Kitap Künyesi
Yazar: William Golding
Çevirmen: Nilgün Miler
Yayın Evi: İş Bankası Kültür Yayınları
İSBN: 9786053327950
Sayfa Sayısı: 280
--reklam--
Serbest Düşüş Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Sammy Mountjoy babasını hiç tanımadan yoksulluk içinde büyümüşse de, resimlerini Tate Gallery'nin duvarlarında görebilmiş yetenekli bir ressamdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşer ve işkence tehdidiyle karanlık bir hücreye kapatılır. Kör karanlığın, tecridin ve kendisini bekleyen akıbetin dehşetiyle geçmiş hayatını gözden geçirir. Hayatının anlamını aniden nasıl yitirdiğini, hangi hatasının onu bugün olduğu kişiye dönüştürdüğünü düşünür ve yön duygusunu yitirip kendi varoluşunun labirentine düşüşünü sorgulamaya koyulur. Sorumluluğu ne zaman başlamış, karanlık ne zaman çökmüştür? Sammy hayatında özgür iradesinin elinden bütünüyle kayıp gittiği anı tespit etmeye çalışır. O anı hazırlayan olayların izini sürdüğü bu sorgulama, onu insan olmanın ne anlama geldiğine dair daha derin bir kavrayışa götürür. Golding dehasını bütünüyle edebiyatın hizmetine verdiği Serbest Düşüş'ü "Bir itiraf" olarak niteleyerek kendi hayatıyla Sammy'ninki arasındaki paralelliklere dikkat çekmişti.
--reklam--
Serbest Düşüş Alıntıları - Sözleri
- Bir duygu ne kadar büyük olabilir? Bir acı nerede başlar ve nerede biter?
- Birinci dereceden akrabalarımın yarısı o derece anlaşılmaz insanlar ki onları nadiren dert etmeye değer bulurum.
- Zihin de belli bir yoğunluktan fazlasını kaldırmıyor...
- Nereye gidersem gideyim bu anıların yükünü yanımda götürüyorum.
- Önemli olan şeyler önemini yitirdi. Aptalca şeyler sağduyu olup çıktı.
- Aslına bakılırsa bu "belki", çağımızı temsil ediyor olabilirdi. Zira hiçbir şeyden emin değildik.
- Bir duygu ne kadar büyük olabilir? Bir acı nerede başlar ve nerede biter?
- Birinci dereceden akrabalarımın yarısı o derece anlaşılmaz insanlar ki onları nadiren dert etmeye değer bulurum.
- Zihin de belli bir yoğunluktan fazlasını kaldırmıyor...
- Nereye gidersem gideyim bu anıların yükünü yanımda götürüyorum.
- Önemli olan şeyler önemini yitirdi. Aptalca şeyler sağduyu olup çıktı.
- Aslına bakılırsa bu "belki", çağımızı temsil ediyor olabilirdi. Zira hiçbir şeyden emin değildik.
--reklam--
Serbest Düşüş İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Uzun zamandır okuduğum en yoğun romanlardan birisi oldu. Bu kadarcık sayfaya onca olay, hayatlar, tarih ve duygular nasıl sığmış inanması çok güç. Şayet okumasam buna inanmam imkansızdı. O kadar yoğun bir eser ki değil bir sayfa atlamak, bir satır atlarsanız bile çok şey kaçırırsınız. William Golding kendiyle yüzleşmiş belki de duygularını başka bir karaktere aktarıp. Ama en önemlisi insanla yüzleşmiş. Ey insan memnun musun eserinle; yok ettiğin dünya ve içindeki sahnelerle… (Melih)
"Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler." Hayatının yükünü bütün ağırlığıyla sırtında taşıyan bir adamın hikayesi.. Kendini, kendine açmıştı. Dinleyici de konuşmacı da kendisiydi. Neyin nerede yanlış gittiğini, sorunun nerede başladığını çözmeye çalışıyordu. Bunun için de acımasız bir eleştirmen, bir yargıç bulmuştu. Kendisini.. Sammy Mountjoy babasız büyümüştü. Onu sessiz, sakin ve kendini daha çok beden diliyle ifade eden annesi büyütmüştü. Bazı zamanlar yalan söylerdi annesi. Özellikle konu 'babam kim?' sorusuna gelince annesinin hayal gücü sınır tanımıyordu. Asker, doktor belki bir oyuncu... Annesinin o anki ruh haline göre babasının kim olduğu da değişebiliyordu. Küçük Sammy Mountjoy hepsine de inanırdı. Annesinin yalan atamayacağını düşündüğünden değil belki de böylesi daha kolay ve acısız olduğundan inanırdı. Kim olduğu belirsiz bir babadansa her gün farklı bir kimliğe sahip bir babanın hayalini tercih ediyordu. Fakirdi küçükken. Ayakları çıplak, üstü başı toz toprak ama belli bir noktaya kadar mutluydu da sanırım. Çocukluğun vermiş olduğu o masum düşünceler ve haylaz oyunlar vardı hayatında. Ta ki olmayana dek.. Gençlik yıllarında ise heyecan ve kafa karışıklığı hakimdi. İlk aşkı tatmıştı o yıllarda ve hayal kırıklığını da. Sevdiği ilk kadının hissizliğine, salt boyun eğişlerine hayret etmişti. Aşkın her zaman ayakları yerden kesen bir şey olmadığını deneyimlemişti. Aşkta mutluluğu da mutsuzluğu da yaşamıştı.. Çocuk, aşık, ressam, esir... Çok şey olmuş, yaşamış ve yorulmuştu da sanki. Artık belki son kez hayatını gözden geçirebilecek kadar gücü kalmıştı. Sammy Mountjoy sadece hücrede bir esir değil, zihninin içinde de esirdi. Kurtuluş yoktu. Ona en kötü işkenceyi uygun görmüşlerdi. Karanlık bir hücrede kendisiyle başbaşa, işkencecisi de yine kendisi olacaktı. Nasıl gelmişti bugüne, buraraya? Hatırlayabildiği küçüklük anılarından başlayarak hayatını gözden geçiriyordu. Sahi neden anlatıyordu? Kime anlattığını, neden anlattığını bilmiyordu ama anlatıyordu. Masum bir çocukken şimdi olduğu adama nasıl dönüştüğünü anlamak için mi? Kendisini suçlu bulduğu durumlardan kurtarmak ve kendince günah çıkartmak için mi? Yoksa içindeki karanlığın onu ne zaman ele geçirdiğini öğrenmek için miydi? Bunlardan biri ya da hepsi. Anlatıyordu çünkü bilmeye, anlamaya ihtiyacı vardı.. Sammy Mountjoy kendini ve hayatını sorgularken sizler de aynısını yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Ancak onun kadar acımasız ve yaşanan hiçbir anıdan kaçmadan bunu başarabilir misiniz bilemiyorum.. Keyifli okumalar. (Neslihan TÜRKMEN)
Hayatımız, tam olarak ne zaman başlar? Anne karnına düştüğümüz andan itibaren mi, bunun tartışmasını kiliseye bırakıp geçiyorum. Doğduğumuzda, hani zırıl zırıl ağlayarak ortalığı birbirine kattığımız, ebenin, doktorun ve annemizin ise bize bakıp gülümsediği, ilk nefesimizi çekerek aynı zamanda kendisinden ilk kredimizi de çektiğimiz dünyaya gözümüzü açtığımız o an mı başlar yoksa? Bunu da ilahi bankalarımıza bırakıp geçiyorum. Belki de sorunun cevabı, özgür iradeyle bağlantılıdır. O halde, hayatımızın başlangıcını ilk özgür tercihimizde aramalıyız. Tercih yapabilmek için öncelikle farkında olmamız gerekmez mi, neyin mi, tabii ki çevremizdeki her şeyin ve en başta kendimizin. Küçük Sammy, o gün patikada önünde bulunan yollardan birini tercih ederken kendisinin ne kadar farkındaydı peki? Nerdeyse hiç! Çünkü, bundan yıllar sonra yetenekli bir ressam Samuel Mountjoy olduğunda, aradığı sorunun cevabını bulmak amacıyla bu satırları kaleme alır. Onun hatırlamalarından oluşan satırlar ise aslında geçmişi yeniden yazmak manasına gelir. Hepimiz de farkında olmadan bunu yaparız; bugünkü bize göre dünkü bizi kurgularız. Kaçınılmaz olarak başka bir çıkmaz sokağa ulaşırız: geçmişteki bizleri sahiplenmemiz ne kadar doğrudur? Samuel gibi çocukluğa kadar gitmeyeceğim. Sadece beş sene önceki sizle şu anki siz ne kadar benziyorsunuz, bunu düşünün. İşinizi kolaylaştırmak ve aynı zamanda zorlaştırmak için size bir katkıda bulunayım: bu beş sene içinde yaşadığınız büyük olaylar veya anlar varsa, onunla benzerliğiniz bir o kadar az olacaktır. Çünkü, bu anlar veya olaylar hayatımızın kırılma anlarıdır. Sanki düz bir yolda giderken farkında olmadan bu yol başka bir yola bağlanarak bizi, Yozgat’tan Brüksel’e çıkarmıştır ve bu noktadan sonra geri döndürülemez şekilde değişmişizdir. Dolayısıyla, beş sene önceki bize bakarken, Rotten Row’daki çocukluğuna bakan Samuel gibi hissedebiliriz: bu küçük çocuk Samuel’in geçmişi ama aynı zamanda ona en yabancı kişi, o başka bir insan ve bu durumda o cinayet bile işlemiş olsa bundan dolayı Samuel bunun sorumluluğunu duymayabilir. Gerçekten mi, bence değil. Bunun böyle olmadığını hem kendimizden hem de hayatını okuduğumuz Samuel Mountjoy’dan çıkarabiliriz. İnsan, tercihlerinin ürünü bir mamul ve her tercih içinde pişmanlıklar barındırır; bu açıdan her insan, pişmanlıklarının vücut bulmuş halidir. Bir gözümüzün hep o bize yabancı ve bir o kadar da tanıdık gelen geçmişimizde olmasının nedeni, bu olsa gerek. Bu noktada Sammy’nin geçmişini, “Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler,” şeklinde ifade edişi aklıma geliyor. Kahramanımız Samuel Mountjoy, II. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüştür. Gestapo görevlisi Dr. Halde tarafından sorgulanır. Onun yaptığı tercih ise yolunu Nazilerin en acımasız örgütlerinde saygın bir memur yapmıştır. Birkaç sene önce işi insanları tanımak olan bir profesörken, kırılma anından sonra “insanlar hakkında bir şey bilmeyen” biri haline gelir. Sammy’i işkence öncesi oldukça dar bir hücreye koyar ve Sammy, belki de hayatında ilk kez özgürlüğünden olur, sonra da özgürlük, özgür irade, farkındalık, benlik, tanrı, aşk kavramlarını kendi geçmişinden hareketle sorgular ve onları arar. Roman, Sammy’nin yıllar sonra bu arayışını kaleme dökmesinden hareketle meydana gelir. Bu açıdan, aklıma Marcel Proust’un meşhur Kayıp Zamanın İzinde eserini getirdi. Golding, Proust kadar detaycılık yapmamış ve bununla birlikte düz bir çizgide devam etmeyen hikayenin bir bölümünde Sammy’nin çocukluğundayken diğer bölümünde sorgusunda oluruz. Bu geçişler sayesinde hem heyecan artırılır hem de Sammy’nin zihninde gezinerek kurgunun oturduğu zeminde kendimizi Sammy’nin üzerinde onu izleyen gri yüzlerden birisi gibi hissederiz. Gri bir yüz olarak, Sammy’nin duyduğu suçluluğu her an teneffüs ettim. Ondan kaçmak istemesi ama başaramayıp kendini bir bataklıkta bulmasının şaşkınlığını, bir umutla zihninde daha derinleri arşınlaması sonucunda yine başarısızlığa uğrayarak biraz daha batması esnasında gözlerinde beliren merhamet duygusunu hissedip onu oradan çıkardım; “şimdiki sen, Beatrice’ı terk eden sen değilsin,” dedim ve bana inandı, gözlerinde bir yıldız parladı ama aynı parlaklığı benim gözlerimde göremediği için hızla arkasını dönüp kaçmaya devam etti. Hiç tanımadığı babasını aradı, ona ihtiyaç duymadığını ve o olmadan geçen çocukluğunun hayatının en mutlu dönemi olduğunu iddia etse de. Çünkü babasının yokluğu onun, sadist ve geri kafalı din hocası Rowena Pringle ile pozitivist bilimci hocası Nick Shales arasında gidip gelmesine ve daha kötüsü, pedofili bir peder olan Watts-Watt’ın yanında evlatlık olmasına neden olmuştu. Bu noktada Sammy’nin ruh halinin durumunu anlamak açısından, Pederin kendisine sapık niyetle yaklaşmasını nasıl normalleştirmeye çalıştığını ve bunu yaparken tanrısızlığın olduğu bir dünyada her şeyin mübah olabileceği argümanını kendine temel aldığını ve hatalı bir akıl yürütmeyle pedofiliyi başka büyük suçlarla kıyaslayıp masum kılmaya çalıştığını görüyoruz. Ama aslında Sammy’nin yapmaya çalıştığı paragrafın son cümlesinde, “O zaman sonraki günlerde, böyle birinin işine yaradığımı, onu rahatlattığımı düşünerek teselli bulabilirdim,”, kendini belli ediyor. Hayatta yönünü tamamen kaybetmiş hatta kendine hiçbir zaman bir yön tayin edememiş bir kişinin çürük, kokuşmuş bir köke tutunma ihtiyacıdır bu. Bundan daha kötü olan ise Sammy’nin, belirsizliğin ve bilinmezliğin sonsuz girdabına kapılmasıdır. Onu düşüren tam olarak budur bence. Sammy’i bu yüzden kitapta en güzel özetleyen cümle şudur: “Bir şey bilip bilmediğimi bilmiyorum!”. Son olarak kitap, şu ana kadar gördüğüm en güzel başlangıç paragraflarından birine sahip ve bunu sizinle de paylaşmak istiyorum: “Pazar meydanında, sayfalarının köşeleri katlanmış ve rengi soluk mora dönmüş kitapların şükranlarını sunarcasına dolup taştığı tezgahlar boyunca yürüdüm. Bir elinde gücü, diğerinde ihtişamı temsil eden kırbaç ve asa tutan, çifte taçla taçlandırılmış insanlar gördüm. Bir yara izinin nasıl olup da ışıldayan bir yıldıza dönüşebildiğini anladım; uçuşan kor taneciklerinin mucizevi ve ulvi bir devinimle düşüşünü hissettim. Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler. Ben Paradise Hill’de yaşıyorum. İstasyona on dakika, mağazalara ve birahaneye otuz saniye mesafede. Yine de ben, mantıksız ve tutarsız duygular içinde, büyük bir hırsla arayışını sürdüren, kendi mahkumiyetine kendi karar vermiş ateşli bir amatörüm.” Keyifli okumalar.. (Kaan)
Uzun zamandır okuduğum en yoğun romanlardan birisi oldu. Bu kadarcık sayfaya onca olay, hayatlar, tarih ve duygular nasıl sığmış inanması çok güç. Şayet okumasam buna inanmam imkansızdı. O kadar yoğun bir eser ki değil bir sayfa atlamak, bir satır atlarsanız bile çok şey kaçırırsınız. William Golding kendiyle yüzleşmiş belki de duygularını başka bir karaktere aktarıp. Ama en önemlisi insanla yüzleşmiş. Ey insan memnun musun eserinle; yok ettiğin dünya ve içindeki sahnelerle… (Melih)
"Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler." Hayatının yükünü bütün ağırlığıyla sırtında taşıyan bir adamın hikayesi.. Kendini, kendine açmıştı. Dinleyici de konuşmacı da kendisiydi. Neyin nerede yanlış gittiğini, sorunun nerede başladığını çözmeye çalışıyordu. Bunun için de acımasız bir eleştirmen, bir yargıç bulmuştu. Kendisini.. Sammy Mountjoy babasız büyümüştü. Onu sessiz, sakin ve kendini daha çok beden diliyle ifade eden annesi büyütmüştü. Bazı zamanlar yalan söylerdi annesi. Özellikle konu 'babam kim?' sorusuna gelince annesinin hayal gücü sınır tanımıyordu. Asker, doktor belki bir oyuncu... Annesinin o anki ruh haline göre babasının kim olduğu da değişebiliyordu. Küçük Sammy Mountjoy hepsine de inanırdı. Annesinin yalan atamayacağını düşündüğünden değil belki de böylesi daha kolay ve acısız olduğundan inanırdı. Kim olduğu belirsiz bir babadansa her gün farklı bir kimliğe sahip bir babanın hayalini tercih ediyordu. Fakirdi küçükken. Ayakları çıplak, üstü başı toz toprak ama belli bir noktaya kadar mutluydu da sanırım. Çocukluğun vermiş olduğu o masum düşünceler ve haylaz oyunlar vardı hayatında. Ta ki olmayana dek.. Gençlik yıllarında ise heyecan ve kafa karışıklığı hakimdi. İlk aşkı tatmıştı o yıllarda ve hayal kırıklığını da. Sevdiği ilk kadının hissizliğine, salt boyun eğişlerine hayret etmişti. Aşkın her zaman ayakları yerden kesen bir şey olmadığını deneyimlemişti. Aşkta mutluluğu da mutsuzluğu da yaşamıştı.. Çocuk, aşık, ressam, esir... Çok şey olmuş, yaşamış ve yorulmuştu da sanki. Artık belki son kez hayatını gözden geçirebilecek kadar gücü kalmıştı. Sammy Mountjoy sadece hücrede bir esir değil, zihninin içinde de esirdi. Kurtuluş yoktu. Ona en kötü işkenceyi uygun görmüşlerdi. Karanlık bir hücrede kendisiyle başbaşa, işkencecisi de yine kendisi olacaktı. Nasıl gelmişti bugüne, buraraya? Hatırlayabildiği küçüklük anılarından başlayarak hayatını gözden geçiriyordu. Sahi neden anlatıyordu? Kime anlattığını, neden anlattığını bilmiyordu ama anlatıyordu. Masum bir çocukken şimdi olduğu adama nasıl dönüştüğünü anlamak için mi? Kendisini suçlu bulduğu durumlardan kurtarmak ve kendince günah çıkartmak için mi? Yoksa içindeki karanlığın onu ne zaman ele geçirdiğini öğrenmek için miydi? Bunlardan biri ya da hepsi. Anlatıyordu çünkü bilmeye, anlamaya ihtiyacı vardı.. Sammy Mountjoy kendini ve hayatını sorgularken sizler de aynısını yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Ancak onun kadar acımasız ve yaşanan hiçbir anıdan kaçmadan bunu başarabilir misiniz bilemiyorum.. Keyifli okumalar. (Neslihan TÜRKMEN)
Hayatımız, tam olarak ne zaman başlar? Anne karnına düştüğümüz andan itibaren mi, bunun tartışmasını kiliseye bırakıp geçiyorum. Doğduğumuzda, hani zırıl zırıl ağlayarak ortalığı birbirine kattığımız, ebenin, doktorun ve annemizin ise bize bakıp gülümsediği, ilk nefesimizi çekerek aynı zamanda kendisinden ilk kredimizi de çektiğimiz dünyaya gözümüzü açtığımız o an mı başlar yoksa? Bunu da ilahi bankalarımıza bırakıp geçiyorum. Belki de sorunun cevabı, özgür iradeyle bağlantılıdır. O halde, hayatımızın başlangıcını ilk özgür tercihimizde aramalıyız. Tercih yapabilmek için öncelikle farkında olmamız gerekmez mi, neyin mi, tabii ki çevremizdeki her şeyin ve en başta kendimizin. Küçük Sammy, o gün patikada önünde bulunan yollardan birini tercih ederken kendisinin ne kadar farkındaydı peki? Nerdeyse hiç! Çünkü, bundan yıllar sonra yetenekli bir ressam Samuel Mountjoy olduğunda, aradığı sorunun cevabını bulmak amacıyla bu satırları kaleme alır. Onun hatırlamalarından oluşan satırlar ise aslında geçmişi yeniden yazmak manasına gelir. Hepimiz de farkında olmadan bunu yaparız; bugünkü bize göre dünkü bizi kurgularız. Kaçınılmaz olarak başka bir çıkmaz sokağa ulaşırız: geçmişteki bizleri sahiplenmemiz ne kadar doğrudur? Samuel gibi çocukluğa kadar gitmeyeceğim. Sadece beş sene önceki sizle şu anki siz ne kadar benziyorsunuz, bunu düşünün. İşinizi kolaylaştırmak ve aynı zamanda zorlaştırmak için size bir katkıda bulunayım: bu beş sene içinde yaşadığınız büyük olaylar veya anlar varsa, onunla benzerliğiniz bir o kadar az olacaktır. Çünkü, bu anlar veya olaylar hayatımızın kırılma anlarıdır. Sanki düz bir yolda giderken farkında olmadan bu yol başka bir yola bağlanarak bizi, Yozgat’tan Brüksel’e çıkarmıştır ve bu noktadan sonra geri döndürülemez şekilde değişmişizdir. Dolayısıyla, beş sene önceki bize bakarken, Rotten Row’daki çocukluğuna bakan Samuel gibi hissedebiliriz: bu küçük çocuk Samuel’in geçmişi ama aynı zamanda ona en yabancı kişi, o başka bir insan ve bu durumda o cinayet bile işlemiş olsa bundan dolayı Samuel bunun sorumluluğunu duymayabilir. Gerçekten mi, bence değil. Bunun böyle olmadığını hem kendimizden hem de hayatını okuduğumuz Samuel Mountjoy’dan çıkarabiliriz. İnsan, tercihlerinin ürünü bir mamul ve her tercih içinde pişmanlıklar barındırır; bu açıdan her insan, pişmanlıklarının vücut bulmuş halidir. Bir gözümüzün hep o bize yabancı ve bir o kadar da tanıdık gelen geçmişimizde olmasının nedeni, bu olsa gerek. Bu noktada Sammy’nin geçmişini, “Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler,” şeklinde ifade edişi aklıma geliyor. Kahramanımız Samuel Mountjoy, II. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüştür. Gestapo görevlisi Dr. Halde tarafından sorgulanır. Onun yaptığı tercih ise yolunu Nazilerin en acımasız örgütlerinde saygın bir memur yapmıştır. Birkaç sene önce işi insanları tanımak olan bir profesörken, kırılma anından sonra “insanlar hakkında bir şey bilmeyen” biri haline gelir. Sammy’i işkence öncesi oldukça dar bir hücreye koyar ve Sammy, belki de hayatında ilk kez özgürlüğünden olur, sonra da özgürlük, özgür irade, farkındalık, benlik, tanrı, aşk kavramlarını kendi geçmişinden hareketle sorgular ve onları arar. Roman, Sammy’nin yıllar sonra bu arayışını kaleme dökmesinden hareketle meydana gelir. Bu açıdan, aklıma Marcel Proust’un meşhur Kayıp Zamanın İzinde eserini getirdi. Golding, Proust kadar detaycılık yapmamış ve bununla birlikte düz bir çizgide devam etmeyen hikayenin bir bölümünde Sammy’nin çocukluğundayken diğer bölümünde sorgusunda oluruz. Bu geçişler sayesinde hem heyecan artırılır hem de Sammy’nin zihninde gezinerek kurgunun oturduğu zeminde kendimizi Sammy’nin üzerinde onu izleyen gri yüzlerden birisi gibi hissederiz. Gri bir yüz olarak, Sammy’nin duyduğu suçluluğu her an teneffüs ettim. Ondan kaçmak istemesi ama başaramayıp kendini bir bataklıkta bulmasının şaşkınlığını, bir umutla zihninde daha derinleri arşınlaması sonucunda yine başarısızlığa uğrayarak biraz daha batması esnasında gözlerinde beliren merhamet duygusunu hissedip onu oradan çıkardım; “şimdiki sen, Beatrice’ı terk eden sen değilsin,” dedim ve bana inandı, gözlerinde bir yıldız parladı ama aynı parlaklığı benim gözlerimde göremediği için hızla arkasını dönüp kaçmaya devam etti. Hiç tanımadığı babasını aradı, ona ihtiyaç duymadığını ve o olmadan geçen çocukluğunun hayatının en mutlu dönemi olduğunu iddia etse de. Çünkü babasının yokluğu onun, sadist ve geri kafalı din hocası Rowena Pringle ile pozitivist bilimci hocası Nick Shales arasında gidip gelmesine ve daha kötüsü, pedofili bir peder olan Watts-Watt’ın yanında evlatlık olmasına neden olmuştu. Bu noktada Sammy’nin ruh halinin durumunu anlamak açısından, Pederin kendisine sapık niyetle yaklaşmasını nasıl normalleştirmeye çalıştığını ve bunu yaparken tanrısızlığın olduğu bir dünyada her şeyin mübah olabileceği argümanını kendine temel aldığını ve hatalı bir akıl yürütmeyle pedofiliyi başka büyük suçlarla kıyaslayıp masum kılmaya çalıştığını görüyoruz. Ama aslında Sammy’nin yapmaya çalıştığı paragrafın son cümlesinde, “O zaman sonraki günlerde, böyle birinin işine yaradığımı, onu rahatlattığımı düşünerek teselli bulabilirdim,”, kendini belli ediyor. Hayatta yönünü tamamen kaybetmiş hatta kendine hiçbir zaman bir yön tayin edememiş bir kişinin çürük, kokuşmuş bir köke tutunma ihtiyacıdır bu. Bundan daha kötü olan ise Sammy’nin, belirsizliğin ve bilinmezliğin sonsuz girdabına kapılmasıdır. Onu düşüren tam olarak budur bence. Sammy’i bu yüzden kitapta en güzel özetleyen cümle şudur: “Bir şey bilip bilmediğimi bilmiyorum!”. Son olarak kitap, şu ana kadar gördüğüm en güzel başlangıç paragraflarından birine sahip ve bunu sizinle de paylaşmak istiyorum: “Pazar meydanında, sayfalarının köşeleri katlanmış ve rengi soluk mora dönmüş kitapların şükranlarını sunarcasına dolup taştığı tezgahlar boyunca yürüdüm. Bir elinde gücü, diğerinde ihtişamı temsil eden kırbaç ve asa tutan, çifte taçla taçlandırılmış insanlar gördüm. Bir yara izinin nasıl olup da ışıldayan bir yıldıza dönüşebildiğini anladım; uçuşan kor taneciklerinin mucizevi ve ulvi bir devinimle düşüşünü hissettim. Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler. Ben Paradise Hill’de yaşıyorum. İstasyona on dakika, mağazalara ve birahaneye otuz saniye mesafede. Yine de ben, mantıksız ve tutarsız duygular içinde, büyük bir hırsla arayışını sürdüren, kendi mahkumiyetine kendi karar vermiş ateşli bir amatörüm.” Keyifli okumalar.. (Kaan)
--reklam--
Serbest Düşüş PDF indirme linki var mı?
--reklam--
William Golding - Serbest Düşüş kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Serbest Düşüş PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı William Golding Kimdir?
1911 yılında Cornwallde doğdu. Oxford Üniversitesini bitirdi. 1934te Poems yayınlandı. 1954te Sineklerin Tanrısı ile ün kazandı. Bu kitabından sonra yayınlanan kitapları (özellikle Piramit) çok daha güçlü bir edebi yapıya sahip olmasına rağmen aynı etkiyi yaratmadı. 1980de Rites of the Passage adlı eseriyle Man Booker Ödülünü aldı. 1983te İsveç Akademisi "Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı bu yılın ödülüne layık görüldü" diyerek Nobel Edebiyat Ödülünü William Goldinge verdi. O dönemde İngiliz yazar John Fowles, Golding için "En iyi İngiliz yazar" demiştir. 1988de "Sir" ünvanını alan Golding, 1993te ardında yarım kalmış bir roman bırakarak (The Double Tongue) kalp yetmezliğinden öldü.
--reklam--
William Golding Kitapları - Eserleri
- Sineklerin Tanrısı
- Piramit
- Çatal Dil
- Kule
- Serbest Düşüş
- Ceberut Martin
- Görünür Karanlık
- Geçiş Ayinleri
- Yan Yana
- Aşağıdaki Yangın
- Mirasçılar
--reklam--
William Golding Alıntıları - Sözleri
- Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilmiyorlardı. (Sineklerin Tanrısı)
- Her şey iyiydi eskiden; güler yüzlü ve dostçaydı her şey... (Sineklerin Tanrısı)
- Ve bundan böyle, gelmeden önce gitmeyi unutma. (Piramit)
- "Yüzündeki sinirleri kontrol edebilseydi ya da bir surata yaşam ile ölüm arasında askıya alınmış bilincinin durumuna uygun bir biçim verilebilseydi,o suratta öfkeli bir hırıltı görülebilirdi." (Ceberut Martin)
- "En büyük düşünceler en basit olanlarıdır." (Sineklerin Tanrısı)
- "En büyük düşünceler en basit olanlarıdır." (Sineklerin Tanrısı)
- Nereden geldinse, oraya döneceksin. (Sineklerin Tanrısı)
- Nereden geldinse, oraya döneceksin. (Sineklerin Tanrısı)
- Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilmiyorlardı. (Sineklerin Tanrısı)
- Nereden geldinse, oraya döneceksin. (Sineklerin Tanrısı)
- "En büyük düşünceler en basit olanlarıdır." (Sineklerin Tanrısı)
- Yaşam bilimseldir. (Sineklerin Tanrısı)
- Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilmiyorlardı. (Sineklerin Tanrısı)
- Her şey iyiydi eskiden; güler yüzlü ve dostçaydı her şey... (Sineklerin Tanrısı)
- "En büyük düşünceler en basit olanlarıdır." (Sineklerin Tanrısı)
- Yaşam bilimseldir. (Sineklerin Tanrısı)
- Yaşam bilimseldir. (Sineklerin Tanrısı)
- Nereden geldinse, oraya döneceksin. (Sineklerin Tanrısı)
- "En büyük düşünceler en basit olanlarıdır." (Sineklerin Tanrısı)
- Her şey iyiydi eskiden; güler yüzlü ve dostçaydı her şey... (Sineklerin Tanrısı)
Yorumlar
0 yorum