Kitap Künyesi

Yazar: Oya Baydar

Yayın Evi: Can Yayınları

İSBN: 9789750725838

Sayfa Sayısı: 242

Kedi Mektupları Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Oya Baydar, bu kez kedilerle çıkıyor karşımıza: "Kedi Mektupları"yla... "Elveda Alyoşa"dan sonra yazdığı "Kedi Mektupları" bir kedi romanı mı? Bu konuda, romanın kedi kahramanlarından Nina, acımasız eleştirilerini şöyle dile getiriyor: "Bu hikayede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok, ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak... Hanımımın kedileri anlattığını sanırken aslında kendini ve kendi gibileri anlatması, edebi açıdan büyük bir eksiklik. Bu belki de onun kötü bir yazar olmasından değil de insan denen yaratığın kendine dönüklüğünden, doğayı ve hayatı bütünlüğü içinde kavrama yeteneğinden yoksun oluşundan kaynaklanıyor." "Kedi Mektupları"nda, kediler ve insanlar bir sorunun yanıtını arıyorlar. O soruyu soran insan, bir daha huzur bulabilir mi? O soruyu soran kedi, artık kedi oIarak kalabilir mi? İçinde yaşadığımız bu büyük kasırganın ve tarihsel dönemecin ortasında, köklerinden kopup dağılmış bir avuç insanın ve onların kedilerinin korkuları, kederleri, sevinçleri, kaderleri çağımızın düşünen insanının aynası mı yoksa?.. Kedi Mektuplan'nı okuyan hiçbir insan artık kedilere eski gözleriyle bakmayacak; "Kedi Mektupları"nı okuyan hiçbir kedi artık insanları eskisi gibi görmeyecek.

Kedi Mektupları Alıntıları - Sözleri

  • "Bırakırsam/ diye sürdürdü kadın, "kendimden de bir parça bırakıyorum geride. Ve bıraka bıraka o kadar azaldım ki artık, bir daha ne bağlanmaya, ne de bırakmaya gücüm yok."
  • “Bırakırsam," diye sürdürdü kadın, “kendimden de bir parça bırakıyorum geride. Ve bıraka bıraka o kadar azaldım ki artık, bir daha ne bağlanmaya ne de bırakmaya gücüm var.”
  • "Gidecek. Hiçbir yere, hiçbir şeye sürekli bağlanamayan vahşi hayvanlar gibi; yalnızlığını, mutsuzluğunu peşi sıra sürükleyip gidecek. Bırakabilmesiyle övünüp bırakabilme yeteneğine güvenerek, aslında tüm bıraktıklarının boşluğunu içinde taşıyarak, o boşlukla ağırlaşarak gidecek. Bir küçük kedi boşluğu olacağım bu korkunç dipsiz kuyuda."
  • Kusursuzu, güzeli, doğruyu aramak bütün hayatlarını doldurmuş; hayatlarının anlamı, yaşamlarının nedeni olmuş. Sonra tam bulduklarını sandıkları anda bir de bakmışlar ki, doğru sandıkları yanlış, kusursuz sandıkları eksik, güzel sandıkları çirkinmiş.
  • Başka bir kader, başka bir zafer için kuşatılmış şu yenik askerlere benziyor hayat!
  • Şu insanlar çocuklarının ve kedilerinin başkalarını hiç de ilgilendirmediğini neden fark etmezler bir türlü!
  • Sen bilmezsin Yoldaş! Kadınlar hep affederler. Elleri öpülecek yaratıklardır.
  • Sonra dünya üstümüze yıkıldı. “Yıkılmaz, diyenlerimizin de, “Biz yıkılacağını söylemiştik,' diyenlerimizin de... Hepimiz kaldık yıkıntıların altında.
  • Ölümün ne olduğunu sormuştu Gece ona. -"Yokluk," demişti Otto.
  • Bütün bunların geçeceğini, haklı olduğumuzu, bir gün yepyeni bir dünyanın kurulacağını; bu dünyanın, binlerce yıllık köhnemiş sömürü düzeninin beylerine, papazlarına kalmayacağını; insanı ezen, küçülten, duygularını, düşüncelerini, yüreğini, yaratıcılığını dumura uğratan bu dünya düzeninin değişmesi gerektiğini ve de mutlaka değişeceğini söyleyecek ne gücümüz, ne cesaretimiz, ne de sesimiz var.

Kedi Mektupları İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Uzun süredir isterdim ana karakterinin bir hayvan olduğu, özellikle kedi-köpek olduğu bir kitabı okumayı, ama tabii bu kitabın da gerçekçi bir roman olmasını daha çok isterdim. Çevremizi, yaşamı filan onların gözünden görmeyi, onların hislerini okuyabileceğimiz kadar da gerçekçi olması daha önemli çünkü, yani herhangi bir şekilde hayvan karakterlerin başrolde olduğu bir çocuk kitabı değildi istediğim. Kedi Meltupları, kedilerle iç içe yaşayan kişilerin aslında içinden çok fazla tanıdık şeylerle karşılaşacağı bir roman, zaten Nina da bu durumu en güzel şekilde bizlere özetliyor: “Bu hikâyede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok,” diye ama yeni bir şey olmasa da bildiklerimizi pekiştirebilecek birçok şey de var içinde. Nina devamında da: “Ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak.” Diye sözünü bitiriyor. Ne kadar da doğru söylüyor Nina, kitap çünkü insanları anlamak isteyen kediler için mükemmel bir eser. E tabii insan okur da kedileri anlamak isteyerek okursa, çevresine bir kedi gözünden bakmak isterse aslında kedileri de anlayabileceği bir eser. İnsan gözüyle kedilere baktığımız sürece, kedileri ne kadar seversek sevelim, ne kadar iyi anladığımızı sanırsak sanalım, insan olarak onları hiçbir şekilde gerçekte oldukları gibi anlayamayız. Kedilere insan gözüyle baktığımız sürece, insan duygularıyla yaklaştığımız sürece ancak insan gerçeğini görürüz. Aslında hiçbir yaratık bir başta türü gerçek manasıyla tam olarak anlayamaz da. Ben demiyorum bunları, bilgili ve araştırmayı seven Kirli söylüyor. Kedileri anlayabileceğimiz kadar da, ağırlık olarak kedilerin üzerinden ve kitaptaki kedilerin bey ve hanımları tarafından bazı sorguların yapıldığı, özellikle bir sorunun sorulduğu ve cevabın da arandığı bir kitap. Siyasi içerikler de var kitabın içinde, kediler şaşırıyor işte bu kısımlarda biz insanlara, farklılıklarımızın, değişikliklerimizin neden tartışma ve kavga sebebi olduğuna anlam veremiyorlar. Bey ve hanımların Sovyetlerde komünist düzen çökmeden öncesinin ve sonrasının konuşulduğu, aşkın sorgulandığı, inancın sorgulandığı, fikir ayrılıklarının karşıtlığa varması ve bu varışın engellenmesi için kediler ve hanımlarının esas olan soruya yanıt aramalarının bolca olduğu kısımlarda hem bu durumları insan üzerinden hem de kedi üzerinden okuyoruz. İkisi arasında düşününce de kendimize kısa bir soru soruyoruz: “Bu neyin kavgası? Niye yönetiliyoruz ve bizi yönetenler kim?” Hâlbuki bu durumlara diyeceğimiz tek bir şey var, o da: “Mav, miyav, mırnaavv.” Kitabın ana konusu da bir sebeple ülkelerinden ayrılmış, sürgünde olan kişilerin kedilerinin koku bırakma yöntemi ile kendileri arasında mektuplaşmaları. Evde ve sokakta kedi besliyorsanız bilirsiniz, bir yerdeki kedinin yanından diğerine gidince, önceki kedinin sürtündüğü yerler, yanına gelinen yeni kedi tarafından uzun uzun koklanılır, hatta bu koklama o kadar uzun sürer ve kedi tarafından bir ciddiyetle yapılır ki anlam veremeyiz. İşte bu koklamalara Oya Baydar kedilerin birbirine mektup yollamaları olarak anlamlandırmış ve yorumlamış ve inanın ki çok da başarılı bir şekilde yorumlamış. Kitabı okumaya başladıktan sonra bu koklamaları yaşadığım her an koklamalarına, mektuplarını okumalarına müsaade ettim çünkü artık inanıyordum ki mektuplarını okuyorlardı. Kitabı okuduktan sonra kedilerle beraber yaşıyorsanız da yaşamıyorsanız da onlara bakış açınız daha çok değişecek ve koku almalarına daha çok müsaade edecek, mektuplarını rahatlıkla okumalarını isteyeceksiniz. Mav, miyav, mırnavvv. (mithrandir21 / Uğur)

80’lerin sonu, 90’ların başı... Almanya’daki bir grup Türk “siyasî mülteci”nin hayatına evlerindeki kedilerin gözünden konuk oluyoruz. Yoldaş, Gece, Nina, Artur, Kirli, Kısmet ve daha niceleri... Bu yıl, külliyatının büyük bir kısmını okumayı planladığım Oya Baydar’ın aynı zamanda ilk romanı olan eser, 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülmüş. Kedi Mektupları, üçüncü tekil şahıs anlatıcıya evcil kedilerin bakış açısı benimsetilerek yazılmış bir mektup-roman. Siyasî dünyaya, yarım kalan umutlara, bilinmeyen yarınlara kedilerin birbirlerine yolladıkları naif “koku” mektupları yoluyla eleştirel yaklaşımlar getirmiş yazar. Bu yönüyle roman, aynı zamanda devrimciliği ve yenilgiyi kabullenmeyi içten içe sorgulamış. Gerçekçi bir bakış açısından anlatılanları, insanların dünyasında insanlaşmayı reddederek hayata tutunmaya çalışan ama insanî özellikler de gösteren anlatıcı kediler aracılığıyla okumak keyifli oldu benim için. İlginç kurgusuyla oldukça akıcı bir dilde yazılmış roman. Romanın bir yerlerinde yazar, bir sonraki romanının habercisi niteliğinde düşüncelere yer vermiş: “... iş, güç, pahalılık, kentlerin yaşanamaz oluşu falan korkutmuyor beni. Korktuğum şey döneceğimiz yerin “hiçbir yer” olması...” sf. 84. (Nur)

Köpekli Çocuklar Gecesi’nin ardından okuduğum bu Oya Baydar kitabı diğerinin bir parça gerisinde kalsa da oldukça etkiledi beni. Hakkında yapılmış diğer incelemelerin bazılarında “kucağınızda kedinizle mırnav miyav keyifli okunacak kitap” yorumları çok sığ kalmış bence. Kitabın anlatıcısı kediler ancak konusu çok daha derin. Berlin Duvarı’nın yıkımının ardından Rusya’daki komünist düzenin yerle bir oluşunun ardından siyasi sürgün hayatı yaşayan birkaç arkadaşın hayatı, inançlarını sorgulamaları üzerine bir ağıt gibi... Kimisinin vazgeçişi, kimisinin umudunu kaybetmeyişi, kiminin tüm yaşananlara inat yeni bir yaşamla direnişi, kiminin ise “ağrına gidişi” ve çözümü insanın tek özgürlüğü olduğuna inandığı intiharıyla son noktayı koyuşu... Tüm bunlarda kendilerine eşlik eden sürgün kedileri... Kısaca yine Oya Baydar ve onun harika kalemi! (Betül Arslan)

Kitabın Yazarı Oya Baydar Kimdir?

Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri

Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı

Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü

Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü

Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü

Oya Baydar Kitapları - Eserleri

  • Sıcak Külleri Kaldı
  • O Muhteşem Hayatınız
  • Erguvan Kapısı
  • Köpekli Çocuklar Gecesi
  • Çöplüğün Generali
  • Kedi Mektupları

  • Kayıp Söz
  • Elveda Alyoşa
  • Yolun Sonundaki Ev
  • Hiçbiryer'e Dönüş
  • Yetim Kalacak Küçük Şeyler
  • Surönü Diyalogları
  • Bir Dönem İki Kadın

  • 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri
  • Savaş Çağı Umut Çağı
  • Allah Çocukları Unuttu
  • Erguvan Kapısı
  • Madrit'te Ölmek

Oya Baydar Alıntıları - Sözleri

  • “İnsanın içindeki ses susunca mı yitiyor söz, yoksa anlamsızlık duygusu yazarı sözün bittiği yere götürdüğünde mi?” (Kayıp Söz)
  • “Anneni hep sevmiştim, seni doğurduğu için bir kat daha sevdim.” (Kayıp Söz)
  • "Zamanı öldürmeye sabah 8 ' de başlıyoruz.Önce saniye saniye sonra dakika dakika sonra saat saat işkenceyle ölüyor zaman ..." (Elveda Alyoşa)
  • "... Yaşama ölümle varılmıyor, ölümden yaşam doğmuyor." (Erguvan Kapısı)
  • Özgürlüğü kullanabilmenin de kazanabilmek kadar güç olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğü ne yapacağını bilemediğinde ona ihtiyacın da olmuyor. Bir de tutsağın özgürlük korkusu var. (80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri)
  • Bir gün "Biz ayrı gayrı bilmezdik. Nereden çıktı bu düşmanlıklar, nasıl bu hale geldik," diye konuşurken, bir Ermeni arkadaşımız, içime çok oturan, vicdanımı sızlatan bir söz söyledi: "Evet siz bilmezdiniz ama biz bilirdik," dedi. (Bir Dönem İki Kadın)

  • İnsan aşkın nesnesini kendisi mi yaratır? Aslolan, âşık olunan kişi ya da nesne değil de duygunun kendisi midir? Sevdiğimizi değil de içimizde büyütüp beslediğimiz duyguyu yitirmekten mi korkarız? (O Muhteşem Hayatınız)
  • "Ben seni; duvarın öte yanından, kurtarılacak dünyadan gelen umutsun diye; inançlarımın, kimliğimin, doğrularımın, dev aynalarında tasdikisin diye sevdim." (Elveda Alyoşa)
  • Kendi sözleri kendine anlamsız geliyor. Anbean tükenirken bunca söze ne gerek var! Kendi içine dönmeli, susmalı insan. Yenilgiyi sindirmeli, bir kez daha yenilmeye hazırlanmalı. (Köpekli Çocuklar Gecesi)
  • Kusursuzu, güzeli, doğruyu aramak bütün hayatlarını doldurmuş; hayatlarının anlamı, yaşamlarının nedeni olmuş. Sonra tam bulduklarını sandıkları anda bir de bakmışlar ki, doğru sandıkları yanlış, kusursuz sandıkları eksik, güzel sandıkları çirkinmiş. (Kedi Mektupları)
  • Ömür boyu yaşanan, biriktirilen yüzbinlerce, milyonlarca ânın toplamıdır insan. (Yetim Kalacak Küçük Şeyler)
  • Neden çevremdeki her şey bu kadar hüzünlü ve bu kadar kısa? (Allah Çocukları Unuttu)
  • "Bırakırsam/ diye sürdürdü kadın, "kendimden de bir parça bırakıyorum geride. Ve bıraka bıraka o kadar azaldım ki artık, bir daha ne bağlanmaya, ne de bırakmaya gücüm yok." (Kedi Mektupları)

  • Yaşıyorum, ne fevkalade ve ne korkunç birşey bu! Hayatı bütün kuvvetiyle içimde hissediyorum. Korkuyorum. Tam aksini iddia etmeme rağmen hayata fazla bağlıyım. (Allah Çocukları Unuttu)
  • Başka bir kader, başka bir zafer için kuşatılmış şu yenik askerlere benziyor hayat! (Kedi Mektupları)
  • Ve adlar, adlar, adlar... Kimlerin adları? Ölenlerin, öldürülenlerin; nerede, neden? Unutulmaz mı, bitmez mi? İnsanlara destanlar gerektiği için mi çağlar boyunca diri tutulur acılar? Ya da destanlar, acılar küllenip de intikam ateşi hiç sönmesin, diye mi aktarılır kuşaktan kuşağa? Hatırlamak mı, unutmak mı rahatlatır insanı? (O Muhteşem Hayatınız)
  • Yürüyüşün kendisi bile umut vericiydi. Sonra yürüyüş hedefin yerine geçti.Yolda olmanın sağladığı tatmin,varış noktasını bulanıklaştırdı.Yolumuzu şaşırdık, yanlış adımlar attık. Hedeften uzaklaştık bazen hedefe yürüyüşün sağladığı tatminin aldatıcı bir umut olduğunu düşünüyorum. (Surönü Diyalogları)
  • Birinin bana ihtiyacı olduğunu, benim için yaşadığını bilmeğe dayanamıyordum. Böyle olduğu müddetçe hür değildim. (Allah Çocukları Unuttu)
  • Bir söz arıyordum, bir ses duydum Bir çığlığın peşine takılıp uzaklara gittim Duyduğum sesin şiddetten doğan acının sesi olduğunu bilmiyordum, öğrendim O sesi izledim, sözü buldum Söylecek bir sözüm var artık... (Kayıp Söz)
  • “Bölünme korkusu kitlelere öğretilmiş bir korku. O korkuyu taşıyan saf, masum, sıradan insanlar buraları tanımazlar bile. Çatışmalar, ölümler, şehitler olmasa, muktedirler bıkmadan usanmadan şeytanlaştırmasalar, televizyonlardan duymasalar Cizre nerede, Şırnak nerede, Sur neresidir, oralarda nasıl insanlar yaşar, bilmezler. Bölüneceğinden,ayrılacağından korktukları toprakların rengini, kokusunu, dağlarındaki çiçekleri, karın lekesiz beyazını,ormanlarındaki ağaçları tanımazlar. Yolları geçmişse buralardan, askerlik yaparken geçmiştir. O zaman da buraları arkadaşlarının şehit düştüğü düşman toprakları, tekinsiz yerler olarak bellemişlerdir zaten. Haritada yerlerini gösteremeyecekleri bu tuhaf adlı toprakların ellerinden gitmesinden ödleri kopar; ama kendi yaşadıkları toprakların ne kadar kendilerinin olduğunu sorgulamak akıllarına gelmez.” (Surönü Diyalogları)