları - Sözleri
- Şu dünyâda zaten anlatılmamış ne var, eninde sonunda herkes,her şey birbirine benzer, tıpkı bizim gibi. (Macar)
- "Bizi bizden koru Tanrım. " (Kiraze)
- Çıkarlar söz konusu olunca her şey ne kadar da çabuk değişebiliyordu. (Kiraze)
- Kuşlar ötüşüyordu, karanlığın kuşları… Ağustos ayının tembel mutluluğunun cıvıltısı değildi bu sesler, mutluluk simgesi değildi bu ötüşler. Şubat ayazında, alacakaranlıkta yeniden hayata meydan okumanın çığlığı… Yalnız kuşlar… Tıpkı benim gibi. (Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti)
- Zamanı unutmuştuk ve galiba mutluluk zamanı unutmaktı. (Macar)
- Kötülük peşinde koşan kendi sonuna koşar. (Elmakurdu Rüyaları)
- “Ama derler ya ‘bohçanın dört ucu asla bir araya gelmez . ‘ ille de bir şeyler eksiktir bizlere göre . Oysa hayatın tuhaf bir terazisi var. İyilikler , kötülükler , güzellikler ,çirkinlikler ,zorluklar , kolaylıklar , acı ve saadet nasılsa sonunda hep dengede kalır . Her şey tamamen mükemmel ya da kötü olmuyor ... (Ceviz Ağacı)
- ...ayrılırken "Her şey para değil, dostum," dedi, "Her şey para değil." Her şey nedir, diye düşündüm eve dönerken. Dağda otlayan keçi için her şey kayalık tepelerdi, balık için içinde yüzdüğü deniz, kuş için kanadıyla titrettiği gökyüzü, ya insan için? İnsana o tepeler, o gökyüzü, o deniz yetmiyordu. Başlangıçta anne için bebeğinin küçücük yüzünü gördüğü ilk an, bebek için küçücük yüzünü gömerek onun memesine iştahla yapıştığı andı her şey ama sonra... Çölde su, denizlerde ada her şeydi; susuzluktan yanana bir tas su derya gibiydi, selde sürüklenene bir ağaç dalı sanki bir ada. Kör için değneği, dilsiz için elleri, müzisyen için bestesi, şair için şiiri her şeydi. Mahpus için demirlerin arasından görünen uzaklardaki ıssız tepelerde başıboş yürümek, o ıssız tepelerde dolaşan çoban için uzaktan görünen şehir her şeydi. Yoksul için para, hasta için ilaç, âşıklar için vuslat her şeydi. Derviş için bir lokma, bir hırkaydı her şey, sultanlar içinse gördüğü ve görmediği ama sahibi olduğu engin mülktü, ama belki de o sadece ava gitmeyi, kırlarda avarelik etmeyi isterdi, ya başı, dişi, dizi ağrıdığında ne yapardı... Şu fânî dünyada her şeyin ne olduğu her an her fânî kul için değişebilirdi, her şey birden hiçbir şey olabilirdi. (Macar)
- "Tarihi, imparatorlar yaratır ama onu geleceğe ancak tarihçiler kitaplarıyla taşır." (Kösem : İktidar Şerbeti Kan Kokar)
- "İnsanlar ikiye ayrılır, başkalarının deneyimlerinden yararlanarak kazanan akıllılar ve ille de kendi deneyimleriyle kazanacaklarına zannederek kaybeden aptallar..." (Kösem : İktidar Şerbeti Kan Kokar)
- Giden hiçbir şey geçici değildir, giderken ille de iz bırakır. (Aşk Tutulması)
- Kay hiçbir zaman T.J.'i'in kendisini sevdiği gibi onu sevememişti. Ama bunun için suçlanamazdı, sonuçta herkes karşısındakine ancak kendisinde olanı verebilirdi. Herkes kendisi kadar sevebilirdi. Kay da bu kadardı. (Minta)
- Oysa hayatın tuhaf bir terazisi var; iyilikler, kötülükler, güzellikler, çirkinlikler, zorluklar, kolaylıklar, acı ve saadet nasılsa sonunda hep dengede kalır. Her şey tamamen mükemmel ya da kötü olmuyor. (Ceviz Ağacı)
- Aşk merhamet değildir Nur, karışmak istemem ama sevgili olmak ve anne olmak farklı şeylerdir. İkisini karıştırmamak gerek. (Ceviz Ağacı)
- Mutlu olmak için bir yığın mutsuzluğu, acıyı yaşıyordu insan; ağır, çok ağır bedeller ödüyordu ve sonra mutlu olduğunda o geçmişi hatırlayıp tekrar acı çekiyordu. Arada sırada kaşınan bir yanık izi, yağmur yağınca sızlayan eski bir kırık yeri gibiydi mutlu olmak. Salt mutlu olmak diye bir şey belki de yoktu. (Kiraze)
- Sevdiğim bir yazar aşkı şöyle tarif etmiş: “Aşk biriyle bakışmak değil, aynı yöne birlikte bakmaktır.” (Ceviz Ağacı)
- Hettie valinin makam odasına girerken titriyordu, İçeri adımını attığında Mustafa Kemal hemen ayağa kalkıp onun eli ni öptü, "Enchantée Matmazel." Hettie reverans yaptı, "Şeref verdiniz Paşam, heyecanımı mazur görün lütfen." Buyrun lütfen, istirahat edin." Hettie masanın önündeki koltuğa oturdu. "İngilizsiniz değil mi Matmazel." " Önce Canakkaleliyim Paşam, Türkiyeliyim, ondan sonra da İngiliz. " Mustafa Kemal ayağa fırladı, "Duydunuz değil mi beyler, Matmazel'in sözlerini duydunuz. İşte çağdaş uygarlık budur. Hanımefendi, Çanakkale ve Türkiye sizinle iftihar etmeli." Teveccühünüz Paşam." Mustafa Kemal'in beş arabalık konvoyu o gün saat üçte, geldiği gibi homurtular içinde, arkasında sapsarı bir toz bulutu bırakarak Çanakkale'den ayrıldı, on beş gün sonra da Hettie'ye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği verildi. (Çanakkale Rüzgarı - Boreas)
- Osmanlı vezirlerinden birinin nehir üstüne yaptırdığı köprünün üzerinden geçerken köprübaşında yazan yazıyı merak edip birine okutturduk. Şöyle diyordu adı bizce meçhul şair: "Hayat, krallarla yoksulların yolunun çakıştığı bir köprüdür." (Macar)
- Şanssızdı, ama kimbilir belki de bir başkasına göre şanslı.. (Minta)
- 'Şeriat nedir, tarikat nedir ,hakikat nedir ?'diye sordum. Bana şöyle cevap verdi ,"Şeriat bu senindir o benim; tarikat,hem senindir hem benim; hakikat ise ne senindir, ne benim ."Ya marifet?" dedim .Gözlerimin içine baktı ,gülümsedi, "Yaratılanda Yaratan'ı görmektir ,"dedi. (Macar)
Yorumlar
0 yorum