TERÖR BİTTİ Mİ, BİZ Mİ KENDİMİZİ KANDIRIYORUZ?
Son iki yıldır "Terörsüz Türkiye" çalışmaları, hepimizin gönlüne su serpti. Şüphesiz ki devletin terörle mücadeledeki gayretini ve bu meseleyi barışçıl yollarla halletme çabasını büyük bir başarı olarak görüyoruz.
Ancak terörün sadece dağda veya sınır ötesinde olduğunu düşünmek, korkarım ki büyük bir yanılgı olur.
Terör; sadece dağda pusuda bekleyen bir keskin nişancı mıdır? Yoksa toplumun omurgasını içten içe kemiren, gençliği bataklığa çeken yozlaşma da bir terör değil midir?
Gözümüzü gerçeklere kapatmayalım. Dağdaki terörü konuşurken, şehirlerin merkezini esir alan örtülü ve yıpratıcı terör biçimlerini görmezden geliyor, üzerini örtüyoruz.
Örneğin;
Kolay yoldan para kazanma hırsıyla gençlerin geleceğini karartan Bahis ve Kumar Terörü.
Sokakları "racon kesme" sahnelerine çeviren, gençliği suça sürükleyen Mafya ve Çeteleşme Terörü.
Doyumsuzluk, tamahkârlık, şükürsüzlük, dolandırıcılık ve faiz çarkı. Son fon soruşturmasında halkın rızkının talan edilmesindeki doyumsuzluk, ne kadar büyük bir ahlaksızlıktır!
Trafikten tribünlere kadar yayılan ve giderek sıradanlaşan holiganizm.
Aile kurumunu dinamitleyen televizyon yayınları ve sınır tanımayan içerikler.
Anlayacağınız; toplumsal huzuru ve güveni bozan şey sadece ele silah alıp dağa çıkmak değildir. Listesini uzatabileceğimiz bu hususlar, cemiyet hayatını bir kanser hücresi gibi sarmakta, milleti çürütmekte ve devleti içten zayıflatmaktadır.
Siz her insanın başına bir polis dikemezsiniz. Eğer toplumsal ahlak yozlaşmışsa, yanına güvenlik görevlisi koyduğunuz kişi, fırsatını bulduğu an o görevliyi de kandırıp ya da suça ortak edip kötülük yapmaya devam edecektir. Güvenlik, kanunlarla değil; vicdan ve ahlakla başlar.
Yapılması gerekenler bellidir:
Adalete dayalı bir gelir dağılımı sağlanmalı,
Devlet mekanizmasında liyakat esas alınmalı,
Müfredatın ve toplumsal hayatın merkezine yüksek bir ahlak ve maneviyat eğitimi yerleştirilmelidir.
Bugün en çok reyting alan dizilere bakın; hemen hepsinin ana teması kabadayılık, mafyavari yapılanmalar, cezasız kalan cinayetler ve pusu sahneleridir. Silah ve kaba kuvvet, gençliğin önüne bir "erkeklik", bir "güç ve itibar" gösterisi olarak sunulmaktadır.
Bu durum sadece bir gözlem değil, acı bir sosyolojik gerçektir.
Nitekim Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Dr. Berat Dağ ve klinik psikologlar, özellikle 15-17 yaş grubundaki çocuklarda cinayet, yaralama ve akran zorbalığı gibi vakaların vahim boyutlara ulaştığına dikkat çekmektedir. Ekrandaki infazlar ve suçluların cezasız kalması, gençlerin bilinçaltına işlenmekte; gerçek hayatta okul baskınlarını, çeteleşmeyi ve akran şiddetini tetiklemektedir. Emek ve eğitimle yükselmek yerine; şiddetle ve mafyacılıkla güç kazanma özendirilmektedir.
Sözde "sosyal düzeni koruma" görevi olan RTÜK'ün bu konudaki sessizliği ve duyarsızlığı ibret vericidir. Kurumun artık bir an önce tarihsel bir sorumluluk üstlenmesi gerekir.
Elbette bu noktada en büyük görevimiz, hükümete ve yönetenlere düşen sorumluluğu hatırlatmaktır. Toplumsal ahlakı ve aile yapısını zedeleyen bu tehlikeli yapımların, özellikle iktidara yakın kanallarda prime-time saatlerinde yer bulması derin bir çelişkidir. İktidarın bu konuda daha hassas bir duruş sergilemesi, bu yozlaşmaya karşı ekranlarda da etkin bir denetim mekanizması kurması beklenmektedir.
Sonuç olarak; dağdaki silahı susturmak ne kadar hayati ise, ekranlardaki ve sokaklardaki "ahlak ve kültür terörünü" durdurmak da o kadar elzemdir. Bunu yapmadığımız sürece, huzurlu bir gelecek inşa ettiğimizi söylemek sadece kendimizi kandırmaktır.
Yorumlar
0 yorum