KILIÇ KESKİNSE, ADALET KÖR OLMAMALI
“Kılıcın keskin olabilir ama adaletin körse, o kılıç seni de keser.”
Bazı sözler vardır; yalnızca okunmaz, insanın içine işler.
Bazı cümleler vardır; bir makam sahibine değil, doğrudan vicdana hitap eder.
İşte bu söz de onlardan biridir.
Çünkü kılıç, gücü temsil eder.
Makamı, otoriteyi, iktidarı, imkânı ve hükmetme kudretini…
Adalet ise bütün bunların üzerinde duran terazidir.
Terazi şaşarsa, kılıcın keskinliğinin hiçbir kıymeti kalmaz.
Zira kuvvet adaletten ayrıldığı zaman kudret olmaktan çıkar, zulme dönüşür.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Nice kudretli hükümdarlar gelip geçmiştir.
Nice saraylar kurulmuş, nice tahtlar devrilmiştir.
Nice servetler biriktirilmiş, nice makamlar paylaşılmıştır.
Fakat geriye kalan, çoğu zaman ne servettir ne de makam…
Geriye adalet kalır.
Osmanlı’nın kadim devlet anlayışında “adalet” yalnızca mahkeme salonlarında aranacak bir kavram değildi. Nizam-ı âlem, hakkaniyet, emanet, kul hakkı ve devlet mesuliyeti birbirinden ayrılmazdı.
Çünkü devlet dediğin yalnızca hükmeden bir mekanizma değildir.
Devlet, aynı zamanda emanettir.
Makam ise imtiyaz değil, mesuliyettir.
Yetki ise üstünlük değil, ağır bir mesuliyet-i vicdaniyedir.
Bugün Türkiye’de adalet üzerine konuşurken meseleyi yalnızca mahkemelere, hâkimlere veya savcılara indirgememek gerekir.
Adalet; siyasette de vardır.
Bürokraside de vardır.
Ticarette de vardır.
Belediyede de vardır.
İş hayatında da vardır.
Ailede de vardır.
Ve en önemlisi, insanın kendi nefsine karşı da vardır.
Bir insan kendisine yapılan haksızlığı “zulüm” görüp başkasına yaptığı haksızlığı “hak” sayıyorsa, orada adalet değil menfaat konuşuyor demektir.
Kendisine gelince hukuk isteyen, başkasına gelince hukuku unutan anlayışın adı adalet değildir.
Bu, çifte standardın ta kendisidir.
Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri yalnızca hukukun varlığı değil, adalete olan itimadın korunmasıdır.
Çünkü hukuk metinlerde yazabilir.
Kanunlar çıkarılabilir.
Mahkemeler kurulabilir.
Makamlar oluşturulabilir.
Fakat vatandaşın gönlünde şu duygu zedelenirse mesele çok daha derindir:
“Acaba bana da adil davranılacak mı?”
İşte devlet için asıl tehlike burada başlar.
Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde insan yalnızca bir karardan değil, bütün bir sisteme olan güveninden şüphe etmeye başlar.
Oysa güçlü devlet; yalnızca güçlü olduğu için değil, adaletli olduğu için güçlüdür.
Vatandaşın devlete olan itimadı, bazen bir kanun maddesinden daha kıymetlidir.
Bir insan mahkeme kapısından çıktığında istediği karar çıkmamış olabilir.
Ama şunu hissedebilmeli:
“Benim hakkım gerçekten dinlendi. Bana karşı tarafsız davranıldı.”
İşte adaletin ruhu budur.
Adaletin en büyük imtihanı, insanın sevmediğine adil davranabilmesidir.
Çünkü dostuna adil olmak kolaydır.
Yakınına adil olmak kolaydır.
Kendi tarafına adil olmak kolaydır.
Asıl mesele, rakibine, muhalifine, düşman gördüğüne ve senden hiçbir menfaati olmayan insana karşı adil olabilmektir.
Kur’an’ın adalet anlayışı da tam burada insanı sarsar:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun.”
(Mâide, 5/8)
Demek ki adalet, sevgiye göre şekil değiştiren bir elbise değildir.
Bugün sevdiğimiz insanın hakkını savunup yarın sevmediğimiz insanın hakkını görmezden geliyorsak, bizim savunduğumuz şey adalet değil, taraftarlıktır.
Ve unutulmamalıdır:
Kılıç herkese aynı şekilde kesmezse adalet değildir.
Birinin elindeki suç görmezden gelinip diğerinin en küçük hatası büyütülüyorsa…
Bir makam sahibinin kusuru “hata” denilerek örtülüyor, sıradan vatandaşın aynı davranışı “suç” olarak görülüyorsa…
Bir insanın arkasında güçlü bir isim olduğu için kapılar ardına kadar açılıyor, diğerinin ise sesi duyulmuyorsa…
Orada hukuk vardır belki.
Ama hakkaniyet tartışmalıdır.
Çünkü adaletin terazisi kişinin kim olduğuna göre değişmez.
Adalet, şahsa göre değil; hakikate göre hüküm verir.
Makamlarda oturanlar bunu hiçbir zaman unutmamalıdır:
Bugün elinizde bulunan imkân, yarın başka birinin elinde olabilir.
Bugün imza atan sizsinizdir.
Yarın o imzanın altında sizin adınız bulunabilir.
Bugün başkasının kaderi hakkında hüküm veriyorsunuzdur.
Yarın sizin kaderiniz hakkında başkaları hüküm verebilir.
İşte hayatın en büyük cilvesi budur.
Kılıç bazen sahibini de yaralar.
Çünkü adaletsizlik, yalnızca mağdur ettiği insanın hayatını bozmaz.
Adaletsizlik, bir gün dönüp sahibinin kapısını da çalabilir.
Bu yüzden makam sahiplerinin yanında mutlaka hakkı söyleyen insanlar bulunmalıdır.
“Efendim, doğrudur.” demekten başka cümle kuramayanların çoğaldığı yerde devlet adamlığı değil, tasdikçilik büyür.
Gerçek dost, makam sahibinin hoşuna gideni söyleyen değil; gerektiğinde hoşuna gitmeyecek hakikati söyleyendir.
Çünkü bazen bir makam sahibine söylenebilecek en büyük iyilik:
“Burada yanlış yapıyorsunuz.”
diyebilmektir.
Bunu söyleyemeyen çevreler, zamanla hakikatin sesini susturur.
Hakikatin sesi sustuğunda ise nifak, riyakârlık ve menfaat konuşmaya başlar.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca daha çok kanun değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, adaleti üstün bir devlet ahlâkı hâline getirmektir.
Kanun kadar vicdan…
Yetki kadar sorumluluk…
Makam kadar tevazu…
Kuvvet kadar hakkaniyet…
Ve en önemlisi:
Herkes için adalet.
Çünkü adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir.
Masumu korumaktır.
Hakkı sahibine teslim etmektir.
Güçsüzün sesini güçlü kadar duyabilmektir.
Bir insanın arkasında kimse yokken de onun hakkını savunabilmektir.
Ve bazen en zor olanı yapabilmektir:
Kendi tarafının haksız olduğunu kabul etmek.
Unutmayalım…
Kılıç keskindir.
Ama keskinlik tek başına meziyet değildir.
Keskin bir kılıç, ehil olmayan bir elde tehlikedir.
Güçlü bir makam, adaletten mahrum bir zihinde zulme dönüşebilir.
Büyük yetkiler, küçük vicdanların elinde büyük yaralar açabilir.
Bu yüzden devletin kılıcı ne kadar keskin olursa olsun, onun üzerinde daima adaletin terazisi bulunmalıdır.
Çünkü kılıç korku yaratabilir; adalet ise güven yaratır.
Korkuyla yönetilen toplum susabilir.
Ama yalnızca adaletle yönetilen toplum devlete gönülden bağlanır.
Ve tarihin bize bıraktığı en büyük derslerden biri şudur:
Zulümle abad olanın akıbeti berbat olur.
Bugün başkasına çevirdiğiniz kılıç, yarın size dönebilir.
Bugün başkasının hakkını görmezden gelenler, yarın kendi haklarını aramak zorunda kalabilir.
Bugün adaleti küçümseyenler, yarın adaletin kapısında bekleyebilir.
O halde mesele kılıcın ne kadar keskin olduğu değildir.
Asıl mesele şudur:
Kılıcı tutan el, adaletin ne olduğunu biliyor mu?
Çünkü adalet körleşirse…
Kılıç sahibini de tanımaz.
Ve sonunda o keskin kılıç, başkasını değil, onu tutan eli keser.
Yorumlar
0 yorum