Kitap Künyesi
Yazar: Irene Némirovsky
Çevirmen: Ebru Erbaş
Yayın Evi: Can Yayınları
İSBN: 9789750718113
Sayfa Sayısı: 360
--reklam--
Pazar Günleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Nazilerin otuz dokuz yaşında Auschwitz'te ölüme terk ettiği Irène Némirovsky, katillerine inat, ölümünden yıllar sonra eserleriyle yeniden doğdu. Roman yazarı olarak başladığı ve kısa sürede parladığı edebiyat kariyerine öyküyle devam eden Némirovsky, karakterlerinin insana yansıttığı yakınlık, tanışlık duygusuyla, kimi zaman can yakan gerçekçiliği ve acımasız gözlem yeteneğiyle tekrar tekrar keşfedildi. İnsanı ve onun kırılgan tabiatını yakından tanıması, etkileyici ve katı bir dürüstlükle, sabırla dile getirmesi ve Rus edebiyat geleneğinin incelikleriyle örülü eserleriyle, eleştirmenlerin övgüye boğduğu bir yazar oldu.
Némirovsky'nin 1934-1942 yılları arasında yazdığı on beş öyküden oluşan bu derleme, sevilmemiş kadınlarla, kimliğinden utanan erkeklerle, kızlarıyla rekabet eden annelerle, kısacası insana ait türlü meselelerle, iki savaş arası Fransız toplumundan etkileyici görüntüler sunar. Dünyanın, Rus duyarlılığıyla yazan Fransız bir yazar olarak kabul ettiği Némirovsky, daha ilk satırlardan kendini dayatan karakterleri ve tutumlu diliyle öykü severleri heyecanlandıracak.
--reklam--
Pazar Günleri Alıntıları - Sözleri
- Kadının tatmin olmamış arzusundan daha tehlikeli bir şey yoktur.
- Şu neşe için yaratılmış zavallı bedenler! Yo, hayır, insan bedenleri asla neşe için yaratılmamıştır, diye düşündü Hugo İnsan açlığa, soğuğa, yorgunluğa dayanmak için yaratılmıştı, kalbi de bir kısım ilkel, şiddet içeren tutkuyla dolmak için: korku, umut, nefret.
- Kadının tatmin olmamış arzusundan daha tehlikeli bir şey yoktur. Onun uzanamadığı meyveleri çocukları tıka basa yesin diye uğraşacaktır ve bu meyveler onları hasta etse bile umurunda olmayacaktır; kabuğunu , etini , çekirdeği , çatlayana kadar her şeyini yutturacaktır onlara.
- Sevildiğinden emin olduğundan, insanların sempatisini kazanmaya çalışmaktan vazgeçmişti, üstelik artık insanlar ona sempatilerini sınırsızca sunuyorlardı, çünkü insan sadece istemekten vazgeçtiğini kolayca elde edebilirdi.
- Kadının tatmin olmamış arzusundan daha tehlikeli bir şey yoktur.
- Hiçbir beklentinin olmaması, ne büyük huzur.
- Annelerinin, kız kardeşlerinin boğazlanışına aldırış etmeyen ve günü geldiğinde onları da güçlü ve sert bir ele teslim edecek olanın bu pasiflik, bu kabulleniş olduğunu anlamadan gıdaklamaya ve yemlerini gagalamaya devam eden kümes hayvanlarına benziyordu bu kalabalıklar.
- Alkol yasaklanalı dört yılı geçti... Fakirler için tabii ki, basit insanlar için. Zenginler asla yokluğunu çekmedi. Asla hiçbir şeyden eksik kalmaz mı bunlar?
- Bir adamı iyi tanımak için, insan onu sofrasında ya da hoşlandıği bir kadının yanında görmelidir.
- "Hayatımızı fena ıskaladık... Zaten sırf yaşayarak bile ıskalamaya devam ediyoruz."
- "Zaferin ömrü kısadır."
- Mutluluk? "Onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin, oysaki şuracıktadır," dedi kendi kendine, "artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar."
- "Mutluluk... Evet, yirmi yaşındayken mutluluk bana daha değişik, korkunç ve uçsuz bucaksız gelirdi oysa tüm arzuların sonuna doğru yaklaştıkça, o tutkular mükemmel bir şekilde küçülüyor ve daha erişilebilir hale geliyor"
- Tüm felaketler, nasıl da başkasının başına gelince dayanılabilir gözüküyordu! İnsan bedeni, kanayan başkasının eti olunca daha bir nasıl da güçlüymüş gibi geliyordu. Ölüme karşıdan bakmak, o başka bir insana yaklaşırken nasıl da kolaydı!
- ... ruhumuz, geçmişteki çocuk halimizden, gelecekteki ihtiyarlığımıza kadar, barış içinde bir arada var olan, farklı yaştaki birçok varlıktan oluşur.
--reklam--
Pazar Günleri İncelemesi - Şahsi Yorumlar
1934-1942 yılları arasında yazılmış on beş öyküden oluşan bir kitap. İnsanı ve onun doğasını anlatan bu öykülerin her biri insanı düşünmeye itiyor. Kesin bir sonla bitmeyen öyküler hayal gücünüzle tamamlanacak. Yazarın dili kullanma biçimi, gözlem yeteneği de kitabı bir şaheser kılıyor. (taybet)
Irene Némirovsky'nin 1934-1942 yılları arasında yazdığı 15 öyküden oluşan kitabı. Yazarı tanırsınız tanımazsınız, anlatım dilini seversiniz ya da sevmezsiniz bilemem ancak Nemirovsky'nin gözlem gücünün oldukça fazla olduğunu ondan da fazla bunu aktarabilme yeteneğinin olduğunu söyleyebilirim. Çünkü kitapta sık sık "Bu durum ancak böyle ifade edilebilirdi!" dediğim yerler oldu. Belki de çevirinin başarısı da burada etkilidir. Kitapla ilgili özeti kendim için yazdım ancak burada paylaşmayacağım. Öykülerle ilgili kısa kısa birkaç şey belirteceğimden bu kısım ipucu (spoiler, sürprizbozan, tatkaçıran) içerebilir. ----------------------------------------------------------------------------------- Kitabın ikinci öyküsü Mutlu Sahiller'den başlamak istiyorum. Bu öykü yakınımızdaki mutluluğa aslında çok uzakmış gibi hiç ulaşılamayacak bir mutluluğa kırgın bir şekilde bakışı anlatıyor Ginette karakteri üzerinden. Ginette'in değerli hissedebilme duygusunu, biri için önemli olabilme, birinin ona ihtiyaç duyabilme duygusunu anlatmış. Beğendiğim bir öyküydü. Çünkü günümüzde toplum da insanlara -özellikle de kadınlara- değerli olduğunu ancak belli kimliklere sahipse hissettiriyor. Bunlardan yoksunsa onu değersizleştirmeye, "Vah vah! Tüh, tüh!" gibi ünlemlerle onu acınacak hale getirip durumu dramatize etmeye çalışıyor (bkz. Evlenmek istemeyen, anne olmayan bireylere gerçekleştirilen mahalle baskısında olduğu gibi. "Aslında o öyle değil/ öyle söylediğine bakma! İstiyor da olmuyor. Onlar bahane!" cümlelerinde olduğu gibi. İnsanı pasifize eden toplumdaki beklenen rolleri yerine getirmediği müddetçe eksik gören ve hissettiren, bireyin mutluluğunun bir başkasına bağlı olduğunu öngören bir anlayış bu. Kitapta da bunu görerek içselleştirmiş, kendi mutluluğunu bir başkasının gözünde değerli olmaya bağlı kılmış bir karakterin gözünden okuyoruz. Kardeşlik öyküsünde de zengin bir Yahudi olan Christian Robinovitch'in tren garında kendi gibi aynı soyada sahip yoksul bir adam ve torunuyla olan sohbeti konu alır. Sonrasında Christian kendi trenine biner. Sohbeti düşünür, yaşlı adamı ve torununu da. Bir süre sonra o yaşlı adamla arasında hiçbir ortak nokta olmadığına ikna etmeye çalışır kendini. İstasyonda karşılayan dostlarını görünce tüm bu düşüncelerinden sıyrılır. Bu öykü duyguların, zihin içi konuşmaların başarılı bir şekilde ifade edildiği bir öyküydü. Şarap Bulutları Uzun süren alkol yasağından sonra sarayı yağmayalayan insanların şarap eğlencesinin ardından, Christine ve Minna'nın subayları milislere şikayet ederek milislerin subayları öldürmesi, Christine ve Minna'nın bu olaylarda kendilerinin hiçbir etkisi olmamış gibi vicdanlarını temize çıkarma çabalarını anlatıyor. Öyküyü okurken aklıma Sabahattın Ali'nin değirmen kitabındaki gonderi/13854816 alıntısını getirdi aklıma. Namuslu Adam öyküsü, Mösyö Mitane adında oldukça ahlaklı bir adamın hastalık günlerinde gelişen bazı olaylar sebebiyle oğlunun parasını çaldığını düşündüğü için mirasından men etmek üzere noter Cenard'ı çağırışı ve tüm bunlar yaşanırken geçmişi hatırlayışını anlatıyor. Mitane'ın, oğluna inanmamasının altında ellili yaşlarındayken savaş döneminde babasının terk ettiği evinden eşyaları kendisinin olduğunu söyleyerek alması yatmaktadır. Mösyö Mitane "Ben yaptıysam o niye yapmasın!" diyerek oğlunu suçlamıştır. Güvensizliğin tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor. Don Juan'ın Karısı İki kuzenin evliliği süresince yaşanan olayların evin yardımcılarından biri olan Clemence tarafından çiftin en büyük çocuğu Matmazel Monique'e anlattığı mektupları konu alıyor. Clemence mektuplarda Matmazel'in annesinin babasını öldürmeye götüren süreci anlatmış. Bu öyküde dikkatimi çeken detaylar mevcut. Biraz bunlardan bahsetmek istiyorum. Bu öyküde özellikle kadınların güzel olmak zorunluluğu üzerinde durulmuş. Güzelse mutlu, değilse mutsuzdur kadın. gonderi/112576724 Ondan güzellik dışında başka bir özellik beklemeye gerek yoktur. Bunu bu öyküde birçok yerde fark etmek mümkün. Fransızların kozmetik sektöründe neden bu denli başarılı olduklarını anlamak zor değil. Bunun dışında Madam'ın annesinin kızını kendi güzelliğini almadığı için bir türlü beğenemediğini, her şeyini eleştirdiğini anlatıyor. Bir insanı dünyada en kusursuz görebilecek varlık olan annesi dahi beğenmiyorsa, eleştirebiliyorsa bir başkasının sevmesi pek mümkün değildir. Çünkü annesinin evladına kondurduğu 'olmamışlık', kişinin üzerine siner, kişi de kendsini bir süre sonra gerçekten de öyle hisseder ve kendini sevememeye başlar. En nihayetinde de kendisini sevemeyen kendisiyle olduğu gibi barışamayan birini bir başkasının sevebilmesi pek mümkün değildir zaten. Madam, eşi Don Juan'ı onun para işleriyle ilgilenen sekreteri Mösyö Pecaud'la aldatır. Hiçkimse buna anlam veremez. Kocası gibi yakışıklı bir adam varken neden böyle bir şey yaptığının cevabı ise aslında basit; ne kadar güzel veya yakışıklı olursanız olun, yanınızdaki insana bir pislikmiş gibi yanına yakışmadığını ima eder gibi davranıldığı sürece bir süre sonra kendisine yalandan da olsa ilgi gösteren birine yönelebilecektir. Çünkü hiçbir duygu sonsuza dek sürmez. Hem sonra bu iki kuzen öyküde de bahsedildiği gibi birbirlerini normal evliliklerde olduğu gibi kadın ve erkek olarak görmüyorlardı. Çocuk gözüyle hatırlıyorlardı birbirlerini. Evlenmeleri Mösyö'ye servet, Madam'a da yakışıklı kuzeniyle evlenmiş olmanın havasını getirmişti. Yardımcı Clemence'in gözünden aktarılmış bir öykü aslında biraz sosyolojik çıkarım barındıran bir yapıda. Toplumun çarpık bakış açısını karakterler üzerinden çok başarılı bir şekilde yansıtmış Nemirovsky. Dişi Dev Bu öyküde ölmek üzere olan bir baba ve 15 yaşındaki oğlunun bir gazinoda karşılaştıkları bir kadınla konuşmalarını anlatır. Öykü 15 yaşındaki gencin gözünden anlatılmaktadır. Dişi Dev adını verdikleri kadının çocuklarından bir oyuncu, bir dansçı, sanatçı çıkartma hevesini anlatan bir öykü bu. Kendi hayalini kurduğu şeyleri çocuklarına hatta torununa zorla yaptırmaya çalışan bir kadının öyküsü denebilir. Seyirci Kitabın sonlardaki öyküsünde Hugo Grayer adında zengin seyahat tutkunu bir adamın Fransa gezisi sırasında çıkan bir savaşta tarafsız bir gemiyle kaçarken yaşadıkları anlatılıyor. Savaş ilanına dışardan bir bakışlar kayıtsız bir üzüntü duymuş, sonrasında herkeste olduğu gibi yaşantısına devam etmiştir Grayer. Ta ki bulunduğu gemi saldırıya uğrayana kadar. Grayer tarafsız oldukları için saldırıya uğramalarının haksızlık olduğunu düşünür son anlarında. Bu öykü kendi dışınızdaki koşulların umurumuzda olmazken kendimizi koşulların içinde bulduğumuzda nasıl da düşüncelerimizin değiştiğini etkileyici bir şekilde anlatıyor. ----------------------------------------------------------------- Nemirovsky'nin bu kitabını 3-4 TL gibi bir fiyata kampanyadan almıştım. Sanırım beklentiyle okumadığınız kitaplardan daha çok keyif alıyorsunuz. Yazar hakkında ne düşünürsünüz bilmem ama gözlem gücünün, iç dünyayı aktarma gücünün oldukça fazla olduğunu düşündüm okuduğum süre boyunca. Farklı toplumları anlatsa bile "Orada da mı öyleymiş?" dediğim anlar oldu. Bu aktarım gücünde çevirinin de payı olduğunu düşünüyorum. Okumayı düşünenlere keyifle okumalar dilerim. (RT)
Kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı Pazar Günleri. Hani onca kitap arasında dolaşıp da "bunu alayım bari" dersiniz ya, ilk başta öyle bir kitaptı benim için. Yazarını da hiç bilmiyordum; Irène Némirovsky'i. Fakat beni öylesine şaşırttı ki Némirovsky. Bu, belki de biz insanların bir yanılgısı: Yabancısı olduğumuz şeye karşı uzak durmak isteyişimiz, duyduğumuz çekingenlik. Kitaplar konusunda da böyle; bilmediğimiz bir yazar bize çok uzak geliyor. Yer yer istemsizce, tanınmamış bir insanın değersiz şeyler ortaya koyduğu için tanınmadığını düşünme yanılgısına düşüyoruz. İşte, Irène Némirovsky bu yanılgıları benim için kıran yazar olmuştur. Bazen kendi kendime derdim; tanınmayan, bilinmeyen şeylerin değeri bir ayrı oluyor diye, fakat iş uygulamaya gelince başta bahsettiğim o çekingenlik tüm benliğimi sarardı. Çok uzatmanın anlamı yok, değil mi? Pazar Günleri, Irène Némirovsky'nin çeşitli tarihlerde yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu öyküler neler neler içeriyor. Öncelikle belirtmek isterim ki yazarımız savaş dönemlerini bizzat yaşamış bir insan, bunun, ondaki perspektife büyük katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Kitabın başındaki hikayeler "savaş dışında" yani bir nevi normal konulardan bahsediyor. İnsanlara değişik bir bakış açısı ile yaklaşmış Némirovsky. Kaybolmuş insanlara, neredeyse insafsızca diyebileceğimiz bir yaklaşımla yaklaşıyor. İnsafsızca terimini biraz açmam gerekirse: İnsandaki kimi duyguların göründüğü kadar masumane olmadığını bizlere yansıtmaya çalışan Némirovsky, bunu büyük bir özenle yapıyor. Gerek insafsızca olarak nitelendirebileceğimiz şekilde bir açıksözlülük ile gerekse de duygusuz bir nesnellikle kullanarak. Öyle ki, insana ait meselelerin her ne kadar "bu kadar da olmaz" dedirten cinsten şeyler de olsa, onların da hayatın tekdüzeliğine ait olduğunu iddia ediyor. Örneğin, hayatta kıskançlık duygusunun geniş yankı bulmasını işliyor; bir anne ile kızı arasında bile kıskançlık duygularının doğabileceğini "insafsız" bir nesnellikle sunuyor bizlere. Tekdüzeliği anlatıyor bizlere, tekdüze olmayan bir şekilde. Bir ev hayatının tekdüzeliği örneğin. İnsana istemsiz huzur veren tekdüzeliği ve kimi tekdüzeliklerdeki aldanmışlığı. Şayet bu tekdüzelik insan ruhunun kırılganlığını önleyecek cinste dahi olabilir. Bu türlü boşluk anlarında insanın dinginliği üst düzeye çıkar ve kimi düşüncelerle boğulmaya başlar. Bu boğulma anlarındaki "nefes alma halini" anlatmış Némirovsky. Yalnız insanların bu umutsuz nefes alma çabasını, bir nevi, arka kapakta da bahsedildiği gibi "inatçı bir yalnızlığı" yansıtmış bizlere. Gerek bir çocuğun masumane yalnızlığını kullanarak gerekse de kötücül bir yalnızlık durumu olan "kibir" veya başka bir deyişle "kendini beğenmişlik" zehrini açıkça ortaya koyarak. Kitapta ilerledikçe savaş temalı hikayelerle karşılaşmaya başlıyorsunuz. Kimi betimlemeler öylesine gerçekçi olmuş ki, nasıl okuduğunuzu bile anlamıyorsunuz kimi bölümleri: Savaşın insana verdiği dehşetli hareketlilik duygusunun getirdiği sürekli hale gelen koşturmaca durumu anlatılmış. Öyle ki, sizde tıpkı bu koşturmacanın içindeymiş gibi hızlıca okuyorsunuz bazı yerleri. Savaş olan bir ülke ile olmayan bir ülke arasındaki fark dağlar kadardır. Savaş olan ülkedeki insanlar bu savaştan etkilenmese, hatta insanların savaştan etkilenmeyeceğinden emin olabilecek kadar zararsız bir savaş olsa dahi, insanın içinde, "barış" gelmedikçe gitmeyecek olan dehşetli koşturmaca duygusu daimidir. Bu, vicdanı olan insanlara özgü bir olgudur: Bir yerlerde, kimi insanların öldüğünün farkında olmanın getirdiği dehşet. Kimi öykülerde bize vicdanı olmayan biriyle tanıştıran Némirovsky, kimi öykülerde de bu vicdana sahip sıcacık yürekleri gözlememizi sağlıyor. Acı olayların birtakım insanlar tarafından unutulmaya mahkum olduğunu, vicdanlı insanların bunları hatırlasa dahi bunu, diğer "kimi insanlara" asla anlatamayacaklarını, onların kulaklarının bu tür şeylere kapalı olduğunu da anlatmaktan geri kalmamış Némirovsky. Irk gibi kavramların dünya ve insanlık nezdinde önemini kaybettiğini de belirten Némirovsky, bunu kimi "küçümseyiciler"in üzerinden örnek vererek paylaşmış. "Düşene bir de tekme sen vuracaksın" gibi gericil bir mantıkta bulunan kimi insanların yüreğinin de zor da olsa yumuşayabileceğini anlatmış. Fakat bunun öyle kolay bir durum olduğunu savunarak değil, "savaş" gibi büyük bir etmen sayesinde bile ancak bu yumuşamanın, çok büyük zorluklar ile meydana geldiğini yansıtmış bizlere. Savaşın acımasızlığını bu denli iyi anlatan bir yazarın da savaş kurbanı olduğunu biliyor musunuz? Evet, Irène Némirovsky otuz dokuz yaşında Naziler tarafından Auschwitz’de ölüme terk edilir. Kimileri tifüsten öldüğünü iddia etse de kimileri de ırkından dolayı Nazilerin kurbanı olduğunu söyler. Çocuklarına yolculuğa çıktığını söyleyip ayrıldığı evine bir daha asla dönemedi... Kim bilir, belki savaş denilen olgu olmasaydı büyük ve tanınan yazarlardan biri haline gelecekti. Bu güçlü kadın savaşın caniliğinde yitip gitmeseydi nasıl güzel eserler yazacaktı belki de. Pazar Günleri mutlaka okumanız gereken bir eser. Bazı şeyleri insana anımsatmasının yanı sıra dünyada böyle güçlü kadınların da varlığını sürdürdüğünün ve sürdüreceğinin müjdesini veriyor... (Nympheutria)
--reklam--
Pazar Günleri PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Irene Némirovsky - Pazar Günleri kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Pazar Günleri PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Irene Némirovsky Kimdir?
Irene Nemirovsky, 1903’te Kiev’de doğdu. Ekim Devrimi nedeniyle ailesi Fransa’ya göç etti. 1926’da ilk romanı Le Malentendu’yü (Yanlış Anlama) yayımladı. İkinci kitabı David Golder’le meşhur oldu. Bunu diğer kitapları izledi. Ama İkinci Dünya Savaşı kopmuştu. 13 Temmuz 1942’de Irène Némirovsky Fransız jandarması tarafından tutuklandı, Pithiviers Kampı’na kapatıldı ve sonra da nakledildiği Auschwitz’de 17 Ağustos 1942’de öldü.
--reklam--
Irene Némirovsky Kitapları - Eserleri
- Pazar Günleri
- Yalnızlık Şarabı
- Fransız Süiti
- Bir Yazarın Romanı
- Aile Bağları
- Sırdaş
- Don Juan'ın Karısı
- İhtiyarlamayan Kadın Jezabel
--reklam--
Irene Némirovsky Alıntıları - Sözleri
- Üstelik, insan zamanında çocukluğunu yaşayamamışsa başkaları gibi büyüyüp olgunlaşamıyor. Rüzgara ve soğuğa çok erken maruz kalmış bir meyve gibi bir köşeden diğerine savrulup duruyor. (Yalnızlık Şarabı)
- Yaşam görünmeyen bir amaca doğru hiç bitmeyen , nafile bir yarış gibi bütün sürati ve anlamsızlığı içinde ilerlemekteydi. (Yalnızlık Şarabı)
- ...yaşaması için en kötü gıda elemanlarını topraktan kendine çeken bir bitki gibi, bedbaht bir çocuk da her yanda seadet parçacıkları arar ve bulur. (Bir Yazarın Romanı)
- "...ölünün başucu dışında, uluorta ağlanmazdı; bunun dışında kendini tutmak, bir başkasından hem acısını hem de büyük zevkini gizlemek gerekirdi" (Fransız Süiti)
- "Toplum yaşasın diye bireyin telef olduğu toplumsal bir çağda olduğumuza inandırmak istiyorlar bizi; oysa biz, tiranlar yaşasın diye telef olan bir toplum görmek istemiyoruz." (Fransız Süiti)
- Hep söylendiği gibi, kadınlar anlaşılmazdır. (Don Juan'ın Karısı)
- Yeryüzünün en ücra köşesi, en nasipsiz yeri bile bir çocuk için hayatla ve değişikliklerle doludur. (Bir Yazarın Romanı)
- Yalnız kişi için dünya bir çöldür. (Bir Yazarın Romanı)
- Şu neşe için yaratılmış zavallı bedenler! Yo, hayır, insan bedenleri asla neşe için yaratılmamıştır, diye düşündü Hugo İnsan açlığa, soğuğa, yorgunluğa dayanmak için yaratılmıştı, kalbi de bir kısım ilkel, şiddet içeren tutkuyla dolmak için: korku, umut, nefret. (Pazar Günleri)
- Çünkü insanın yaşamayı sürdürebilmesi için en az miktarda da olsa solunabilecek bir havaya ,belli bir dozda oksijene ve yanılsamaya ihtiyacı vardır ... (Yalnızlık Şarabı)
- Mezarda nasıl yalnız yatacaksam , kendi içimde de öyle yalnız yaşıyorum. (Bir Yazarın Romanı)
- "Ruhun derinlikleri nasıl da zalim!" (Aile Bağları)
- Makyaj yapmayı, elbise giymeyi, yüzüne kömürden bıyık çizmeyi, insanlarla eğlenmeyi seviyordu. Bir gün dilenci kılığına girip bütün Taganrog şehrini geçip amcası Mitrofon'a gitmiş, dalgın (veya nazik) amca da ona üç kopek vermişti. Ne sevinçti bu! Sofrada irticalen komik sahneler yapıyor, bin çeşit maskaralık ediyordu. Ne kadar da gülmesini severdi o küçük Anton! (Bir Yazarın Romanı)
- Kadının tatmin olmamış arzusundan daha tehlikeli bir şey yoktur. (Pazar Günleri)
- kendimi hep siz ikiniz için feda ettim ben. benimle alay ederdiniz, beni hantal, beceriksiz, salak, akılsız bulurdunuz ama benden yararlanmayı da iyi bilirdiniz! (Aile Bağları)
- Bir adamı iyi tanımak için, insan onu sofrasında ya da hoşlandıği bir kadının yanında görmelidir. (Pazar Günleri)
- 1880'de küçük bir mizahi gazete olan Leylek'te çıkan "Don'da bir mülk sahibinin komşusuna mektubu" Anton Çehov'un hiç şüphesiz ilk basılmış eseridir...[G]erçek ismini kullanmıyordu, uydurma isim seçmişti: “Antoşa Çehonte”. (Bir Yazarın Romanı)
- “…sanki dünyada ağlamaya değer erkek varmış gibi onun için döktüğüm gözyaşları, o zaman çektiğim korkunç ıstırap, şimdi beni daha ziyade gülümsetiyor.” (Don Juan'ın Karısı)
- "Toplum yaşasın diye bireyin telef olduğu toplumsal bir çağda olduğumuza inandırmak istiyorlar bizi; oysa biz, tiranlar yaşasın diye telef olan bir toplum görmek istemiyoruz." (Fransız Süiti)
- Çünkü bir gün gelir , o zamana dek yalnızca çocuklara sakladığımız acıma duygularımız başka bir biçim alır. Günün birinde “ihtiyar” ların solgun yüzlerine bakarken bir gün gelip bizim de onlara benzeyeceğimizi hissederiz. İşte o gün çocukluğun son günüdür. (Yalnızlık Şarabı)
Yorumlar
0 yorum