Uluslararası İlişkiler derslerinde kavramları, siyaset tarihini ve teorileri öğrenmek güzel. Fakat bunun yanında dersler bitip de kafamızı kaldırdığımızda gerçek hayatın haberleri bizi karşılıyor ve içinde bulunduğumuz dünyanın adeta bir ateş çemberinde olduğunu görüyoruz.

Hemen kuzeyimizde devam eden Rusya-Ukrayna savaşı, her gün bir başka şekilde çalkalanan Orta Doğu, diğer bir yanda ABD-İran gerilimi…

Bu noktada ülkemiz gibi jeopolitik olarak bu kadar riskli ve önemli bir bölgede yaşarken insan bir soruyu sormadan edemiyor.

 “Ne kadar çok savaş var ve biz bu coğrafyada nasıl tek kurşun atmadan ayakta kalabiliyoruz?”  İşte burada, Türkiye’nin attığı stratejik adımlar bana “rasyonel denge” mantığını özetliyor.

Biz, cephenin en önünde savaşmış askeri bir deha olmasına rağmen “Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir” diyebilen bir liderin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün torunlarıyız. Onun bize bıraktığı “Yurtta sulh, cihanda sulh” mirası, kenara çekilip korkarak olayları izlemek değildir. Aksine, bütün karanlığı görüp o karanlığın içine ışıksız atlamayacak kadar akıllı olmak demek. Nitekim Türkiye bu mirası İkinci Dünya Savaşı’nın o en karanlık yıllarında da çok başarılı bir şekilde uyguladı. 

Dünya’nın kan gölüne döndüğü, devasa güçlerin bizi kendi saflarına çekmek için baskı yaptığı dönemde, Türk diplomasisi muazzam bir denge politikası yürüyerek, o zamanlar daha yeni kurulmuş ülkemiz için büyük bir tehlike olan savaşın tamamen dışında tutmayı başarmıştır. Bugün Türk hükümetinin yapmaya çalıştığı “aktif tarafsızlık” tam olarak bu köklü ve tarihi kurucu mantığın günümüzdeki karşılığı.

Çevremizde dönen olaylara bakınca bu dengeyi de daha iyi anlıyorum. Mesela Orta Doğu’da, bölgedeki NATO üslerini hedef alıp komşularını savaşa çekmeye çalışan bir İran gerçeği var. Türk hükümeti bu süreçte büyük bir soğukkanlılık gösterdi ve kışkırtmalara gelmedi. Böylece hem kendi insanını doğrudan bir bölgesel çatışmanın dışında tuttu hem de ABD ve Batı ile ilişkilerini düşmanlık seviyesine getirmedi.

KAOSUN ORTASINDA DENGE: TÜRKİYE’NİN TARAFSIZLIK POLİTİKASI

Aynı soğukkanlılığı ve rasyonel aklı küresel krizlerde de görüyoruz. Türkiye; bir tarafta Rusya’nın işgaline uluslararası hukuk gereği açıkça “haksızlık” deyip Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken, diğer taraftan Cumhurbaşkanı düzeyinde yürütülen lider diplomasisi sayesinde Moskova ile de köprüleri atmıyor; Putin’le doğrudan görüşebilen dünyadaki nadir aktörlerden biri konumunu koruyarak, ekonomik ve diplomatik ilişkileri açık tutuyor. Filistin’de masum halkın hakkını, yaşanan dramı en yüksek sesle savunurken; fevri davranıp kendisini İsrail ile bir savaşa sokmuyor, devletler arası rasyonel çizgiyi koruyor.

Ben şahsen, Türk hükümetinin bu somut adımlarının; dünyada nerede bir okul bombalansa, nerede siviller öldürülse oturduğu yerden “endişeyle kınıyoruz” diye içi boş açıklamalar yapan yapılardan çok daha faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü dış politika sadece sosyal medya paylaşımı gibi kınama mesajları yayınlamakla değil, devletin en üst makamından tabanına kadar organize edilen ulusal çıkarlarla yönetilir. Doğru olan budur. 

Madalyonun diğer yüzünde ise işleri bittiğinde verdikleri sözleri hemen unutan diğer küresel güçlerin ve müttefiklerin o faydacı yaklaşımı var. AB ve NATO, başları ne zaman mülteci kriziyle ya da bölgesel güvenlikle sıkışsa, hemen Ankara’nın stratejik önemini hatırlayıp “Aman Türkiye şurayı aç bize yardım et, aman Türkiye mültecilerimizi al” diye kapımıza geliyorlar. Ancak kriz anları geçip Türkiye’nin desteğine acil ihtiyaçları kalmadığında, o müttefiklik ruhu da, vizelerden gümrüklere kadar verilen vaatler de çok çabuk yok oluyor. Hatta parasını peşin ödediğimiz F-35 savaş uçaklarımızı bile sığ siyasi bahanelerle teslim etmiyorlar; burnumuzun dibindeki adaların antlaşmalara aykırı olarak silahlandırılmasına göz yumuyorlar. İşte bu iki yüzlü tavır yüzünden Türkiye, Batı’nın her ipi ile kuyuya inmek yerine, kendi göbeğini kendi kesmek ve kendi bağımsız rotasını çizmek zorunda kalıyor.

Sonuç olarak, herkesin birbirine düşman olduğu, bloklaştığı bu yeni dünyada Türkiye’nin esnek ve gerçekçi duruşu bizim en büyük gücümüz. Geleceğin dünyasında sadece silahla değil, o diplomasi masasını ve ticaret rotalarını yönetebilenlerin ayakta kalacağını Türk diplomasisi kanıtlıyor. “Cihanda sulh” pusulasını kaybetmeden denge dansını sürdürmek, bu fırtınalı coğrafyada güvende yaşayabilmemizin tek yolu. Yani Türkiye’nin “tarafı” barışın tarafıdır.