Kitap Künyesi
Yazar: Murat Bardakçı
Yayın Evi: İnkılap Kitabevi
İSBN: 9789751022561
Sayfa Sayısı: 256
--reklam--
Osmanlı'da Seks Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Bu kitap, kütüphanelerin tozlu raflarındaki elyazmalarının sararmış sayfalarında yüzlerce seneden beri gizli kalmış ve unutulmuş yazıları günışığına çıkartıyor: Osmanlı cinsellik metinlerini...
'Muzır' yahut 'müstehcen' gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda hemen herşeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar... Hepsi Türkçe ve hepsi de ilk defa yayınlanıyor.
Cinsel sağlıktan bahseden ve aşk tekniklerini anlatan 'bahnameler, Nasreddin Hoca öykülerinin cinsellik temeline dayalı ilk versiyonları, 17. asır İstanbul hamamlarında olup bitenler, Osmanlı eşcinsel edebiyatı, cinselliği konu alan şarkı güfteleri ve eski İstanbul'un artık pek bilinmeyen özel hayatı... Hepsi, bu kitapta birarada.
Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan ve dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hatta nesiller önceki atalarımızın okuyup zevk almış oldukları bu metinler Hintliler'in 'Kama Sutra'sı düzeyinde bilimsel, Araplar'ın 'Kokulu Bahçe'si kadar renklidir ve en önemlisi, bizim öykümüzdür.
(Arka Kapak)
--reklam--
Osmanlı'da Seks Alıntıları - Sözleri
- Osmanlı tarihinin ünlü kahramanlarından olan Ali Paşa, cariyelere aşırı düşkünlüğüyle tanınan ve doksan yaşına gelinceye kadar, her akşam "bakire" bir cariyeyle beraber olma alışkanlığından hiçbir fedakarlıkta bulunmamış bir kişidir. Paşa, günün birinde ağır bir hastalığa yakalanır. Tabipler "Paşa hazretleri" derler, "Önce şu ilaçları almanız ve perhize girmeniz gerek...". Sonra da bu perhizin kızartma ve zeytinyağlı yemeklerle ilgisi bulunmadığını, "cariye perhizi" olduğunu söylerler. Ama doktorları dinleyen kim? "Benim şifam ilaç filan değil, sizin yasaklamak istediklerinizdir" der ve hemen o gece yatağının çevresinde bol sazlı, bol cariyeli bir cümbüş düzenler. Ve biraz sonra, yataktan paşanın cenazesini çıkartırlar. Böylesine bir ölüm...
- Köçek, rakkas, erkek çengi, Osmanlı zamanında müzik eşliğinde rakseden genç erkeklere verilen ad. Bazan "tavşan oğlanı" dendiği de oluyor.
- Siyaset uğruna nice başlar uçuran, din adına sıra sıra darağaçları dizen Osmanlı, gerçi iktidara karşı söz söyleyeni başkaldıranı bağışlamamıştı ama cinsellikten bahseden kaleme ses çıkartmamıştı. Bu serbestlik, "halk siyasetle uğraşmasın da ne yaparsa yapsın..." düşüncesinden mi kaynaklanıyordu, yoksa başka bir sebepten mi, bilmiyoruz...
- Dünyada en fazla değişen iki şey mevcuttur. Birincisi suların yatağı, ikincisi kadınların mizacıdır.
- Ve Hazreti Ali -Radiyallahu anh- buyurdular ki, "Cimada itidal (ilişkide ölçülü olma) topuklara ilik ve gözlere nur ve bedenlere kuvvettir".
- En eski mesleğin ilkleri... Fahişeliğin Osmanlılar'daki "resmî" tarihi, oldukça geç başlar: 1565 yılında... Arşivlere göre, İstanbul'un bilinen ilk fahişeleri, Arap Fatı, Giritli Narin, Atlıases Kamer, Kirteli Nefise ve Balatlı Aynî adında beş kişidir. Dünyanın bu en eski mesleğinin İstanbul'daki izlerinin çok daha eski dönemlere uzandığı kuşkusuz. Ama 16. yüzyıl öncesi dönemle ilgili belge yokluğundan, bu beş kişi, tarihlere öncü olarak geçerler. 1565'te, mahalle halkının ihbarıyla, gece-gündüz çalışan Arap Fatı'nın evi basılır ama her ne hikmetse, Fatı baskını önceden haber alıp izini kaybettirir. Eve giren subaşıyla adamları, içeride buldukları kadınları toplar ve Yedikule zindanında misafir ederler. İş saraya akseder, Kanuni Süleyman bir ferman çıkartır ve "muzır avratların" İstanbul'dan sürgün edilmelerini buyurur. Aynı günlerde, Kalafatçı mahallesindeki bir başka eve de baskın yapılır. Basılan, bir yeniçerinin karısıdır. Kocası seferdeyken bu mesleğe girmiş, önceleri Arap Fatı'nın evinde çalıştığı duyulmuş, nedense herhangi birşcy yapılmamış, bu sefer işi daha da azıtıp kocasının evinde çalışmaya başlamıştır. İmam ve'subaşının başını çektiği kalabalık kapısının önünde toplanınca, "İmamınıza da, kadınıza da, şeriatınıza da lanet olsun" diye bağırır, linç edilmekten imamın müdahalesiyle kurtulur, mahalle halkının huzurunda iman tazeler ve kocası seferden dönünceye kadar Yedikule'ye kapatılır. Fahişeleri konu alan bildiğimiz ilk fermanı, İkinci Selim çıkartır, İstanbul kadısına şehirdeki bütün uygunsuz kadın ve hatta "erkeklerin" toplanıp listelerinin çıkartılmasını, sonra da hapsedilmelerini buyurur. Fermanın uygulanması, aylar sürer, yüzlerce kadın hapsedilir. Derken, bunlara gönül vermiş erkekler ortaya çıkar, hapisteki kadınların bazılarıyla evleneceklerini söylerler. İş yine saraya akseder, İkinci Selim, yeni bir ferman çıkartır: "İsteyen istediği fahişeyle evlensin ama nikâhlarının kıyılmasından sonra, İstanbul'dan hemen defolsunlar...". Her türlü yol var... Bütün bu sürgün, takip ve hapislere rağmen, işin önü hiçbir şekilde alınamaz. Sarayın çıkarttığı her fermana karşı diğer taraf mutlaka bir yol bulur, malûm sektörün faaliyetini kesintisiz sürdürebilmesi için hemen her türlü meslek ve yerden yararlanılır. Önce, kadınların bekâr erkeklerin çamaşırlarını yıkadıkları çamaşırhaneler devreye girer. Kucağında bohçasıyla gelen erkeklerin içeride çamaşırla değil de başka şeyle uğraştıkları anlaşılınca, kadınların bekâr çamaşırı yıkaması yasaklanır. Çamaşırhanelerin yerini, bu defa kaymakçı dükkanları alır. Dükkana ayrı ayrı giren kadın ve erkeklerin kaymak yemekle kalmayıp başka şeyler de yedikleri tesbit edilir, yine bir ferman çıkar: Kadınlar artık kaymakçı dükkanlarına giremeyeceklerdir. Yüzyıllar boyunca, fuhşun en rahat şekilde yapıldığı yer, esir pazarlarıdır. Üstelik iş, dine de uygundur... Pazara alışverişe, yani cariye satın almaya gelmiş gibi görünen erkekler esircilere bir miktar kaparo verip, beğendikleri cariyeyi evlerine götürürler. Birkaç gece beraber olur, sonra "kusurlu çıktı" bahanesiyle iade ederler. Bir mal satın alınmadan önce denenebileceğine ve cariye şeriat açısından erkeğin malı olduğuna göre, ortada dinî açıdan bir mahzur yok gibi görünmektedir. İstanbul tarihçileri, işin önünü almak için kadın ve erkek esircilerden zincirleme kefalet istendiğini fakat her türlü tedbire ve şiddete rağmen, esirciler arasında muhabbet tellallığı yapanların her zaman bulunduğunu yazıyorlar. Sarayın, kadı efendinin ve subaşının tüm çabalarına rağmen önleyemedikleri sistem, artık yerleşmiştir. Bir tarih kitabından... "...Sultanahmet meydanı, iğne atılsa yere düşmeyecek gibi kalabalıktı... İstanbul'un her dinden, her milletten gelme halkı, Müslümanı, Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Osmanlı başkentindeki yabancı tüccarlardan geçici elçilere kadar hemen herkes milletten insan, hayatlarında ilk kez rastlayacakları bir olayı seyretmek için meydanı doldurmuşlardı.. Caminin hemen karşısındaki burmalı sütünün önünde kazılmış bir çukur, çukurun 40-50 adım ilerisinde de, yumruk büyüklüğünde taşların oluşturduğu bir yığın görünüyordu. O dönem İstanbul'unun zabıta amiri olan "subaşı"nın adamları, elleri arkasından bağlı bir kadını sürükleyerek meydana getirdiler, beline kadar çukura gömdükten sonra birkaç adım yana çekildiler. Önce, tok sesle okunan bir dua işitildi. Arkasından "Haydi bismillah!" diye başlayan bir emir duyuldu, onlarca taşın bir anda havada uçuşarak beline kadar çukura gömülü kadının üzerine yağdığı görüldü. Kadın, feryad etmeye bile vakit bulamamıştı. 1680 yılıydı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihinde ilk kez "recm", yani "gayrimüslim bir erkekle zina yapan Müslüman kadının taşlanarak öldürülmesi" cezası uygulanıyordu., Aksaraylı Abdullah Efendi'nin karısı bir genç bir Yahudiyle basılmış, Rumeli Kazaskeri Beyazîzade Ahmed Efendi, taşlanması için fetva vermiş, aralarında devletin önde gelenlerinin de bulunduğu birçok kişi fetvasını geri alması için Beyazîzade'yi sıkıştırmışlar ama kazaskeri kararından döndürmeyi başaramamışlardı. Sonuçta, cezanın infazından başka çare kalmadı. Tellallar, "iffetine el uzatılmasına izin veren bir kadının taşlanacağı" kararını şehrin dört bir kösesinde okuyup, halkın ibret-i alem için infazı seyretmesini istediler. Rağbet, beklenenden de fazla oldu. Dönemin padişahı Dördüncü Mehmet bile öylesine meraklandı ki, Aksaraylı Abdullah Efendi'nin karısının taşlanmasını, Sultanahmet'teki Fazlı Paşa Sarayı'na gidip bizzat seyretti...". Osmanlı tarihçileri, imparatorlukta ilk kez uygulanan bir recm cezasını böyle anlatıyor ve "Yüzlerce yıl boyunca, zina yapan birçok kadın kolluk kuvvetleri tarafından belki Sarayburnu'ndan bir çuvala konularak denize atılmışlar veya başka bir yolla sessizce ortadan kaldırılmışlardı ama o güne kadar hiç kimse meydanda halkın gözleri önünde taşlanmamıştı diyorlar. İstanbul zinadan kaynaklanan ikinci idam, bu recm olayından 50 yıl kadar sonra, Lale Devri'nde yaşanır. "Gümüşendaze" lakabı ile anılan bir Ermeni delikanlısıyla basılan İstanbul'lu Müslüman, bir kadın, şeyhülislamın fetvasıyla gizlice boğdurulur ve cesedi denize atılır. Tarih kitaplarında, bu ikinci "resmi" idamın kurbanı olan kadının adı geçmiyor. Olayın ilginç tarafı, idamın, Lale Devri'nde yani ünlü şair Nedim'in genç delikanlılara "Annenden cuma namazına gidiyorum diye izin al, benimle Sadabad'a gel" şekline gazeller düzdüğü, hamamda yıkanırken gördüğü bir başka delikanlı için ünlü "Hamamiye"sini kaleme aldığı, Kağıthane deresi sahilindeki saray ve köşklerde en unutulmaz eğlencelerin düzenlendiği, mumların kaplumbağaların sırtında dolaştırıldığı, yani imparatorluğun "tatlı hayat" yaşadığı bir dönemde meydana gelmesidir.
- İlkbaharda cima çok hoştur ve her bünyeye uygundur. Çünkü ilkbahar ılımlı bir mevsimdir, ılımlı havada çeşmelerde ve pınarlarda su çok olur, alemde hoşluk ve rahatlık artar. Büyük âlem böyle olup sular çoğalınca, küçük âlem olan bedenimizde kan fazlalaşır ve şehvet de çoğalır. Şehvet arttığında cima safalı olur, zarar vermez. Görmez misin ki damarda kan fazlalaştığında kan aldırmak nasıl faydalıdır? Damarlar boş olduğunda kan aldırmak nasıl zararlıysa, belde meni olmadığında yapılan cima neye yarar?
- Yüce Allah, insanoğlunu yokluktan yarattı ve çiftleşmekte birbirine muhtaç kıldı.
- Ve eğer avrat izin vermez ise, erkeğin menisini taşraya (dışarıya) dökmesi caiz değildir. Cariyede, mutlaka caizdir.
- Ve gece ahirinde (sonunda) cima, gece evvelinden iyidir. Zira gece evvelinde mide dolu olur ve ahiri (sonrası) boş olur.
- Nasreddin Hoca bir gün minareyi göstererek "Şuna ne derler?" diye sormuş. Halk, "Şehrin s..i" demiş. Hoca demiş: "Ona uygun g...nüz var mı?".
- Tarihçilere göre İstanbul, bir zamanlar ahlâkına gayet düşkün ve gayet namuslu bir şehirdir ama bu namusu ve zarafeti, Kahire'den gelen Mısır sosyetesi bozmuştur. Tahtta, yine Abdülmecid vardır. Mısır valisi Abdullah Paşa'nın çevresindeki zenginler, İstanbul'a akın etmeye başlarlar. Çok paralar harcayıp konaklar, yalılar alır ve bunları Paris'ten getirttikleri eşya ile döşerler. O zamana kadar kafes arkasında yaşayan İstanbul kadınları, Cevdet Paşa'nın deyimiyle, bu "Mısır döküntüleriyle aşık atmaya" başlar. Kavalalı hanedanından Zeynep Hanım'la israf yarışına çıkarlar. Mısırlılar artık her alanda taklid edilmekle, sefahat kapısı ardına kadar açılmaktadır, İstanbul sosyetesi boğazına kadar borca girer ve bu işten en çok, günümüz Tahtakale çevresinin ataları olan Galata bankerleri kârlı çıkar. Borçlular arasında ilk sırayı, saraylı hanımlar almaktadır. Sultanlar, Tanzimat'ın da etkisiyle, hem Mısırlı, hem de Avrupalı prenseslerin hayat tarzlarına imrenerek sırtlarına o dönemde yeni moda olmuş feracelerini geçirir, gündüzleri kuyumcu dükkanlarını boşaltır, geceleri de sandallarla Boğaz'da "mehtap seyrine" çıkarlar. Mehtap seyrinin pek bir zararı yoktur ama, kuyumculardan gelen faturalar arttıkça artar ve sarayı gırtlağına kadar borca sokar. Sadece Refia Sultan'ın borçlarının toplamı, 60 bin kese altındır. Abdülmecid, önce kız kardeşlerine ve kızlarına nasihat etmeyi, savurganlıktan vazgeçmelerini söylemeyi dener ama sultanlardan hiçbirine sözünü geçiremez.
- "Muzır" veya "müstehcen" gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda istenen her şeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar.
- İstanbul'da, bugünkü anlamdaki ilk "yerleşik" genelev, Abdülaziz döneminde görülür. Resmen yasak olmalarına rağmen öncelikle başkentin yönetici ve zengin sınıfına hizmet veren evlere kimse karışmaz, bunlar büyük ün yaparak edebiyata bile girerler.
- "...Yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur...".
--reklam--
Osmanlı'da Seks İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kitabı fazla beğenmedim. Sanki Osmanlı Döneminde de seks yapılıyordu, eşcinsellik, jigololuk vardı demek için yazılmış. Ayrıca yazarın dediklerini kanıtlamak için verdiği metinler fazla sıkıcıydı o kısımları atlayarak okudum. Okuyacak olanlara da atlayarak okumalarını tavsiye ederim. Kitapta günlük yaşama, yüzyıllar içinde değişen ahlak anlayışına, cariyeliğin anlamına, hangi suçların hangi cezaları aldığına ve Anadolu halkına da yer verilebilirdi. Sadece İstanbul'dan bahsedilmesi sıkıcı olmuş. Ben kitabın sadece son 30-40 sayfasını beğendim. (Şeyma irem)
Her dönemi kendi şartlarında kabul etmek gerekiyor. Sonuçta tarihimiz. Kitabın içindeki konular hakkında çizilmiş minyatürler bazı kaynaklarda da yer almakta. 1685'de zamanın ‘‘Hamamcılar Kethüdásı’’ olan yani bütün hamamların idarecisi olan Derviş İsmail tarafından kaleme alınmış Dellakname-i Dilkûşa (Gönüller Açan Dellaklar) ''tellaklar kitabı''. Başlı başına bir belge. Edebiyatımızda da sıkça görürürüz. Nedim'in ünlü şiirindeki ; İzn alub Cum'a namazına deyû mâderden Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden Dolaşub iskeleye doğru nihân yollardan Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a olan bölümde bu zaten çok açık. İzin alıp Cumaya diye annenden diye okurken sevgilisine hitap ediyor... Peki kadınlar Cuma Namazına gider mi? Şiiri yazdığı servi revan güzel bir kadın mı? (Melek Özenç)
Öncelikle sosyal tarihe ilgi duyan biri olarak bayağı merakla okudum. Yalnız pdf formatında okuduğum için verdiğim alıntılarda ki sayfa sayısında bir karışıklık olmuş son anda farkettim. Esere gelecek olursak, Bardakçı çok da tercih ettiğim bir isim değil ve bu kitaptan sonra da tercih etmemeye devam edeceğim. Kitabın ilk bölümlerinde ki nasreddin hoca fıkralarını(!) yersiz buldum. Ucuz ve fıkradan öte geçmeyen kıssalar ile "Osmanlı' da sex" arasında pek bağlantı kuramadım. Üstelik yoğun dozda çocuk ve hayvan istismarı sinir bozucuydu ! Son bölümlere doğru yazarımız zahmet buyurup anlatmasını beklediğimiz konulara giriş yapmış. Oglancilik, lezbiyenlik, carpik ılişkiler, fuhuş... elbette bunların yasanmış olmasına yüksek ihtimal verirdim fakat bu kadar aleni ve devlet tekelinde yaşanmış olması beni hayli şaşırttı. Kitabı tavsiye ederim diyemiyorum. Selametle. (Asıl)
--reklam--
Osmanlı'da Seks PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Murat Bardakçı - Osmanlı'da Seks kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Osmanlı'da Seks PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Murat Bardakçı Kimdir?
Murat Gökhan Bardakçı, 1955 yılında İstanbul'da doğdu, ekonomi öğrenimi gördü.
Musikiye Dr. Selahattin Tanur'la tanbur ve eser meşkederek başlayan Murat Bardakçı, Tanur'dan "icazet" aldı, Ekrem Karadeniz'le teori, teori tarihi ve ses sistemi üzerine çalıştı, Fahire Fersan ve Vecdi Seyhun'dan yararlandı, ilgi alanını daha sonra musiki tarihine yöneltti. Abdülbaki Gölpınarlı'dan şarkiyat kaynakları ve metodolojisi alanlarında büyük ölçüde faydalandı, bu arada Türk ve İslam Müziği'nin tarihiyle ilgili kitap, belge, fotoğraf, film ve ses kaydı gibi arşiv malzemesi topladı, geniş bir nota kolleksiyonu oluşturdu.
--reklam--
Murat Bardakçı Kitapları - Eserleri
- Enver
- Şahbaba
- Son Osmanlılar
- Osmanlı'da Seks
- Neslişah
- Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü
- İttihadçı'nın Sandığı
- Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi
- Naciyem Ruhum Efendim
- “Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlîk Ettim!”
- Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs
- Safiye
- Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü
- Yıkılış ve Kuruluş
- Refik Bey - Refik Fersan ve Hatıraları
- Üçüncü Selim Devrine Ait Bir Bostancıbaşı Defteri
- Fener Beyleri’ne Türk Şarkıları
- Atatürk’ün Mutfağı
- Şahbaba
- Ahmed Oğlu Şükrullah
- 25 Yıla 25 Besteci
- Girit Oyunu Ve Kıbrıs
--reklam--
Murat Bardakçı Alıntıları - Sözleri
- Şevket Efendi, bir trafik kazasında iki kişinin ölümüne sebep olduğu için daha önce Halife Abdülmecid Efendi tarafından Osmanlı tarihinde örneği görülmemiş bir uygulamaya tâbi tutulmuş ve hanedandan ihraç edilmiştir. (Son Osmanlılar)
- Vahideddin'in şehzadelik yıllarını bilenler, onun ağabeyi Abdülhamid'le yakınlığının saraya mensup hemen herkesi kıskandırdığını söylerler. (Şahbaba)
- Huzura çıktım. Zât-ı şâhane Edirne’nin terkolunmaması arzusunu izhar etti ve Kamil paşa ile kabinesini pek ziyade çekiştirdi. (Mahmud Şevket Paşa'nın Sadaret Günlüğü)
- Seneler ve belki asırlar geçecek fakat Osmanlı milletine can veren Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti daima pâyidar, daima müttehîd, daima bir olacaktır kandaşlarımız! (İttihadçı'nın Sandığı)
- Gözlerinizi ağlamak için değil.... “Gözlerinizi ağlamak için değil, görmek için kullanınız” (“Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlîk Ettim!”)
- Âh! Yine seni üzdüm, uzun yazdım. Fakat affet, sana da derdimi dökmezsem kime dert yanayım? (Naciyem Ruhum Efendim)
- ... Ah Enver! Ah! Bu kış seferini ta'cil etmek, sonra da bu parlak taarruzda 9. Kolordu'yu dörtnala kaldırmakla yüz bin masumun kanına girdin! Allah seni affetsin. Hafız Hakkı Paşa (3 Kanuni Sani 1915) (Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü)
- - Ay balam, bu gemi hara (nereye) gider ? + Hansı (hangisi)? - Köprüden indi (şimdi) kalkan bu parahod (gemi). O baktı, baktı sonra karar verdi: + Krasnovodska gider... Ona bir 'Sağol balam' diye teşekkür ettikten sonra denizin kenarına yaklaşarak mazot dumanları salıvererek manevra yapan gemiyi seyrettim. (Enver)
- "Seni öper, sever, kucaklar, bu mevcudiyet-i maddiyemle, aşk ve iştiyakımla sarılarak canını yakar, Hüdâ'nın birliğine yavrularımla beraber emanet ederim rûhum efendiciğim. Karaağaca çakımla ismini yazdım." (Enver)
- Rusya Devleti'nin tecavüzât-ı muhtemelesine karşı Almanya Devleti ile tedafüî bir ittifak akdine Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Said Paşa me'zundur. 18 Temmuz 1330 (31 Temmuz 1914) Mehmed Reşad (Yıkılış ve Kuruluş)
- Bizler için "hacı-hoca takımıyla birleşip ihtilal yapacaklar" bile dendi. Söğüt'ten elde kılıçla çıkıp Viyana'ya kadar gidenlerin torunuyduk. Türkiyen'in fenalığını nasıl düşünürdük? ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak düştüğünde dönebildim. Fakat emin olun, birimizin aklından bile, bir gün kötü şey geçmedi. Mustafa Kemal'in muvaffakiyetlerini işittikçe sevinir, "Türkiye iyiye gidiyor" derdik. (Son Osmanlılar)
- Bennet, hatıralarında Samsun için verdiği vizelerden şöyle bahsedecekti: "... Günün birinde, fark etmeden kaderin vasıtası oldum. 15 Mayıs'ta Yunan kuvvetleri İzmir'e çıkmış ve beklenmedik direnişle karşılamıştık. Sultan, başında Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal Paşa'nın bulunduğu bir heyetin Türk ordusunun ihtilâfın dışında kalmasını sağlamak maksadıyla gönderilmesi konusunda müttefiklerin Yüksek Komiserleri ile anlaşmaya varmıştı. 22.doğum günümde garip bir rastlantı olarak bir Türk subayı odama geldi ve Mustafa Kemal Paşa ile maiyetindekiler için vize istedi. Listeyi okuyunca Türk Ordusu'nun en faal 35 generaliyle albayının isimlerinin yazılı olduğunu gördüm. Vizeleri vermek istemedim. Binbaşı Van M., her zaman olduğu gibi özel işler için dışarıdaydı. Listeyi karargaha götürüp talimat istemeyi kararlaştırdım.Görevli subaya 'Bu liste bende barışçıdan ziyade savaşçı bir heyet intibaı uyandırıyor' dedim. Yüksek Komisyon'a danışılacağını söyleyip beklememi istediler. Yaklaşık bir saat sonra çağırıldım ve gidip vizeleri verme talimatı aldım. Bana 'Mustafa Kemal Paşa, Sultan'ın güvenine tam olarak sahiptir'dendi. (Yıkılış ve Kuruluş)
- Sizden ayrılış, ruhumun bedenimden ayrılmasından daha dehşetli oldu. (6 Aralık 1914, Naciye Sultana mektubundan) (Enver)
- Ailenin reisi Faik Bey servetini halde, Rus ve Alman paralarına çevirmiş, her şeyini Avrupa bankalarına transfer etmişti. Almanya’nın savaşta yenilip iflas etmesi ve Rusya’da patlayan 1917 Ekim Devrimi her iki parayı da pula çevirmiş, eski mabeyincinin muazzam serveti kül oluvermişti. İşte Refik-Fahire çiftinin bir zamanlar aristokrat aile gelenekleri icabı başlattıkları musikiyi sonradan meslek edinmelerinin sebebi de, bu geçim derdidir. Sefalet çekmemiş ama, hiç bir zaman da müreffeh bir hayat sürmemişlerdir. “Kış yaklaşıyor, kömürümüzü hala alamadık..” “Hamdolsun tig-ü teber, şâh-ı levendâz” (Mali vaziyeti bozuk, meteliksiz) (Refik Bey - Refik Fersan ve Hatıraları)
- " Zaferler ne kadar bizim ise, mağlubiyetler de aynı şekilde bizimdir ve o mağlubiyete sebebiyet veren hataların tekrar edilmemesi için bilinmeleri, hatırlanmaları şarttır." (Enver)
- 1920 sonbaharında Meclis kürsüsünde artık başka Mustafa Kemal vardır ve bu Mustafa Kemal birkaç ay önce, 24 Nisan günü aynı kürsüde padişahtan bahsederken "ecdad-ı kiramımızın bize en kıymetli yadigârı" diyen, İstanbul'un aldığı kararların işgal baskısından kaynaklandığını anlatan ve "....Ben, şahsen hiçbir şey düşünmem. Zat-ı Şahane'nin ağzından işitsem, bunun icbar ve tazyik altında olduğuna hukmederim" ifadelerini kullanan Mustafa Kemal'den çok başkadır. (Şahbaba)
- Devlet solcularla beraber sağcıları, milliyetçileri, dindarları, dinsizleri ve toplumda öne çıkmış kim varsa hemen hepsini “acaba rejimin aleyhinde bir iş çeviriyorlar mı?” Paranoyası yüzünden devamlı olarak izlemiştir… (Safiye)
- Ben, Mustafa Kemal'e her zaman saygı duydum. Harpten yenik çıkan devleti kurtarabilecek tek kişi, Mustafa Kemal idi. (Son Osmanlılar)
- Ve Hazreti Ali -Radiyallahu anh- buyurdular ki, "Cimada itidal (ilişkide ölçülü olma) topuklara ilik ve gözlere nur ve bedenlere kuvvettir". (Osmanlı'da Seks)
- (Kitabın 18’inci sayfasında Refik Beyin 1919’da girdiği ve en yüksek Booth aldığı, Mızıka-i Hümayun’a giriş imtihanından sorulara bir göz attıktan sonra...) Bu imtihanın, bugünkü resmi musiki kuruluşlarında yapılanlarla mukayesesini veya bu seviyede yapılacak bir başka imtihanda, günümüz üstatlarının ne derece başarılı olacakları hususunu bir yana bırakalım... Asıl mesele, günümüz musikisinin, artık değil bu imtihana girebilecek öğrencinin, bu soruları sorabilecek bir imtihan heyetinde yer almaya layık tek bir hocanın bile bulunmadığı bir hale gelmiş olmasıdır. (Refik Bey - Refik Fersan ve Hatıraları)
Yorumlar
0 yorum