Gazetecilik mesleğinde 10 yılı devirmeye kısa bir süre kaldı. Bu 10 yıllık süreçte mesleğimde alışamadığım tek şey ise yaşadığımız duygu karmaşası. Gazetecilik gereği çok farklı duyguları, anları, olayları, insanları birbiri ardına yaşayabiliyoruz. En basit örneği cenaze merasimlerinden kalkıp düğüne gidebiliyoruz. Barakadan, açlığın kucağından kalkıp, 5 yıldızlı otellerde bolluğun sofrasına oturabiliyoruz.

Böyle zamanlarda yaşadığımız yer değişmese de sanki içinde ayrı yüzyıllar barındıran anlar oluyor. Bunları birbiri ile kıyasladıkça canınız acıyor, isyanla doluyorsunuz.

Bu duyguları Van Depremi için bir kez daha ve çok derin bir şekilde yaşadım. Yaşanan depremin üzerinden haftalar, aylar geçmesine rağmen yaralar hala bir türlü sarılamadı.  Kimileri ailesinin herhangi bir ferdini yitirmenin acısıyla meşgulken, kimileri televizyon ekranlarında depreme vurulan coğrafyanın harita hatlarıyla meşgul oldu. Kimi yaşanan acının etnik kimliğini sorgularken, kimi ise bütün hesapları alaşağı edercesine yaşanan acıya derman olmak için yoğun bir çabanın içine girdi.

Yine özellikle meslektaşlarımızdan bir kaçının başlattığı ve ne izanla, ne de vicdanla izah edilemeyecek anlamsız tartışmaları bir tarafa bırakarak bu süreçte özellikle çadır dağıtımından depremdeki enkaz kaldırma çalışmalarına kadar bütün sorumsuzluk ve olumsuzluklara olan tepkimi, yazıya dökersem terazinin ayarını kaçırırım düşüncesi olacak ki elime bir türlü kalemi alıp yazamadım.

DOSTLARIN ACISI

Gelişmeleri yerinden takip etmek üzere  gazeteci kimliğiyle Van’a giden kardeşimle kesmediğim irtibatımda edindiğim haberlerden biri de Silopiden dostum Dr. Ramazan Sansür'ün enkaz altında oluşuydu. Enkaz altından ve kimbilir ne çabalarla gönderdiği mesajlarda hayatta olduğunu anladığımız bu dostumuzun kurtarılabileceğini beklerken, depremin 4. günde cansız bedenine ulaşılabildi.

          Diğer bir olay ise ikinci depremde ‘Bayram Oteli’ enkazında kalan gazeteci dostlarımla ilgiliydi. Cem Emir… Cem’in telefonundan sinyal alınmasına rağmen depremin 4. gününde cansız bedenlerine ancak ulaşılabildi.

         Bu ölümlere engel olamadığımızın izahı var mı bilmiyorum ama benim mantığımla bu duruma hiçbir izah bulamıyorum.Nasıl oluyor da herkesin seferber olduğu ve altı üstü 5 katlı bir yapının enkazını kaldırmak bu kadar uzun zaman alıyor. Ve öyle bir zaman ki dakikası bile yaşamla ölüm arasında bir geçişi sağlıyor ve kaldı ki bunu anlayamamak için zekadan yoksun olmak gerek.

Sonuç mu? Bu dostlarımızı öldüren şey deprem değil, deprem sonrası yapılması gerekenleri tam anlamıyla yerine getirebilme yapısından yoksun oluşumuzdur. 

         Can kurtarma mesleğini icra eden doktorun canını kurtaramadık. Enkaz altındayken gönderdiği mesajlardaki feryadı hissedemedik, anlayamadık…

         Çocuk gülüşlerine eşlik eden yufka yüreğinin sıcaklığını yüreğimde sakladığım ve sonsuza kadar saklayacağım Ramazan!..

          Dervişlere bile taş çıkarabilecek sabrıyla bizleri kendisine hayran bırakan ve benden kendisine ‘Abi deme bana’ ricasını bile iletirken kullandığı yumuşak ve bir o kadar sevimli üslubunu her zaman hatırladığım ve hatırlamaya devam edeceğim Cem kardeşim!..

           Dostlarımız aynı kaderi paylaşarak büyük bir ihmalin kurbanları oldular.

           Yaşanılan yürek acıları,  haber bültenlerinde sadece 52 saniyeliğine ve bir sözcüğün (Basın şehidi) sıradanlığına sığdırılmıştı. Oysa onlar, soluk alıp verilen her demde saklıydılar. Onlar, Van’da gecenin karanlığı ile gelen iniltide, göçmen kuşların kanadına takılan umutlarda, doğudan esen rüzgarın kokusunda ve Van Gölü’nün sonsuzluğunda ‘buradayız’ diyorlardı…

Gazetecilik böyle bir şey olsa gerek. Herkes kaçar onlar kovalarlar. Sizlere haberi ulaştırmak için.  Herkesin terk ettiği Van’a bu yüzden gitmiştiler. Ve ne tesadüftür ki yine en son onlar çıkarıldılar enkazdan…

BİZİ KURTARMAYA GELDİLER AMA

Depremde bizi enkaz altında kurtarmaya gelen Japonlar’dan birinin de enkaz altında can verdiğini öğrendiğimde öfkem daha da artmıştı. Adamlar binlerce kilometre uzaktan bize hayat vermeye geliyorlar, biz ise onlara kalmaları için gösterdiğimiz yerde canlarını alıyoruz. Bu nasıl bir zaafiyettir anlayabilmiş değilim?

Erciş’te kilometrelerce uzayan çadır kuyruğu devletin sınıfta kaldığını, Başbakanın dış ülkelerin enkaz kurtarma ekibi gönderme taleplerini geri çevirmesini ise bir gaflet olarak değerlendiriyorum. Başbakan’ı yanlış bilgilendirmiş olsalar da onun bu hataya düşmemesi gerekiyordu. Ben açıkça iktidarın deprem organizasyonunda enkaz altında kaldığını düşünüyor söylüyorum.

Ve tabi Van insanın da sabrına müteşekkirim. Nasıl oluyor da o kadar olumsuzluğa rağmen isyan bayrağını açmadılar. Aslında onların ayakta kalmalarının en büyük nedeni; devlet ve belediyenin yardımlarından çok  Türkiye’nin dört bir yanından yapılan ve gönül sıcağıyla bezenen yardımlardır.

Son olarak hiç kuşkusuz bir birinden manidar olan yardım çalışmalarından takip ettiğim bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

ÖĞRENCİLERİN GÜCÜ

Depremin 2.günüydü. Gazeteci dostum Kadir Üründü ile beraber Mardin’de bir ziyaretteyken  Kızıltepe’de çok anlamlı bir yardım kampanyasının başlatıldığını duyduk. Aynı gün gazeteci arkadaşlarımızdan Şeyhmus Edis’le birlikte oraya gittik. Milli Eğitim Müdürü  İbrahim Bahçıvancı’nın organizasyonunda ve tüm okullarda öğrencilerin kendi imkanları ile kendi aralarında başlattıkları yardım kampanyası, küçük yüreklerin büyüklerine nasıl da taş çıkarttıklarını gözler önüne seriyordu.

Sadece bir gün içinde 15 tır dolusu yardım toplanmıştı. Bu rakam dudak uçuklatan bir şeydi aslında. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bile bir günde bu kadar yardım toplayamamıştı. Ama Kızıltepeli öğrenciler, İbrahim Hoca gibi birinin tecrübesiyle iyi organize olup bunu tek başlarına başarmıştı. 

Yardımların toplanma merkezi olan Kızıltepe TOKİ okulunun bahçesinde yardımların araçlara yüklenme sürecinde de orada olduğum için, bizzat şahit olduğum birkaç anekdotu anlatmaya kelimeler yetmezse de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yükleme işi için resmi kurumlar tarafından görevlendirilen işçilerin “işimiz değil” diye işten ayrılmak üzere izin isteyecekleri ilçe milli eğitim müdürünün  TIR’a battaniye yüklerken bulduklarında yüzlerinin kızaracağını beklerken, isteklerinde daha ısrarlı olmalarına şaşırmıştım mesela. Aynı şekilde yardım kampanyasında birer hammal gibi gün boyu yardım malzemelerini TIR’lara taşıyan öğretmenlerine yardımları taşıyarak yükleyerek destek veren ve gönderdikleri yardımların içine “Gerçek güç, sevgi ile gösterilir” afişini de yapıştıran öğrencilerin bu zarif davranışları kadar anlamlı daha ne olabilirdi? Evinden kendi oyuncaklarını Vanlı yaşıtlarına göndermek için getiren Ayşegül ismindeki kızın yardım merkezindeki battaniyeleri görmesi ile evine geri dönüp kendisini ısıtan battaniyeyi getirip TIR’a kendi yüklemesi de bence bu kampanyanın özünü anlatmasına yetiyordu.

Tabi bu kampanya sürecinde hiç mi engel ve sorunlarla karşılaşılmadı? Yine benim bizzat şahit olduğum birkaç engel vardı ki başında da bürokratik engeller, amma yardımlar yerine ulaştıktan sonra bunların bir değeri de kalmıyor...

SEFERBER OLDULAR

Deprem enkazında kaybettiğim dostlarımı hatırladıkça, her zaman aklıma bu yardım kampanyasında koşuşturan öğrenciler, öğretmenler ve Kızıltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü İbrahim Bahçıvancı’nın yerinde duramayan görüntüsü geliyor her ne hikmetse.

Yeri gelmişken İbrahim Hoca’nın yanında bu süreçte Van için yanıp tutuşan iki kardeşimi daha yad etmek istiyorum. Biri Sinema Derneğinden Mehmet Hadi Baran diğeri ise Midyat’ta gazeteci dostum Tayfun Dermir. Hadi Bey, Van Depreminin hemen ertesinde kendi imkanları ile bir kampanya başlatmış ve yardımları oraya bizzat kendisi götürmüştü. Tayfun ise 50’nin üzerinde Vanlı ailenin geldiği Midyat’ta kendini adeta onlara adamış biri gibi çalıştığına bizzat şahit oldum. Tayfun’la beraber kaldığım 4 saatlik süreçte onlara tutulan evlerin ev kirasını bulmaktan öğrencilerinin okul ve dershanelere kayıtlarına, evlerine erzak göndermekten onlar için topladığı beyaz eşyalara kadar yaptığı çalışmalara bizzat şahit oldum…

Rabbim bu üç kardeşimiz başta olmak üzere Van için duyarlılık gösterip yardım eden herkesin ecrini artırsın diyerek saygılarımı sunuyorum.